Ne Arap’ın Yüzü… (36)

N

     ARAPLARDA DEVLETÇİLİK VE HUKUK ANLAYIŞI (2)
     Arapların karakterini ve davranışlarını daha iyi anlayabilmek için, bu topluluğun kabullendiği İslami görüşü ve bu görüş dahilinde, dinin Araplar üzerindeki etkisini incelemek faydalı olacaktır. Bu konuda Prof. Sania Hamady’nin düşünceleri kısaca şöyledir:
     “İslamiyet’i kabul eden Araplar, başlangıçta teokratik bir çatı altında birleşmişti. Böyle bir toplulukta siyasi güç sadece Allah’ın elindeydi. Allah bu gücünü peygamberi vasıtasıyla kullanırdı. Peygamber, kutsal görevi gereği bu gücün tek uygulayıcısıydı. Dünyevi ve ruhani egemenlik, tam anlamıyla birbirine karışmıştı. Devletin sembolü “camii” idi. Orada iman korunur ve Allah’a inananların işleri yürütülürdü. Camii, aynı zamanda dini de sembolize ediyordu. Çünkü toplum hayatı, yani toplumu oluşturan bireylerin hayatları, doğrudan doğruya din kurallarıyla işleyen caminin denetim gücünün emri altındaydı.
     İslamiyet’e göre, egemenlik herhangi bir kral veya sınıfa ait değildi. Genel anlamda halkın egemenliğine de dayanmıyordu. Müslümanların devleti, sosyal bir cumhuriyet olmalıydı. İslamiyet’te krallık, bir yönetim sistemi olamazdı. Miras yoluyla da elde edilemezdi. Bu ancak teokratik bir demokrasiydi ve otoritesini Allah’tan alacaktı. Devlet anayasasının esaslarını ancak Allah takdir ederdi…”
     Arap toplumunda, Allah’ın koyduğu kurallar değişmez ve kesinlikle itaati gerektirir. İnsanlar tarafından yürütülen hemen hemen her faaliyet için bir kanun öngörülmüştür. İslamiyet’in tüm dinî ve sosyal kuralları, kutsal makamlar tarafından topluma aktarılmış, bu da peygamber kanalıyla olmuştur.
     Kanunlar; dinî, siyasi ve medeni hayatın bütün yönlerini kapsamaktadır. Aile mallarının kontrolü, miras ve paylaşım esasları, cinayet işleme ve cezalandırma şartları, anayasa ile ilgili sorunlar, devletin idaresi ve savaş ilanı vs. gibi tüm konular, bu kanunlar içinde yer almaktadır.
     İslamiyet’te kanun, aynı zamanda dinî bir yükümlülüktür. Bu kanunlar kutsaldır ve asla değiştirilemez. Kanunların, sadece onu yapan kutsal kişiler tarafından değiştirilebileceği öngörülmüştür.
     Hz. Muhammed’in ölümünden sonra yeni kanunlara gerek duyulmaya başlanılmışsa da, ondan sonra gelen halifeler kutsal kanunlar yapma ve yayınlama yetkisine sahip olamamışlardır. Teorik olarak; peygamberin ölümüyle birlikte kutsal kanunlar da bitmiştir. Halifelerin faaliyetleri, sadece mevcut kanunları yorumlamak ve uygulamakla sınırlı kalmıştır.
     Ancak bu sorun, Müslüman hukukçular ve ilahiyatçılar tarafından “Al-Fıgh/Fıkıh” tabir edilen bir nevi İslami hukuk sisteminin geliştirilmesi suretiyle kısmen de olsa halledilmiştir. Ruhanî kanunlardan ek kanunlar meydana getirilmeye çalışılmış, bu sefer de hukuk sistemi tamamıyla statik bir duruma düşürülmüştür.

Yazar hakkında

Yorum Ekle