Hoca Bir Gün (5)
Hoca Bir Gün (5)

Hoca Bir Gün (5)

YA KABAK DÜŞSEYDİ
     Nasreddin Hoca sıcak bir günde bir ceviz ağacının altına uzanmış dinlenirken gözü ağacın dallarındaki cevizlere takılmış. Ardından bahçedeki kabakları incelemiş. Kendi kendine söylenmiş:
     “Allah’ım senin hikmetinden sual olunmaz ama bu küçücük cevizler kalın dallarda dururken, kocaman kabakları incecik dalların tutmasının hikmeti nedir? Cevizler yerde, kabaklar ağaçta olsaydı daha iyi olmaz mıydı?”
     Bu esnada ağaçtan düşen bir ceviz Hoca’nın kafasına tak diye vurmuş. Telaşla yattığı yerden doğrulan Hoca ellerini açarak;
     “Tövbe Allah’ım! En iyisini sen bilirsin. Ya başıma ceviz değil de kabak düşseydi, halim nice olurdu!” demiş.
HOCANIN ÖLÇÜSÜ
     Nasreddin Hoca vaaz vermek istediği salona girmiş. Salonda, ön sırada oturan seyis dışında boşmuş. Konuşup konuşmama konusunda düşünen hoca sonunda seyise sormuş:
     “Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mı, yoksa konuşmamalı mıyım?”
     Seyis cevap vermiş:
     Hocam ben basit bir insanım, bu konulardan anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim.”
     Bu sözlere hak veren Nasreddin Hoca vaaza başlamış. İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş. Dua da ettikten sonra kendini mutlu hissetmiş ve dinleyicisinin de vaazın çok iyi olduğunu onaylanmasını isteyerek sormuş:
     “Vaazımı nasıl buldun?”
     Seyis cevap vermiş:
     “Sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelip biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim dedim ama elimdeki tüm yemi ona verip hayvanı çatlatmazdım!”
SANA NE?
     Bir gün Nasrettin Hoca pazarda ilerliyormuş. Komşusu karşısına çıkıvermiş;
     “Hoca, bak bir tepsi baklava geçiyor,” demiş.
     Hoca umursamazlıkla:
     “Bana ne?” demiş.
     Komşusu;
     “Ama baklava tepsisi sizin eve gidiyordu!” deyince, Hoca aynı umursamazlıkla cevap vermiş:
     “O zaman sana ne?”
HALEP ORADAYSA ARŞIN BURADA
     Palavracının biri başına topladığı üç beş cahile karşı övünüp duruyormuş:
     “İşte ben, güçlü ve maharetli bir adamım. Evet ben, Halep’te bulunduğum sıralarda altmış arşın uzağa atlamış bir kimseyim!”
     Nasreddin Hoca da bu sırada oradan geçiyormuş. Palavracının yanına yaklaşıp;
     “Ya…” demiş. “Demek sen altmış arşın atlarsın. Haydi atla da görelim.”
     Adam hık mık etmiş.
     “Ama,” demiş. “Ben Halep’te atladım.”
     Hoca kızmış;
      “Canım,” demiş. “Halep oradaysa arşın burada.”
MUM ATEŞİYLE PİŞEN YEMEK
     Bir gün Nasreddin Hoca ve arkadaşları iddiaya tutuşmuşlar. Eğer Hoca karanlık ve soğuk bir gecede, sabaha kadar köy meydanında bekleyebilirse arkadaşları ona güzel bir ziyafet çekecekmiş. Şayet bunu beceremezse, o arkadaşlarına ziyafet çekecekmiş.
     Kararlaştırılan gün Hoca meydanın ortasında, sabaha kadar tir tir titreyerek beklemiş. Sonra yanına gelenlere;
     “Tamam,” demiş. “İddiayı kazandım.”
     “Ne oldu, ne yaptın?” diye sormuşlar.
     “Bekledim, sabaha kadar bekledim!” demiş.
     “Hayır!” demişler. “Sen uzaktaki bir mum ışığı ile ısınmışsın. İddiayı kaybettin! Ziyafetimizi hazırla.”
     Hoca çaresiz kabul etmiş. Ziyafet vakti geldiğinde, kocaman bir kazanın altına minicik bir mum koymuş. Güya yemek pişirecek.
     “Ne yapıyorsun?” demişler.
     Hoca kıs, kıs gülerek cevap vermiş:
     “Bu mumun sıcağıyla size yemek pişireceğim arkadaşlar. Uzaktaki bir mum ışığıyla ben nasıl ısındıysam, bu kazandaki yemek de öyle ısınıp pişer elbet!”
EŞEK KAYBOLUNCA
     Nasrettin Hoca’nın eşeği kaybolunca arkadaşları üzülmüş ve eşeği aramaya taramaya koyulmuşlar. Hoca ise, bunların arasında “Allah’a şükürler olsun, Allah’a şükürler olsun,” diye dolaşıyormuş. Arkadaşları dayanamayıp;
     “Hoca efendi, biz üzülüyoruz ve eşeğini arıyoruz, sen ise şükürler olsun diye adeta seviniyorsun. Bu ne haldir?” deyince Hoca;
     “Ben, eşeğin kaybolmasına değil, eşeğin üzerinde ben olmadığıma şükrediyor, seviniyorum. Yoksa 4 gündür ben de yitik olacaktım,” demiş.
AKLIN VARSA GÖLE KOŞ
     Hoca, bir gün kırlardan topladığı çalı çırpıyı eşeğine yükleyip evine götürürken;
     “Acaba, yaş çırpı da kurusu gibi yanar mı?” diye düşünür ve şeytana uyarak çakmağını çakar ve alevi çalı çırpıya dokundurur. Aralarında kuruları da bulunan çalı çırpı hemen alev alır. Eşekte bir korku, bir telaş, huzursuzluktur başlar. Anıra anıra, çifte ata ata dört nala koşmaya başlar. Hoca da arkasından olanca gücüyle bağırır:
     “Aklın varsa göle koş!”
TESBİH
     Bir gün Hoca, yol üstü bir hana inmiş. Nuh Nebi’den mi kalmış, Kaal-u bela’dan mı? Her ne ise… Her tarafı delik deşik olmuş; adeta çökmeyen bir başı kalmış. Hoca’nin yüreğine bir korkudur düşmüş ama ne desin? Nihayet bir söz arasında;
     “Yahu, bu senin tavan da ne kadar gıcırdıyor, beşik mi mübarek?” diyecek olmuş ama hancı baba hiç oralı olmamış. Hatta sözü şakaya boğarak;
     “Ağzını hayra aç Hocam, bu gıcırtı beşik gıcırtısı değil; tavan tahtaları Hakk’a tespih çekiyor!” demiş.
     Hoca’nın közü küllenir mi? Gözlerini hancının gözüne dikerek;
     “Peki ama, demiş; ya bu tavan böyle tespih çeke çeke aşka gelip de secdeye kapanırsa, bizim halimiz nice olacak!”
TESTİYİ KIRMADAN ÖNCE
     Nasreddin Hoca oğlunun eline bir testi tutuşturup çeşmeden su getirmesini istemiş. Çocuk dışarı çıkarken de ensesine bir tokat atıp:
     “Testiyi kırma ha!” diye de tembihlemiş.
     Bunu gören komşulardan biri:
     “Yahu Hocam,” demiş. “Henüz testiyi kırmadan niye dövüyorsun yavrucağızı?”
     Hoca cevap vermiş:
     “Testiyi kırdıktan sonra neye yarar be birader!”
BİZİM TEKİR NEREDE?
     Hoca’nın canı bir gün etlice bir yahni ister. Kasaba gidip bir okka et alır, eve gönderir. Hoca’nın karısı yahniyi pişirirken komşuları çıkagelir. Gözü gönlü tok, eli açık olan kadıncağız komşularına yahniden ikram eder. Komşular, yemeğin tamamını yiyip bitirir ve dönerler evlerine.
     Bütün gün yahni özlemiyle akşamı zor eden Hoca evine döner. İştahla oturur sofraya. Biraz sonra karısı önüne bir tabak bulgur aşıyla bir kaşık koymaz mı? Hoca hiddetlenerek sorar ne olup bittiğini.
     “Efendi,” der karısı. “Eti bizim Tekir yedi.”
     Bu sözü duyan Hoca sinirlenerek eline bir sopa alır ve Tekir kediyi aramaya koyulur. Bir süre sonra Tekir görünür, bir deri bir kemik… Yürüyecek gücü yok, iskelet gibi.
     Hoca şaşkın;
     “Hatun, yahnilik eti şu bizim Tekir mi yedi?” diye sorar. Karısı da;
     “Evet Efendi, o hınzır yedi!” diye cevap verir.
     Bunun üzerine Hoca alır eline el terazisini ve tartar Tekir kediyi… Tam bir okka çeker Tekir. Bunun üzerine karısına şöyle çıkışır Hoca:
     “Hatun! Şu gördüğün bizim Tekir tam bir okka geldi. Öyleyse, yahnilik et nerede? Şayet et bu ise bizim Tekir nerede?”
ELİMİ AL
     Mahallenin bencil kasabı, göle düşmüş. Başlamış çırpınmaya. Hemen koşup gelen köylüler;
     “Elini ver, elini ver” diye bağırmışlar.”
     Ama adam elini uzatmamış. Tam göz göre göre boğuluyormuş ki, Hoca seslenmiş:
     “Yahu! o vermeyi bilmez. ‘Elimi al’ diye bağırsanıza.”
NASREDDİN HOCA VE EŞYALARI
     Nasreddin Hoca sürekli ikilemeli konuşan bir arabacıya bir gün der ki:
     “Efendi, benim eşyalar taşınacak, gel de taşı.”
     Arabacı, “Neler var?” diye sorar.
     Hoca, “Dolap molap, yatak matak, sandalye mandalye…” der.
     Arabacı;
“50 akçeni alırım Hoca,” der.
     Hoca da, “Olur” der.
     Arabacı eşyaları taşır. Hoca adama 25 akce verir. Adam;
     “Hoca, bu paranın yarısı?” der.
     Hoca;
     “Iyi ya işte, sen de eşyaların yarısını taşıdın, dolabı götürdün molap kaldı, yatağı götürdün matak kaldı, sandalyeleri götürdün mandalyeler kaldı!” der.
SEN DÜŞTÜN
     Nasreddin Hoca’nın bir gün karısı ölmüş. Bir ay sonra kocası ölmüş dul bir kadınla evlenmiş. Evlendiği kadın, Hoca’ya sürekli eski kocasını anlatıyormuş. Yine bir gün yatakta kocasından bahsediyormuş ”İşte benim kocam şöyle yapardı, böyle yapardı,” diye.
     Hoca sinirlenmiş ve kadına bir tekme atmış, kadın yere düşmüş. Kadın sormuş:
     “Aman hoca, niye attın beni yataktan?”
     Hoca’nın ise cevabı çoktan hazırmış:
     “Eee… Yatakta bir sen yatıyorsun bir ben, bir de eski kocan. Üçümüz sığamadığımızdan sen düştün.”
TİMUR’UN HEDİYESİ
     Aksak Timur, Nasreddin Hoca’nın köyüne uğrar. Köylü padişahı lâyıkıyla ağırlar.
Padişah da giderken bu konukseverliğe karşılık; “Köyünüze bir fil hediyem olsun,” der ve gider. Fil bu, zamanla bağ bahçe koymaz her yanı talan eder. Köylü ne yapsın çaresiz padişahın hediyesi diye ses çıkaramaz.
     Bir gün Hoca’ya:
     “Hocam perişan olduk bizi kurtar. Biz bu file birşey yapsak padişah kellemizi alır,” derler.
     Hoca:
“Benimle gelin padişaha durumu arz edeyim,” der. Köylüyü arkasına alır ve huzura çıkar.
     Timur:
“Hoca niye geldin? Fil nasıl?” diye sorar.
     Hoca:
“Padişahım bu fil…” derken, bir bakar ki korkudan arkasında kimse kalmamış, herkes kaçmış.
     Padişah:
“Eee… Ne olmuş file?”
     Hoca kıvırıvermiş:
     “Padişahım hediyeniz olan filden çok memnun kaldık. Ama yalnız kalıyor, bir tane daha istiyoruz.”
KİMİN İÇİ YANIYOR?
     Bir bayram günü, Nasreddin Hoca komşusuna ziyarete gidince, komşusu her misafire olduğu gibi Hoca’ya da bal ikram ediyor. Bir tepsi içinde gelen koca bir petek baldan her gelen misafir bir iki kaşık alıp çekiliyor. Komşusu bakar ki Hoca kaşığı daldırdıkça daldırıyor; peteğin yarısına gelmiş daha da duracağa benzemiyor. Dayanamayıp;
     “Aman hoca fazla yeme, yoksa için yanar!’ deyince, Hoca cevabı yapıştırır:
     “Kimin içinin yandığını Allah bilir,” der ve kaşıklamaya devam eder.
KEŞİŞ
Bir keşiş dünyanın en akıllı adamını bulmak için diyar diyar geziyormuş. Sıra Nasreddin Hoca’nın köyüne gelmiş ve köylülere sormuş:
     “Sizin köyün en akıllı adamı kim?”
     Köylüler de;
     “Nasreddin Hoca,” demişler.
     Bunun üzerine keşiş köy meydanında Hoca ile görüşmeye başlamış ve eline bir çomak almış yere bir daire çizmiş, Nasreddin Hoca da çomakla daireyi ortadan ikiye bölmüş. Keşiş bir doğru daha çizerek daireyi dörde bölmüş. Hoca da, dörde bölünmüş dairenin üç dilimine çarpı işareti koymuş. Keşiş elleriyle aşağıdan yukarıya doğru hareket yapmış, Hoca da yukarıdan aşağıya yapmış ve sonunda keşiş büyük bir hayranlıkla hocayı tebrik etmiş.
     Olup bitenden bir şey anlamayan halk, keşişe ne olduğunu sormuş. Keşiş de :
     “Bu adam gerçekten dünyanın en akıllı adamı; yere dünya çizdim,
o ortadan ekvator geçer dedi; ben dünyayı dörde böldüm, o da dörtte üçü sudur dedi; ben yerden buharlaşma sonucunda ne olur dedim, o da yağmur yağar dedi.”
     Bu sefer Hoca’ya neler olduğunu sormuş halk. Hoca da:
     “Bu adam oburun biri, yere bir tepsi baklava çizdi, ben de yarısı benim dedim; daha sonra tepsiyi dörde böldü, o zaman dörtte üçü benim dedim; o da tepsi altından ateşi hafif hafif almalı dedi, ben de üstüne fındık fıstık ekilirse daha iyi olur dedim,” demiş.
CENNETTE YER KALMADI
     Bir gün padişah vezirlerine; “Gidin bana Hoca’yı çağırın!” demiş.
     Nasrettin Hoca gelmiş. Padişah;
     “Hoca, ben cennete mi yoksa cehenneme mi gireceğim?” diye sormuş.
     Hoca; “Cehenneme,” diye cevaplamış.
     Padişah, “Neden?” diye tekrar sormuş.
     Hoca da; “Boş yere öldürttüğünüz insanların hepsi cennete gitti, cennette yer kalmadı da ondan,” demiş.
BALIK
     Hoca yolculuk sırasında mola verip bir hana girer. Bu sırada hana bir başka yolcu daha girer ve ikisi birden hancıdan yiyecek bir şeyler isterler. Fakat hancı yiyecek olarak sadece bir balık olduğunu söyler ve bunu paylaşmalarını önerir. Bunun üzerine Hoca;
     “Ben balığın sadece başını yiyeceğim,” der.
     Hancı bunun nedenini sorar. Hoca da;
     “Balık başı zekayı artırır. Balık başı yiyen insan akıllı olur,” der.
     Bunun üzerine diğer yolcu hemen atılır ve Hoca’ya;
     “Balık başını niye sen yiyeceksin? Ben yemek istiyorum,” der.
     Hoca da itiraz etmez. Balığın koca gövdesini Hoca yer bitirir ve bir güzel karnını doyurur. Diğer yolcu ise sadece balığın başını yer ve Hoca’ya seslenerek;
     “Sen koca gövdeyi yedin, karnını doyurdun. Ben sadece kafayı yedim aç kaldım,” der.
     Hoca da bunun üzerine şöyle söyler:
     “Bak nasıl akıllandın!”
TAM İKİ ARŞIN
     Hoca bir gün Timur’un huzurundaymış. Aralarında tam iki arşın uzaklık varmış. Timur sormuş birden:
     Söyle bakalım Hoca, eşekle senin aranda ne fark var?”
     Hoca bu, lafı yapıştırmış:
     “Tam iki arşın efendimiz…”
NEZLEYİM DE…
     Timurlenk, Akşehir’de karargahını kurunca, şehir halkı adına Nasrettin Hoca ile eşraftan iki zat hatır sormaya gittiler. Kahveler içilip sohbet edildikten sonra, Timur sormuş:
     “Karargahımı nasıl buldunuz?”
     Beylerden biri cevap vermiş:
     “Çok güzel ama fena bir koku var!”
     Timur fena halde kızmış, yanındakilere; ”Alın şu adamı, boynunu vurun!” demiş ve sonra öteki beye dönmüş:
     “Koku var mı?”
     Adam korkusundan;
     “Ne münasebet efendimiz, misk-ü amber kokuyor,” deyince Timur gene kızmış:
     “Neresi misk kokuyor dalkavuk herif! Alın şununda boynunu vurun!”
     Sonra aynı soruyu Hoca’ya sormuş. Hoca bakmış pabuç pahalı, yapıştırmış cevabını:
     “Vallahi hükümdarım ne diyeyim, nezleyim burnum koku almıyor!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir