Ne Arap’ın Yüzü… (42)

N

     ARAPLARDA DEVLETÇİLİK VE HUKUK ANLAYIŞI (8)
     Yerleşim alanları açısından bakıldığında, Arap dünyası, çöl ve kent olmak üzere ikiye bölünmüş durumdadır. Çöl, tarih boyunca, işi sadece savaşmak ve ganimet toplamak olan kabilelerle doludur. Müslüman olmayan topluluklara din savaşı (cihad) ilan edildiğinde, halifeler tarafından bu kabileler savaşmak için görevlendirilmiştir. Savaşın sonunda, kabileleri barış içinde tutmak zorlaşmış ve bu sefer de kentlerde yaşayanlara karşı saldırı başlatmışlardır. Kent halkını korumak üzere ordu kurulması gündeme gelmiş ve devlet kent halkından büyük miktarlarda vergi toplamaya yönelmiştir.
     Bu şekilde devam eden kabile ve kentli mücadelesi, bugün bile çöl halkıyla kent ve kasabalarda yaşayanlar arasında yakınlık kurmayı olanaksız kılmaktadır. Böylesine büyük ve önemli bir sorunu halletmek için, devlet mekanizması içinde “Tribal Council-Kabile Konseyi” adı altında bir örgüt kuran ilk devlet ise Ürdün olmuştur.
     Kabileler arası çekişmeye paralel olarak, kentlerde de huzursuzluk devam edegelmiştir. Yaşam olanaklarının geliştirilmesi için yöneticiler tarafından yapılan vaatler yerine getirilmemiş, bu da sürekli huzursuzluk kaynağı olmuştur.
     Toprak ağaları, halkın gelişmesini sağlayacak düşünce ve gruplara karşı çıkmışlar, özellikle İngiltere, sömürge yönetimi zamanında, büyük toprak ve mal sahiplerini liberallere karşı desteklemişlerdir.
     Arap ülkeleri içinde Ürdün, bu konuda güzel bir örnek teşkil etmekte ve sanki Arap nasyonalizminin(1) odak noktasıymış gibi gösterilmek istenmektedir. Bu konuyu biraz açmakta yarar vardır.
     Ürdün’ün Arap dünyasında bir türlü istediği gibi önemli bir siyasi rol üstlenememesi, petrol zengini ülkeler arasında yoksul bir ülke konumunda bulunması, onun bir tür “toplumsal aşağılık kompleksi”ne kapılmasına yol açmıştır. Bunun etkisiyledir ki, Ürdün Tanıtma Bakanlığı’nca yayınlanan muhtelif tarihli broşürlerde, Ürdün’ün tarih boyunca ekonomik, bilimsel ve sosyal alanlarda tam bir durgunluk, bozulma ve soyutlanma durumuna düşmesinin başlıca sebebi olarak Osmanlıların idari, ekonomik ve toplumsal yönetiminin olumsuz etkisi altında kalması gösterilmektedir.
     Aynı şekilde, Ürdün okullarında okutulan tarih kitaplarında da, Arap ülkelerinin geri kalmışlıklarının ve bütün kötü alışkanlıklarının günahı, 1517’den 1918’e kadar dört asırlık bir süreçte bu topraklarda İslamiyet’i korumak ve kollamak için büyük çabalar harcamış Türklerin omuzlarına yüklenmeye çalışılmaktadır.
     20’nci yüzyılın başlarında, Arap ülkelerinin damarlarına Osmanlı kalıntısı Türk yaşam tarzının aşılanması gibi bir konuyu reddederek, 1905 yılında büyük bir ayaklanma gerçekleştirdikleri, Arapların millî uyanış ve mücadele hareketine öncülük ettikleri, vs. ileri sürülerek, bu konuda üstlenilen tarihî rolün önemi vurgulanmaktadır.
     Ordunun gücü sık sık televizyon ve basın yoluyla halka işlenmekte(1), konuyla ilgili hamasi şarkılar bestelenmektedir. 1972’den beri sürdürülen bu faaliyet, Ortadoğu’da çıkarı olan İngiltere’nin daha o tarihlerde başlattığı psikolojik savaşın bir sonucudur. Bu savaş halen devam etmektedir ve edecektir.

(1) Nasyonalism; kendi ulusunu sevmek, onu yükseltmeye çalışmak ve ileri safhada bütün dünyaya egemen kılmak gürüşüdür. Bu görüşü Araplar açısından ele alacak olursak; Araplarda, özellikle kültürel, manevî değerler, dil ve tarih bakımından bir birlik zaten mevcuttur. Araplar, tarih boyunca yaşadıkları toprakların büyük bir kısmında siyasi birlik oluşturmuşlardır. Birlik halinde olmak, Arap yaşantısının temelinde vardır. Bugünkü bölünüş geçicidir. Arap milliyetçilerinin üzerinde durdukları konu, Arap ulusunu büyük bir çatı altında toplamaktır.
(2) Ürdün Silahlı Kuvvetleri’nin; 100.200’ü muvazzaf, 35.000’i yedek olmak üzere toplam 135.200 kişiden oluştuğunun bilinmesinde yarar vardır.

Yazar hakkında

Yorum Ekle