Ve Otuz Dördüncü Gece Olunca

V

     Yeniden söze başlamış:

      İşittim ki, ey bahtıgüzel şahım, kaptan, Ali-Nur’a, “Barış kenti Bağdat’a!” deyince, Ali-Nur da, “Bekleyin! Biz de geliyoruz!” demiş ve kendisini Enis-üc-Celis izlediği halde, geminin güvertesine çıkmış, gemi de hemen tüm yelkenlerini açarak büyük beyaz bir kuş gibi deryaya kanat açmış; şairin dediği gibi:
    Şu gemiye bak! Görünüşü seni baştan çıkarır. Telaşlı rüzgâr, onun rakibidir ve tezlik yarışında başka galip tanımaz! Yüksek maviliklerden kanadını yaymış denize dalan ve dengesini sağlayan bir kuş gibidir.
     Ve gemi, uygun bir rüzgârla, tüm yolcularını taşıyarak yola koyulmuş.
     Ali-Nur ile Enis-üc-Celis’in başına gelenler bunlar! Ali-Nur’u yakalamak üzere Sultan’ın gönderdiği kırk muhafıza gelince: Ali-Nur’un evine gelmişler, onu dört bir yandan kuşatmış, kapıları kırıp içeriye girmiş ve her bir yanı inceden inceye araştırmışlar. Ama hiç kimseyi bulup yakalayamamışlar. Bunun üzerine, evi çılgınca tahrip etmiş ve dönüp sultana neticesiz araştırmalarını bildirmişler. Sultan da, “Onları her yerde arayın, tüm kenti tarayın!” emrini vermiş. Ve tam o sırada Vezir İbni Savi çıkagelince, sultan onu teselli etmiş; bir hilat hediye ederek “Hiç kimse değil, ben senin öcünü alacağım, sana söz veriyorum!” demiş. Vezir de ona uzun bir ömür ve mutluluğun huzurunu dilemiş.
     Sonra sultan, halk tellallarına şu bildiriyi yaymalarını emretmiş: “Ey ahali! Eğer içinizden biri rahmetli Vezir İbni Hakan’ın oğlu Ali-Nur’a rastlarsa, onu yakalasın ve sultanın huzuruna getirsin! Mükâfat olarak güzel bir hilat ile bin dinar verilecek! Lâkin, kim onu görür de gizlerse, ibret oluşturacak bir ceza çekecek!” Ama tüm araştırmalara karşın hiç kimse Ali- Nur’a ne olduğunu bilememiş.
     Ali-Nur ile Enis-üc-Celis’in ne olduğuna gelince, sapasağlam Bağdat’a ulaşmışlar ve kaptan onlara, “İşte burası tatlılık yuvası Bağdat şehridir. Kış kıyametin sertliğini hiç tanımayan, gül ağaçlarının gölgesinde, çiçekler arasında şırıldayarak akan sularının sesleri ve baharın ılıklığı içinde yaşayan mutlu bir kenttir, burası!” demiş. Ali-Nur, kaptana, yolculukları boyunca kendilerine gösterdiği iyi davranıştan ötürü teşekkür etmiş ve ona kendisi ve Enis-üc-Celis’in yolculuk masrafı olarak beş altın dinar vermiş, sonra gemiyi terk edip ardında Enis-üc-Celis olduğu halde Bağdat’ın içine girmiş.
     Talih, Ali-Nur’un herkesin gittiği bir yol yerine, Bağdat’ı çevreleyen bahçelere doğru giden bir başka yolu izlemesini istemiş. Yöresi yüksek duvarlarla çevrili bir bahçeye ulaşıncaya kadar yürümüşler. Bu bahçenin giriş yeri iyice süpürülmüş, sulanmış ve iki yanına oymalı birer sıra konulmuş imiş; çok güzel olan kapısı kapalı imiş; ama yukarısında, her renkten güzel lambalar varmış; kapının yöresinde de suları berrak bir havuz bulunuyormuş.
     İçeriden bu kapıya ulaşan yola gelince, iki yanında üzerine güneşte dalgalanan işlemeli şahane bayraklar çekilmiş direklerle donatılmış imiş. Bunu g.ren Ali-Nur, Enis-üc-Celis’e “Vallahi! Burası çok güzel bir yer!” demiş. O da “Öyleyse burada, şu sıraların üstünde bir saat kadar dinlenelim!” diye yanıt vermiş. Ellerini ve yüzlerini havuzun taze suyuyla yıkadıktan sonra büyük sıralardan birinin üzerine çıkmışlar ve esen tatlı rüzgârla temiz havayı içlerine çekerek dinlenmeye koyulmuşlar. Hava öylesine tatlı, rüzgâr öylesine hafiften esiyormuş ki, çok geçmeden yüzlerini örtüp uyuya kalmışlar.
     Oysa kapısında uyuya kaldıkları bu bahçe Zevkler Bahçesi diye anılırmış ve bu bahçenin ortasında Harikalar Sarayı diye anılan bir saray da varmış; bahçenin ve sarayın sahibi Halife Harun Reşit imiş. Halife, göğsünün sıkıştığını hissedince, ferahlamak, eğlenmek ve kaygılarını unutmak için bu bahçeye ve bu saraya gelirmiş. Bu saray bütünüyle, seksen pencerenin açıldığı büyük bir salondan oluşmuş imiş, her pencerede de parlak birer lamba asılı imiş; ve salonun ortasında som altından yapılmış bir avize varmış ki, güneşten de fazla parlarmış. Bu salon ancak halife oraya geldiği zaman açılırmış ve o zaman tüm lambalar ve büyük avize yakılır; tüm pencereler açılır ve halife ipek ve altın işlemeli kadifeden büyük divana oturur; şarkıcılarına şarkı söylemelerini, rakkaselerine raksetmelerini ve çalgıcılarına musikileriyle onu mest etmelerini emredermiş; ama sesini en çok işitmek istediği kimse, şarkıcı ve şair ünlü İshak imiş; onun şarkıları ve doğaçtan söylemeleri tüm dünyada ünlenmiş imiş.
     Ve böylece gecelerin sakinliği ve bahçenin çiçeklerinden saçılan kokuyla dolu havasının tatlı ılıklığı ortasında, halifenin göğsü ferahlarmış. Halifenin bu bahçenin ve bu sarayın bakıcısı olarak seçtiği adam, Şeyh İbrahim olarak anılan iyi yürekli, yaşlı birisiymiş.
     Gece gündüz uyanık bir denetimle, densiz ziyaretçilerin, özellikle kadın ve çocukların bahçeye girip zarar vermelerini veya çiçek ve meyve çalmalarını önlermiş. O akşam da bahçenin yöresini ağır ağır dolaşarak denetlerken, dışa açılan büyük kapıya gelmiş ve orada büyük sıranın üstünde aynı örtüye bürünmüş iki kişinin yatmakta olduğunu görmüş. Buna çok kızmış ve “Nasıl oluyor bu! Halife hazretlerinin bana, Şeyh İbrahim’e tanıdığı: kim olursa olsun bu saraya yaklaşanları cezalandırma yetkisini hiçe sayan, onun kesin emirlerine karşı çıkan iki gözüpek kişi! Halifenin adamlarının dinlenmesi için konulan bu sıralarda tünemenin neye mal olacağını onlara birazdan tattırayım bari!” demiş. Ve Şeyh İbrahim, bir ağaçtan esnek bir dal kopararak uykuculara yaklaşmış ve dalı sallayarak onlara hatırı sayılır bir ders vermek üzereyken; birdenbire, “Ey İbrahim, sen ne yapıyorsun? Tanımadığın ve belki de yabancı ya da Allah’ın garibi dilenciler olup talihin bu yakalara sürüklediği kimseleri böylesine dövmek sana yakışır mı? Hele bir kez yüzlerini gör bakalım!” demiş.
     Ve Şeyh İbrahim, gençlerin yüzlerini örten örtüyü kaldırmış ve uyurken yanakları birbirine dokunan, belki bahçesindeki bütün çiçeklerden de güzel bu iki harika yüzü görünce âdeta büyülenmiş. Ve kendi kendine, “Ne yapıyordum ben? Ne yapıyordun sen ey iki gözü kör İbrahim! Asıl haksız hiddetinden dolayı cezalandırmak için seni dövmeli!” demiş, sonra da uyuyanların yüzlerini yeniden örtmüş ve ayak uçlarına oturmuş ve birdenbire ani bir şekilde kanının ısındığı Ali-Nur’un ayaklarını ovuşturmaya başlamış. Ve Ali-Nur, ayaklarını ovuşturan ellerin dokunuşunu duyarak uyanmakta gecikmemiş ve ayaklarını ovuşturanın saygın bir ihtiyar olduğunu görmüş ve onun tarafından böyle bir davranışta bulunulmasından utanmış ve hemen ayaklarını geri çekmiş; hemen kalkıp uygun bir tavır takınarak şeyhin elini yakalayıp dudaklarına götürmüş, sonra da alnına koymuş.
     Bunun üzerine Şeyh İbrahim, ona “Evladım, siz ikiniz nereden geliyorsunuz?” diye sormuş. Ali-Nur, “Efendim, bizler yabancıyız!” demiş ve bu sözleri söyler söylemez gözlerinden yaşlar boşalmış. Şeyh İbrahim de ona, “Çocuğum, ben Tanrı’nın barış ve duası üzerine olası Peygamberimiz’e vahyolunan ve kutsal kitabın birçok yerlerinde görülen ‘Gurbette bulunanlara konukseverlik gösterin, onları samimi ve iyi yürekle karşılayın!‘ şeklindeki sözlerini unutanlardan değilim. Bundan dolayı, benimle birlikte gelin çocuklarım! Sizi bahçemde ve sarayımda gezdireyim! Böylece dertlerinizi unutur, gönlünüzü ferahlatırsınız!” demiş.
     Bunun üzerine Ali-Nur ona, “Efendim, bu bahçe kimindir?” diye sormuş; Şeyh İbrahim de, onu korkutmamak için, biraz da kendisini onurlandırmak maksadıyla, “Bu bahçe ve bu saray benimdir; bana da miras yoluyla ailemden kaldı,” yanıtını vermiş. Bunun üzerine Ali-Nur ve Enis-üc-Celis ayağa kalkmışlar ve Şeyh İbrahim’in ardından, bahçenin kapısından içeri girmişler.
     Ali-Nur, Basra’da birçok bahçe görmüş imiş; ama böylesini görmek değil, düşlemesi bile olası değilmiş. Büyük kapı, en iyi etkiyi yaratacak yan yana dizilmiş kemerlerle donatılmış imiş; bunların üzeri şahane üzüm salkımlarının ağırlığıyla sarktığı asmalarla kaplıymış ve bunların bazıları yakut gibi kırmızı, bazıları abanoz gibi siyahmış. Girdikleri yolu olgun meyvelerinin ağırlığıyla dalları eğilmiş meyve ağaçları gölgeliyormuş. Dallarda kuşlar, havai nağmelerden oluşmuş kendi dillerinde cıvıldaşıyormuş.
     Bülbül ötüşünü dalgalandırıyor; kumru aşktan şikâyet eden dem çekişlerini; ardıçkuşu insansı bir edayla çaldığı ıslığını, boynu gerdanlıklı güvercin de sanki şarapla başı dönmüşçesine ortaya koyduğu ötüşlerini tekrarlayıp duruyormuş. Orada, her meyve ağacı, en iyi iki cinsiyle temsil olunuyor; acı çekirdekli kayısı olduğu gibi, tatlı çekirdekli kayısı da bulunuyor; hatta Horasan kayısıları da görülüyormuş. Güzel dudak renginde erikler, baş döndürücü sarı erikler ile görünüşü hayranlık uyandıran kırmızı incirler, beyaz incirler ve yeşil incirler varmış.
     Çiçeklere gelince, inciler ve mercanlara benziyorlarmış; güller en güzel yanaklardan daha güzelmiş; menekşeler yanmış kükürt alevi gibi koyu renkliymiş; ortalıkta beyaz mersin çiçekleri, şebboylar, karanfiller, lavanta çiçekleri, gelincik çiçekleri görülüyormuş. Taç yaprakları bulutların gözyaşlarıyla parlıyor; papatyalar tüm dişlerini göstererek nergislere gülüyor; nergisler de güllere, derin siyah gözlerle bakıyormuş. Yuvarlak ağaçkavunu, kulpsuz, boyunsuz kupalara benziyormuş; limonlar yuvarlak altın toplar gibi sarkıyormuş. Tüm toprak, rengârenk çiçeklerin binlercesinden oluşmuş çiçekli bir halıyla kaplanmış gibiymiş; çünkü bahar saltanat sürüyormuş; çünkü gür ırmaklar kabarmış ve kaynaklar fokurduyor ve kuşlar birbirine sesleniyor ve birbirlerini dinliyorlarmış; çünkü meltem bir ney gibi ses veriyor, saba rüzgârı ona tatlı tatlı yanıt veriyor ve hava sevince boğulmuş olarak çınlıyormuş.
     İşte, Ali-Nur ve Enis-üc-Celis, Şeyh İbrahim ile birlikte bu durumdaki Zevkler Bahçesi’ne girmişler; bu sırada Şeyh İbrahim, hiçbir şeyi yarım bırakmak istemediğinden, onları Harikalar Sarayı’na girmeye çağırmış. Kapıyı onlara açmış ve onlar da içeri girmişler. Ali-Nur ve Enis-üc-Celis’in, bu görülmedik güzellikteki salonun şaşaasıyla ve içindeki olağanüstü, şaşkınlık yaratan ve hoşa gidici eşyanın varlığıyla gözleri kamaşmış ve bu eşsiz güzelliği uzun uzun seyredip hayran olmuşlar. Sonra, bütün bu şaşaadan kamaşmış gözlerini dinlendirmek için, gidip bahçeye bakan bir pencerenin kenarına oturmuşlar. Ve Ali-Nur, ay ışığının aydınlattığı ağaçlar karşısında, geçmiş dertlerini düşünmeye başlamış ve Enis-üc-Celis’e, “Ey sevgilim, gerçekte bu yer benim için sihirle dolu. Bana ne kadar çok şey hatırlatıyor! Ve ruhuma barış sunuyor, beni yiyip bitiren ateşi söndürüyor, yoldaşım hüznü uzaklaştırıyor!” demiş.
     Bu ziyaret dolayısıyla Şeyh İbrahim, onlara yiyecek şeyler çıkarmış; iyice karınlarını doyurmuşlar ve sonra ellerini yıkamış ve yeniden pencereye yaslanıp güzel meyvelerle donanmış ağaçlara bakmışlar. Bir süre geçtikten sonra, Ali-Nur, Şeyh İbrahim’e dönüp ona, “Ey Şeyh İbrahim, bize içirecek bir şeylerin yok mu! Zira bana öyle geliyor ki, yemek yedikten sonra bir şeyler içmek âdettendir!” demiş. Bunun üzerine Şeyh İbrahim onlara, içi tatlı ve temiz suyla dolu porselen bir sürahi getirmiş. Fakat, Ali-Nur ona, “Bu getirdiğin nedir? Benim istediğim içki bu değildir!” demiş. O da, “Yoksa sen şarap mı istiyorsun?” diye sorunca Ali-Nur, “Tabii ya, iyi bildin!” demiş. Şeyh İbrahim yeniden sözü alarak “Allah beni ondan ırak tutsun ve korusun! On üç yıldır içkiden elimi ayağımı çektim; zira, Tanrı’nın barışı ve duası üzerine olası Peygamber hangi mayalanmış içki olursa olsun, içeni, imal edeni ve satanı lanetlemiştir!” demiş.
     Bunun üzerine Ali-Nur ona, “Ey Şeyh, izin ver de sana bir iki çift söz edeyim!” demiş; o da, “Söyle bakalım!” deyince, “Sana ne şarap içici, ne yapıcı, ne taşıyıcı olmadan, istediğin şeyi yapmanın yolunu gösterirsem, kitabın kavlince suçlu ya da lanetlenmiş olur musun?” diye sormuş; o da, “Sanırım ki hayır!” diye yanıt vermiş. Bunun üzerine Ali-Nur yeniden söze başlayıp, “Öyleyse şu iki dinar ve iki dirhemi al! Şu eşeğe bin! Dükkânının dip tarafında her zaman şarap da bulunduran gül ve çiçeksuyu damıtan tacirlerden birinin kapısında dur! Kapı önünden geçen ilk yolcuyu durdur! Ona biraz para vererek içki satın almasını söyle! İçki parası iki dinar tutar; iki dirhemi de ona bahşiş olarak ver! Yine bu kimse, iki testi şarabı eşeğe yüklesin! Şarabı eşek taşıyacağına, yoldan geçen kişi satın alacağına ve biz içeceğimize göre, bu işe senin bir katılımın olmuyor: böylece ne içici, ne yapıcı, ne de taşıyıcı oluyorsun! Ve de kitabın kutsal yasasına aykırı davranmış olmaktan korkman gerekmiyor!” demiş. Bu sözleri duyan şeyh, kahkahalarla gülmeye başlamış ve Ali-Nur’a “Vallahi! Ben ömrümde senin kadar nazik, zeki ve de sevimli kimse görmedim!” demiş; Ali-Nur da, “Vallahi! Biz ikimiz de sana çok minnettarız ey Şeyh İbrahim! Ama kesinlikle senden bu ricamızdan başka bir hizmet beklemiyoruz!” demiş. Bunun üzerine, o ana kadar, sarayda her türden içkinin bulunduğunu açıklamak istemeyen Şeyh İbrahim, Ali-Nur’a, “Dostum, işte sana kilerimin ve şarap mahzenlerimin anahtarları. Burası, sarayıma geldiğinde varlığıyla beni onurlandıran Emir-ül Müminin’in emrine amade olmak üzere her zaman doludur. İçeri girer ve oradan hoşuna giden her şeyi alabilirsin!” demiş.
     Bunun üzerine Ali-Nur mahzene girmiş ve gördüğü şeyler onu şaşkınlığa düşürmüş: tüm duvarlar boyunca raflar dolusu som altından, gümüşten ve kristalden sürahiler düzenli biçimde sıralanmış ve bu sürahilerin üzerine her türlü değerli taşlar kakılmış bulunuyormuş. Ali-Nur, karar vererek istediğini seçmiş ve büyük salona geri dönmüş; değerli sürahileri halının üstüne koymuş; Enis-üc-Celis’in yanına oturmuş ve altın yaldızlı şahane cam bardaklara şarap doldurmuş ve Enis-üc-Celis ile birlikte, bu saraydaki her şeyi hayranlıkla seyrederek içmeye başlamış. Biraz sonra Şeyh İbrahim yanlarına yaklaşarak onlara kokulu çiçekler sunmuş; sonra bir erkek karısıyla otururken âdet olduğu üzere yanlarından ayrılarak uzakta bir yere çekilmiş. Onlar da baş başa kalarak şarap onları tüm etkisi altına alıncaya kadar birlikte içmiş durmuşlar; o vakit yanakları renklenmiş, gözleri gazellerinki gibi parlamış ve Enis-üc-Celis saçlarını çözmüş.
     Bunu gören Şeyh İbrahim büyük bir hevese kapılmış ve kendi kendine, “Onlarla birlikte eğleneceğime neden böyle uzakta duruyorum? Böylesine bir şenliği bir daha ömrümce görebilecek miyim acaba? Öyle bir şenlik ki, gökyüzünde iki aya benzetilebilecek bu iki güzel ve hayranlık uyandıran gencin bende uyandırdığı duygu kadar büyüleyici!” demiş.
     Ve Şeyh İbrahim bulunduğu yerden kalkarak ilerleyip toplantı salonunun öteki ucuna oturmuş. Bunu gören Ali-Nur ona, “Efendim, senden yaklaşıp bizimle oturmanı rica ediyorum!” demiş. Şeyh İbrahim de kalkıp onların yanına oturmuş. Ali-Nur da bir bardak almış, doldurup Şeyh İbrahim’e sunmuş ve ona “Ey Şeyh, al bunu ve iç! Onda tüm tatları bulacaksın! Çünkü zevk bardağın dibindedir!” demiş. Ama Şeyh İbrahim, “Allah göstermesin! Delikanlı, ben on üç yıldır ağzıma içki koymadım; bu süre içinde iki kez de hac görevini yerine getirdim!” diye yanıt vermiş. Ne yapıp yapıp Şeyh İbrahim’i sarhoş etmek isteyen Ali-Nur da ikna yoluyla maksadına erişemeyeceğini anlayınca, daha fazla ısrar etmemiş; dolu bardağı kendisi içmiş; doldurup yeniden içmiş ve birkaç dakika sonra, bir sarhoşun tüm davranışlarını taklit ederek sonunda kendini yere atmış uyuyor gibi yapmış. Bunun üzerine Enis-üc-Celis çaresiz kalmış gibi üzgün ve karmaşık bir bakışla Şeyh İbrahim’e bakmış ve ona, “Ey Şeyh İbrahim, bak şu adamın bana yaptığını gördün mü?” demiş. O da, “Bu ne perişanlık böyle! Ama böyle davranması için bir neden var mı?” diye konuşmuş. Kadın, “Bu ilk kez olmuyor ki! Her zaman böyle yapıyor! Hep böyle içiyor da içiyor; sonra da sarhoşlanıp sızıyor ve beni birlikte içecek dosttan mahrum ediyor, yapayalnız bırakıyor! Kimse benim ile kadeh arkadaşlığı yapmayınca, artık içmekten zevk almaz oluyor; beni dinleyecek kimse olmayınca şarkı söyleme arzusu bile duymuyorum!” demiş.
     Bunun üzerine, bu ateşli bakışların ve bu büyüleyici sesin etkisi altında kalan Şeyh İbrahim, tüm adalelerinin titrediğini duyumsayarak ona, “Gerçekten böyle içki içmenin hiçbir neşesi olmaz!” demiş. Bunu duyan Enis-üc-Celis de, bir bardak şarap doldurmuş; baygın gözlerle bakarak bunu Şeyh İbrahim’e uzatıp, “Hatırım için şu bardağı al ve beni sevindirmek istiyorsan iç! Sana minnettar olurum!” demiş. Bunun üzerine Şeyh İbrahim bardağı onun elinden almış ve şarabı içmiş. Enis-üc-Celis de ikinci kez doldurmuş, onu da içmiş; sonra da üçüncü kez doldurmuş ve ona, “Oh! Değerli efendim, bunu da iç! Başka ısrar etmeyeceğim,” demiş.
     Ancak şeyh, “Vallahi! Artık içecek halim kalmadı. İçtiğim bana yeter de artar bile!” demiş. Ama kadın o kadar ısrar etmiş, ona doğru eğilerek, “Vallahi! Bunu mutlaka içmelisin!” diyerek öyle incelikle yalvarmış ki, şeyh, bardağı alıp dudaklarına götürmüş; ama tam o sırada Ali-Nur bir kahkaha kopararak ansızın yerinden kalkıp oturmuş.

     Ama anlatısının tam burasında, Şehrazat sabahın belirdiğini görmüş ve öyküsünün devamını ertesi gün anlatmak üzere ansızın susmuş ve…

Yazar hakkında

Yorum Ekle