DECAMERON-65 (Altıncı Günün Sonu ve Altmışıncı Hikâye)
DECAMERON-65 (Altıncı Günün Sonu ve Altmışıncı Hikâye)

DECAMERON-65 (Altıncı Günün Sonu ve Altmışıncı Hikâye)

     Certaldo, Floransa’ya yakın Elsa vadisinde bir köydür. Küçük olmakla beraber bir çok meşhurlar burada oturmuşlardır. Her yıl kutsal Antonio tarikatından birisi buraya gelir ve halktan yardım toplardı. Bir defasında rahip Cipolla gelmişti. Cipolla yalnız adı ile değil aynı zamanda örnek bir yaşayış tarzı ile de ünlü idi. Bu rahip ufak tefek olmakla beraber, çok alaycı idi. Cehaletine rağmen öyle laf ederdi ki, duyanlar onu Tullius yahut Kintilhams gibi bir hâkim sanırlardı. Civarda dostluk etmediği kimse yoktu.
     Bir defasında âdeti olduğu üzere Ağustos ayında, köye geldiğinde, halk ibadet için etrafına toplanmıştı. Halka; “Siz, dedi.” “Her yıl kutsal Antonio tarikatına, ürünlerinizden, durumunuza göre bir miktarını gönderiyorsunuz. Bunları toplamak üzere baş rahip her yıl beni buraya gönderiyor. Onun için sabah dokuzda çanlar çalınınca burada toplanıyorsunuz. Size, mükafat olarak vaazımı verdikten sonra arza, mukaddesten getirilmiş bir mübarek eşyayı da göstereceğim. Bu, bakire Meryem’in odasında Cebrailin vahy esnasında unuttuğu bir tüydür.”
     Cemaat arasında Johan ve Biago adındaki iki bıçkın, rahibin sözlerine gülmeye başlamışlardı ve papaza bir oyun oynamak istiyorlardı. Papazın indiği otele gidecek olan Biago, papazın uşağını lafa tutacak, Johan da tüyü aşıracaktı.
     Rahibin Guçio adlı korkunç bir uşağı da vardı. Rahip derdi ki; “Uşağımın dokuz kabahati var ki; bir tanesi Aristo’yu veya Seneca’yı çileden çıkarmaya yeterdir.” Cipolla bu uşağını otelde bırakmıştı. Eşyasına, bilhassa kutsal eşyayı sakladığı torbasına, dikkat etmesi için. Ama, uşak mutfağı, bir bülbülün bir yeşil dalı sevmesinden daha fazla severdi. Hele, içinde bir ahçı kız varsa. Otel sahibinin ahçısı ise kısa boylu, şişman, dev göğüslü ve suratı is ve dumandan kararmış birisi idi. Uşak, akbabaların bir leşe saldırdığı gibi, ahçı kadına saldırdı. Ve eşyaları unuttu. Ağustos olmasına rağmen, ocak başına oturdu ve ahçı kadınla lafa daldı. Kendisini zengin bir asilzade diye gösteriyor, dokuz bin altın serveti olduğunu, bundan başka bir çok paraları borç verdiğini ve yüksek kabiliyetli bir adam olduğunu söyleyerek övünüp duruyordu. Oysa, şapkası yağlı, önlüğü yamalı, ayakkabıları delik deşikti. Bir Kastilya prensi gibi, ahçı kıza vaatlerde bulunuyor, onu bu fakir hayattan kurtaracağını söylüyordu. Bütün bunlar tabii boş şeylerdi.
     İki bıçkın, uşağı ahçı kadınla lafa dalmış görünce sevindiler. Çünkü başlıca zorluk ortadan kalkıyordu. Böylece rahibin açık duran odasına girdiler, Cebrailin kanadı denilen tüyü aradılar. Bu tüy, bir. kutunun içinde ve bir beze sarılı idi. Aslında bir papağan kuyruğundan koparılmıştı. Bu da o zaman çok tesir eden bir şeydi. Çünkü henüz Mısır’ın zenginliği İtalya’ya varmamıştı ve çokları hiç papağan görmemişlerdi. İki bıçkın bu tüyü aldılar ve onun yerine kutuya kömür koydular ve sıvıştılar.
     İbadetten sonra halk evlerine dağılmıştı. Herkes birbirine Cebrailin kanadından bahsediyordu. Yemekten sonra tekrar kilisenin etrafında toplandılar. Rahip, tıka basa yemeğini yedikten ve saat dokuza kadar dinlendikten sonra, uşağını çağırarak torbayı getirtti. Rahip eşyasını muayene etmeden vaazına başladı. Kanadı gösterme zamanı gelince, evvela tövbe istiğfar etti, iki mum yaktı, şapkasını çıkardı, sonra kutuyu açtı. Cebrail’in kanadını ararken, onun yerinde birkaç kömür parçası buldu. Uşak, bunu beceremeyecek kadar saftı. Ona öfkelenemiyordu da, böyle bir budalaya kutsal emaneti bıraktığı için üzgündü. Gözünü kırpmadan ellerini göğe kaldırdı ve duyulur bir sesle: “Allah’ın kudretini sena ederim!” dedi ve kutuyu kapadı. Halka dönerek; “Ey cemaat,” dedi. “Ben daha gençken baş rahip beni faydalı incelemeler için güney illerine yolladı. Bir çok zorluklarla yol aldıktan sonra, Sardunya’yı, Troufa’yı da geçerek yalan diyarına vardım. Orada bir çok rahip kardeşlerimiz oturuyordu. Abrusi ilinde erkekler ve kadınlar tahta pabuçlarla dağlarda dolaşırlardı. Sonra insanların, ekmeği şişede, şarabı torbada taşıdıklarını gördüm. Suların yokuş yukarı aktığı Bakus dağlarından Pastina’ya vardım. Burada ister inanın, ister inanmayın, bıçaklar havada yüzerdi. Aradığımı buralarda bulamayınca, kutsal topraklara gittim, ve Kudüs papazını ziyaret ettim. Papaz, üstümdeki kutsal Antonius elbisesine hürmeten bana kutsal emaneti gösterdi. Ben size onlardan bazılarını söyleyeceğim: Kutsal Francisko’ya görünen Serob ismindeki meleğin başlığı, bir Şerub’un pençesi, üç doğulu hekime görünmüş olan yıldızın ışınları vesaire. Ben papaza Morello dağından bir iki eşya hediye ettiğim için, o da bana kutsal eşyadan, bir iki parça verdi. Bunlar arasında kutsal haçtan bir parça, Hazreti Süleyman zamanından kalma ve çan sesi veren şişe, Cebrail’in tüyü, kutsal Gerhard’ın ayakkabısı… Bunları az önce Floransalı bir tüccara satmıştım. O da buna mukabil bana, aziz Lavrentius’un yakıldığı kömürden bir parça verdi. Bu eşyanın hakiki olduğu vesikalarla ispat edildi. O zamandan beri bunları yanımda taşıyorum. Cebrail’in kanadı bir hasara uğramasın diye, onu ve kömürü birbirinin aynı iki kutuda saklıyorum ve çok defa bunları birbirinden ayıramıyorum. Bunu beşeri bir zaaf değil, ilahi bir irade sayıyorum. Çünkü iki gün sonra kutsal Lavrentius bayramını kutlayacağız. Onun için Allahü teala kalbinizde huşu uyandırmak üzere elimin altına, Cebrail’in tüyünü değil, kömürü getirdi. Başlarınızı açınız ve saygı ile kömürü seyrediniz. Şunu da söylemeliyim ki bu kömürün karşısında haç çıkaranlar bütün sene yangın görmezler!”
     Halk kutsal emanet sanarak kömür parçasına yaklaşıyor ve elini sürmek istiyordu. Rahip işi kolaylaştırmak için erkeklerin gömleğine, kadınların beyaz örtülerine kömürle haç resmi çiziyordu. Rahip bu suretle kendisini müşkül mevkiye düşürmek isteyen bıçkınlara bir oyun oynamıştı. Bunun üzerine bıçkınlar haç çıkararak papaza yanaştılar, çaldıkları tüyü geri verdiler. Papaz bu tüy ile ertesi sene daha fazla parsa topladı.
     Altıncı Günün Sonu
     O günün kraliçesi, müddetinin bittiğini anlayarak, başındaki tacı tebessümle Dioneo’nun başına koydu ve “Artık,” dedi. “Kadınları idare etmek zamanı sana geldi.. Bizi öyle idare et ki, müddetinin sonunda seni alkışlayalım. Dioneo tacı aldı ve: “Siz,” dedi. “Benden daha iyi kraliçeler görmüş olabilirsiniz. Fakat, şayet bana itaat edecekseniz, size bir şey anlatacağım ki onsuz hiç bir sevinç tam olmaz. Şaka bir tarafa, hükümdarlığımı en iyi bir şekilde yapmaya gayret edeceğim.
     Bundan sonra yeni kraliçe kâhyayı çağırttı. Lazım gelen emirleri verdi: “Bayanlar,” dedi. “Şimdiye kadar nice tesadüfler ve buluşlardan bahsedildi. Bakire Lesiska hikâyesi yarınki konumuz için bana ipucu verdi. O demişti ki: ‘Komşu kadınlardan hiç birisi bakire olarak evlenmemiştir ve her kadın erkekleri aldatma oyununu bilir!’ Onun için yarın, kadınların aşk yüzünden erkeklere oynadıkları oyunları konu olarak alalım. Bayanların bir kısmı, bu konuyu uygun bulmadılar. Ve değiştirilmesini istediler. Fakat kraliçe: Güzellerim, dedi, bu konuyu ben sizin kadar bilirim. Fakat, itirazınız kararımı değiştiremez. Ben size nasıl itaat etmişsem, siz de bana öyle itaat edin. Bu endişeleri bırakın, hoş hikâyeler düşünün. Güzel kadınlar sonunda bu teklifi kabul etmek zorunda kaldılar.

(Yazan: Giovanni Boccaccio – Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir