Hoca Bir Gün (4)

H

BALTAYI KURTARALIM
     Hocanın son günlerde canı ciğer çekmiş. Gündüz ciğerci çırağıyla eve ciğer gönderiyormuş. Ancak akşam eve geldiğinde sofrada yine bulgur pilavı… Bir böyle, iki böyle derken, bir akşam dayanamayıp sormuş:
     “Yahu hatun, ben de nefis sahibiyim… Kaç seferdir ciğer gönderiyorum eve, akşam yine aynı yemek; ne oluyor bu ciğerlere?”
     Kadın ne dese beğenirsiniz?
     “Bana niye soruyorsun; şu hain kediye sor. Ne zaman pişirmeye kalksam, fırsatını bulup kapıyor!”
     Hoca birden yerinden fırladığı gibi baltayı hanımının çeyiz sandığına kilitlemiş; sonra derin bir nefes almış. Karısı şaşkın şaşkın;
     “Hayırdır, Hoca?” diye sormuş. “Baltayı kimden saklıyorsun?”
     “Kediden!”
     “Yapma Hoca,” demiş karısı. “Kedi baltayı ne yapsın?”
     Hoca bu; sıradan bir koca değil ki:
     “Bana bak kadın,” diye cevap vermiş. “Ciğer iki akçe idi, bu balta ise kırk akçe eder. Ya kedi kaparsa!”
BANA MI, EŞEĞE Mİ İNANIRSIN?
     Pinti komşusu, Hocanın eşeğini ödünç istiyormuş. Bir vermiş, iki vermiş. Baktı ki baş edemeyecek, yine istediği bir gün;
     “Tüh… Biraz önce başkasına verdim,” diyerek adamı geri çevirmiş.
     O sırada ahırdaki eşek var gücüyle anırmaya başlamasın mı? Komşusu;
     “Bu senin eşeğin sesi değil mi, hani yoktu?” diye sormuş.
     Hoca cevap olarak;
     “Aşk olsun komşu,” demiş Hoca. “Benim sözüme değil de eşeğin sözüne mi inanıyorsun?”
BAŞ BAŞA YEMEK
     Nasreddin Hoca gün boyu gelenden gidenden, sorandan sual edenden yorgun düşmüş. Eve gelip sofraya oturduklarında karısına;
     “Hatun,” demiş. “Çıkar şu yazmayı başından!”
     Karısı, yazmayı çıkarmış ama sormadan da edememiş:
     “Efendi,” demiş. “Bayram değil seyran değil, baş başa yemek yiyoruz, nereden icap etti şimdi bu?”
     O günkü kalabalığın uğultusu hâlâ kulaklarında olan Hoca:
     “Bak hatun,” demiş. “Sen yazmayı çıkardın melekler kaçtı, ben “Bismillah” dedim şeytanlar kaçtı; şimdi baş başa bir yemek yiyelim!”
BAYRAM OLSA
     Kıtlığın, yoksulluğun kol gezdiği bir zamanda Nasreddin Hoca bir köye varmış ki ne görsün; kazan kazan yahniler, sini sini pilavlar; millet gülüp eğleniyor, bir şenlik bir şenlik…
     “Bre,” demiş. “Bu kıtlık zamanında ne bu bolluk?”
     “Öyle deme Hoca,” demişler. “Bugün bayramımız var, bütün bunlar o yüzden. Gördüğün, göreceğin, göreceğimiz hepsi bu. Yoksulluk bizde de var.”
     Hoca içini çekerek;
     “Keşke,” demiş. “Her gün böyle bayram olsa!”
BELİNDE SU KABAĞI
     Hoca’ya, ikide bir eşi dostu, “Kendini kaybetme Hoca!” diye takılırmış. Hoca bir gün, ana ata memleketi Sivrihisar’a gitmeye niyetlenmiş. Yine bir “kendini kaybetme” nasihatiyle karşılaşınca, “Aman kaybolmayayım,” diyerek beline bir su kabağı bağlamış… “Nedir bu?” diyen konu komşuya da, “Bundan böyle kaybolursam, Nasreddin Hoca olduğum belli olsun istedim.” demiş.
     Daha Akşehir’i çıkmadan muzibin biri Hocanın belindeki kabağı kesip kendi beline bağlamış. Tesadüf bu ya çarşıda karşılaşmışlar. Hoca bakmış ki, belinde kabak yok, kendi kabağı tanımadığı birinin belinde bağlı;
     “Şu işe bak,” demiş. “Karşıdan gelen adam ben isem, o zaman ben kim oluyorum?”
BEN ONA KARIŞMAM
     Hoca hastalanmış, yatağa düşmüş. Çıkıp Akşehir’de efkâr dağıtamaz hale gelmiş. Hoca’nın karısının yârenliği olan mahallenin kadınları, Hoca hastayken de âdetlerini sürdürmüşler. İçlerinden biri;
     “İlmine kurban olduğum,” demiş. “Allah hayırlısını versin; senin ardından ne söyleyelim, nasıl ağlayalım?”
     Hoca yattığı yerden mırıldanmış;
     “Armudu soyarak gitti… Dünyaya doyarak gitti… Halden bilmez kadınların, dırdırını duyarak gitti deyin de, artık ağlar mısınız, güler misiniz ben ona karışmam!” demiş.
BEN BU DÜNYADAN DEĞİLİM
     Artık toz mu olmuş, toprak mı olmuş, yoksa büyük abdestini mi kaçırmış nedir, Hoca’nın mintanı kirlenmiş. Kirlenmiş de, ya yolda belde birisi görüp ayıplarsa, “Sakalından, kavuğundan utan derse…” diye Hoca hemen yol üzerindeki mezarlığa sapmış. Boş bir mezarın içinde soyunup temizlenirken, rüzgâr mintanını alıp uçurmasın mı?
     Mezarlıkta bir o yana bir bu yana, mintan önde Hoca arkada kovalamaca sürerken, bir de ne olsa beğenirsiniz; yoldan geçen bir taifenin atları ürkmesin mi? Attan güç bela inen birkaç süvari, Hoca’nın etrafını çevirip hesap sormaya başlamışlar:
     “Bre kendini bilmez, az kaldı bir kazaya kurban gidecektik. İn misin, cin misin mezarlıkta çırılçıplak ne koşturup duruyorsun?”
     Hoca bakmış, iş kolay değil, postu deldirmek var işin ucunda.
     “Durun çocuklar,” demiş. “Ne inim ne cinim ne de bildiğiniz hortlağım. Ben ölmüş bir kişiyim, öbür dünyanın ahalisindenim. Orayı kirletmeyeyim diye abdest bozmaya çıktım. Siz işinize bakın; hemen geri dönerim.”
BEN SENİ KURTARAMAM
     Kınamayın canım, hevestir bu, herkeste olur… Nasreddin Hoca zamanında, baykuş sesli bir adamcağız da müezzinliğe özenmiş; üstelik ezan vakti de değil ama olsun, çıkmış minareye ezan okumaya çalışırken Hoca aşağıdan ikaz etmiş:
     “Hey evlat, başının çaresine bak; öyle dalsız budaksız bir ağaç ki çıktığın, seni kurtaran olmaz!”
BEN YILDIZA BAKARIM
     Nasreddin Hoca; “Çocuklar,” demiş. “Konya ile Akşehir’in havası aynı olur.”
     “Hocam,” demişler. “Yanlışın olmasın?”
     “Ne yanlışı,” demiş Hoca. “Akşehir’de ne kadar yıldız varsa, Konya’da da o kadar var!”
BENİMKİ DE DÜŞÜNÜR
     Bizim Hoca Akşehir pazarında dolaşırken bir de ne görsün, minicik bir kuşa bir eşek yükü para isteniyor. Merakla pazarlığı seyretmiş. Kuşun tek meziyetinin konuşması olduğunu öğrenince koştura koştura eve gelip baba hindisini kaptığı gibi tekrar pazara dönmüş. Hindinin fiyatını sormuşlar. Hoca ne eksik ne fazla, papağana biçilen fiyatın aynısını söyleyip izahını yapınca;
     “Onun özelliği var, o konuşur!” demişler.
     Hoca hiç düşünmeden;
     “O konuşursa, bu da düşünür,” demiş.
BEŞ PARMAK ALTI PARMAK
     Nasreddin Hoca kaşık bulamamış mı nedir, “Bismillah” deyip sağ eliyle zerdeye dayanmış. Aynı yöntemi uygulayan bir hasis;
     “Hocam,” demiş. “Afiyet olsun da, neden beş parmağınla yiyorsun?”
     Hoca bu, hiç altta kalır mı?
     “Altı parmağım olmadığından!” cevabını yapıştırmış.
BEN NE OLACAĞIM?
     Nasreddin Hoca bir ahbabına bıldırcın ziyafeti çekmek istemiş. Pazardan bıldırcını almış. İşi hanımına da bırakmayarak kendi elceğiziyle kızartmış. Sofrayı hazırlamış.
     Dostu da Hoca gibi latife düşkünü biriymiş ki kaşla göz arasında sofradaki bıldırcınları saklayıp cebindeki sağ bıldırcınları sofraya bırakmış. Hoca bakmış ki biraz önce kızarttığı bıldırcınlar tüye teleğe bürünmüş uçuyor.
     “Allah’ım,” demiş. “Hikmetinden sual olunmaz anladım, bıldırcınları kurtarıp sevindirdin de benim yağım, tuzum, biberim, kursağımda kalan hevesim ne olacak?”
BİLENLER BİLMEYENLERE ANLATSIN
     Nasreddin Hoca bir cuma günü, kürsüye çıkınca;
     Ey Müslümanlar,” demiş. “Bugün size ne anlatacağımı biliyor musunuz?”
     Cemaat doğal olarak cevap vermiş:
     “Bilmiyoruz!”
     Hoca’nın, madem bilmiyorsunuz o halde konuşmaya gerek yok demesiyle kürsüden inmesi bir olmuş. Kimse bu işin hikmetini çözememiş. Cemaat kendi arasında, bir dahaki sefere Hoca aynı soruyu sorarsa; “Biliyoruz.” diyelim kararma varmış.
     Hoca, ertesi cuma günü kürsüde tekrar aynı soruyu sorunca, verilen karar üzerine cemaat;
     “Biliyoruz!” cevabını vermiş.
     Hoca bu kez, “O halde konuşmama hacet kalmadı,” diyerek yine kürsüden inmiş.
     Bir sonraki cuma vaazında Hoca’mız, cemaate yine aynı soruyu sorunca, önceden anlaştıkları üzere bazısı “Biliyoruz.”, bazısı “Bilmiyoruz.” demişler.
     Hoca bağdaş kurduğu kürsüden inerken cemaate seslenmiş:
     “İyi ya, bilenler bilmeyenlere anlatsın!”
BİNME ADABI
     Hoca eşeğine artık odun mu yükletmiş, su mu yükletmiş; bir de yüklü eşeğin üzerine çıkıp dehlemiş. Dehlemiş ama Hoca’nınki binme değil; ayaklar üzengide, ayakta…
     Karşıdan gelen bir Akşehirli;
     “Yahu Hocam, seksen yaşıma geldim böyle eşeğe bineni görmedim,” deyince, Hoca;
     “Ahbap,” demiş. “Zaten zavallıcık yükü zor çekiyor, üstüne üstlük ayaklarımı da taşıyor; bir de ben oturursam yazık olmaz mı hayvana?”
BİR DAĞIN ARDI KALDI
     Hoca kaybettiği eşeğini arıyormuş. Ama nasıl arama, mübarek düğüne gidiyor sanki; hem türkü çığırıyor hem eşeği arıyor…
     Görenler; “Hayırdır,” demişler. “Böyle ne dolanıp duruyorsun?”
     “Bizim karakaçan kayboldu da,” demiş Hoca.
     “İlahi Hocam,” demiş biri. “Türkü söyleyerek eşek aranır mı?”
     “Şu dağın ardına da bakayım,” demiş Hoca. “Bulamazsam, siz o zaman seyreyleyin bendeki gümbürtüyü!”
ON KİLE EDER
     Nasıl olmuşsa olmuş, Hoca odundan gelirken bir tavşan yakalamış. Tavşanı torbaya koyduğu gibi ağzını bağlamış. Eve getirdikten sonra çarşıya çıkıp eşine dostuna;
     “Akşam misafirim olun,” demiş. “Size çok tuhaf bir şey göstereceğim.”
     Hoca çarşıda dolaşa dursun, Hoca’nın hatuncuğu bu torbada ne ola ki diye torbanın ağzını açınca; tavşan artık kapıdan mı çıkmış, pencereden mi atlamış bilinmez, sırra kadem basmış. Kadın da, Hoca ne der korkusuyla torbaya arpa ölçeğini koyup ağzını bağlamış; eski yerine bırakmış.
     Akşam, o çok tuhaf şeyi görmek isteyen Akşehirliler merakla Hoca’nın evine toplanmışlar. Hoca herkesin gözü önünde torbanın ağzını çözüp ters çevirince, arpa ölçeği teker meker ortaya yuvarlanmış.
     Hoca hiç bozuntuya vermeden;
     “İşte,” demiş. “Bunun on dolusu bir kile eder!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz