Tarihin Bilinmeyenleri (Dreyfus Davası… Yok, Bu Seferki Bir Seks Skandalı Değil!”

T

     Fransız ordusu Almanlara defalarca teslim olmuş olabilir, ama bazı meselelerin peşini hiç bırakmamıştır.
     İşler, bu tür durumlarda sıklıkla olduğu gibi, birinin çöpleri karıştırmasıyla başladı. Bu özel çöp kutusu, 1894’de Fransa’daki Alman askeri ataşeliğinin çöpüydü. Oradaki elyazması bazı belgelerden anlaşıldığına göre, Fransız Savaş Bakanlığı’ndaki birisi, Almanlara Fransız askeri sırlarını veriyordu. Tabii ki bu iş burada kalamazdı, birinin suçlanması lazımdı.
     BARİZ SEÇENEK
     Ve o biri, Savaş Bakanlığı’nda çalışan Alfred Dreyfus adında Yahudi bir yüzbaşı olacaktı. Bakanlıktaki tek Yahudi’ydi. Dahası, ailesi, 1871’de Almanların, Fransızların kıçına sıkı bir tekme indirdikleri Fransız-Alman Savaşı’ndan sonra ilhak ettikleri eski bir Fransız bölgesi olan Alsace’dan geliyordu. Dreyfus’un Yahudi oluşu, o dönemde tutucu ve genellikle Yahudi düşmanı olan Fransız ordusunun gözünde suç işlemeye yeterli nedendi.
     ŞEYTAN ADASINA TEK GİDİŞ
     Dreyfus, 15 Ekim 1894’de tutuklanarak ihanetle suçlandı. Kendisine ait olduğu iddia edilen elyazması belgeler sayesinde 22 Arahk’ta, Şeytan Adası ceza kolonisine (evet, böyle bir yer gerçekten vardı; Güney Afrika’daki Fransız Ginesi sahillerinin açığında) müebbet hapis yatmaya gönderildi.
     MERSİ, BU ÇOK İYİ OLDU
     Dreyfus’un ihanetten mahkum edilerek apar topar gönderilmesi ordunun işine gelmişti; ayrıca Fransız toplumunun tutucu kesimlerine, 1870’de ordunun Sudan Savaşı’ndaki aptalca başarısızlığından sonra kurulmuş olan Üçüncü Cumhuriyet hükümetine saldırma fırsatı verdi. Yahudi düşmanı basın da bu olayı, Fransız Yahudilerinin ‘hain itler’ olduğuna kanıt diye göstererek sonuna kadar kullandı.
     CASUSLUK ÖLMEDİ
     Yine de ufak bir sorun vardı. Alfred Dreyfus mahkum edilmiş ve Güney Afrika’ya yollanmıştı ama Fransız sırları Almanlara ulaşmaya devam ediyordu. Dreyfus çok uzun mesafelerden işe yarayan tele kinetik yeteneklere sahip değilse, Almanlara sırları veren başka biri olmalıydı.
     ŞEY, EXCUSEZ-MOİ!
     Dreyfyus’un mahkumiyetinden birkaç yıl sonra Fransız karşı casusluk örgütünün başına getirilen Yarbay Georges Picquart olaya el attı. Picquart’ın kendisi de bir Yahudi düşmanıydı ve Dreyfus’a sempati duymasına imkân yoktu, ama Dreyfus’a karşı kullanılan belgeleri inceledikten sonra çok büyük bir hata yapıldığını fark etti.
     ÖNEMLİ BİR OYUNCU
     Belgelerdeki el yazısı Dreyfus’a değil Binbaşı Ferdinand Walsin Esterhazy’ye aitti. Esterhazy, ihanet eylemlerine başlamadan önce de dikkat çekici biriydi. Kendine asil süsü veriyordu, 1866’da Avusturya ordusunda hizmet etmiş ve 1892’de orduya katılmadan önce Fransız Yabancılar Lejyonu’na girmişti. Gırtlağına kadar borca batmış ve bu yüzden de Fransız sırlarını satıyordu. Esterhazy’nin mali sorunları Picquart’ın umurunda değildi, 1897’de onu askeri mahkemeye verdi.
     ÖNEMLİ BİR YENİLGİ
     İşte bu noktada birileri devreye girdi. Esterhazy, hain olduğuna dair açık deliller bulunmasına rağmen asker dostları tarafından suçsuz bulundu. Picquart ise verdiği rahatsızlıktan ötürü tutuklandı ve hapse atıldı.
     Komplocu kafalar, bu noktada Fransız ordusunun arkasına yaslanıp, Dreyfus meselesinin kapandığına ikna olmuş halde şarap kadehlerini tokuşturduğunu hayal ediyordu.
     YOK… HAYIR, YAPAMAZSINIZ!
     Ortalığı karıştıran entelektüeller olmasa böyle yapacaklardı zaten. Yazar Emile Zola, 13 Ocak 1898’de, Esterhazy’nin askeri mahkemede suçsuz bulunmasından birkaç gün sonra, J’accuse! (Suçluyorum!) başlıklı ünlü mektubunu gazetede yayınladı. Zola, Fransız ordusunu, Dreyfus’un suçsuz olduğunu bildikleri halde ört bas etmeye çalışmakla suçladı. Dava dolayısıyla zaten bir miktar gerilmiş olan Fransız toplumu; bir yanda Dreyfus’u destekleyen sanatçılar ve entelektüeller, diğer yanda ordu ve kilise olmak üzere (bu grupların hep aynı şekilde ayrışması tuhaftır) kutuplaştı. Taşrada Yahudi düşmanı ayaklanmalar patlak verdi ve Zola yayın yoluyla hakaret suçundan mahkum edildi. Bunun üzerine İngiltere’ye kaçtı.
     DREYFUS KOMPLO KURBANIYDI!
     Şimdi siz, ayaklanmalar, sınıf çatışmaları, kaçan yazar ve tropik ada hapishanesinde çürüyen masum bir adamla, bu hikayenin daha da heyecanlı hale gelemeyeceğini düşünüyor olmalısınız ama yanılıyorsunuz! Bütün olayı başlatan belgeleri bulan kişi olan Binbaşı Hubert Joseph Henry’nin, Dreyfus’un ihanetini gösteren sahte belgeleri hazırladığı ortaya çıktı. Binbaşı Henry sahtekarlığını itiraf edip, 1898 ağustosunda intihar etti. Gerçek hain olan Esterhazy ise aniden Belçika’da acil işleri olduğunu hatırladı ve tüyüverdi.
     1899 haziranında kurulan Dreyfus yanlısı hükümet, Dreyfus’u Şeytan Adası’ndan geri getirdi ve ona yeniden yargılanma fırsatı verdi. Bu askeri mahkemede, Henry, Esterhazy ve sahte belgeler konusundaki bütün bilgilerin ışığında…
     HAYIR, O DEĞİLDİ!
     Dreyfus tekrar suçlu bulundu, belli ki Fransız ordusu leb denince bile gerisini anlamıyordu. Bu noktada, Fransa devlet başkanı araya girip Dreyfus’u affetti. O da kendini aklamak için dava açma hakkı saklı kalmak üzere affı kabul etti. Dreyfus bu fırsatı nihayet 1906 yılında, her şeyin başlamasından 12 yıl sonra elde etti. Sivil bir mahkeme Dreyfus’u akladı ve önceki mahkumiyet kararını bozdu. 22 Temmuz 1906’da resmen orduya geri döndü ve tüm çektiklerine karşılık Legion d’Honeur nişanıyla (Şeref Madalyası) ödüllendirildi.
     OLAYDAN SONRA
     Dreyfus kendini mahvetmeye çalışan kurumda kalarak yarbaylığa kadar yükseldi ve Birinci Dünya Savaşı’nda cephane birliğine komuta etti. 1935’de öldü.
     Sonunda Alman casusu olduğunu itiraf eden Esterhazy ise, İngiltere’ye göçüp çevirmen ve yazar olarak çalıştı. 1923’de hak ettiği gibi Şeytan Adası’nda değil, Hertfordshire’da öldü.
     Esterhazy’nin suçluluğunu ortaya çıkaran ve araştırmalarından dolayı hapse giren Picquart, 1906’da Dreyfus’un suçsuzluğunun kanıtlanmasından sonra generalliğe terfi etti.
     Emile Zola, 1902’de baca tıkanması sonucu boğularak öldü, bazıları bunun Anti-Dreyfusçuların intikamı olduğunu düşünür. 1908’de Zola’dan geriye kalanlar Pantheon’a gömüldü; törende sağ görüşlü bir gazeteci Dreyfus’u öldürmeye çalıştı ama sadece yaraladı. Gazeteci Dreyfus’u vurmaktan mahkemeye çıkarıldı…ve (ne bekliyordunuz?) serbest bırakıldı.
     ORDU BOZGUNA UĞRADI
     Fransız toplumu gözündeki prestiji çok sarsılan Fransız ordusu, onunla birlikte Dreyfus davasında kaybeden tarafta yer alan kilise, Yahudi düşmanı hareketler ve diğer tutucu çevreler ve hatırlayacağınız gibi Dreyfus’u ikinci kez suçlu bulmuşlardı. Sonunda, biliyorsunuz işte, onun aslında suçsuz olduğunu itiraf ettiler. Ne zaman mı? “Suçlayıcı” belgelerin çöp sepetinde bulunuşundan 101 yıl sonra 1995’de. Ve sonra ordunun tarih dergisi pek de öyle gizlemeden Fransız ordusunun hâlâ Dreyfus’un suçlu olduğunu düşündüğünü yazdı.
     Bu da, haklı değilsen bile en azından haksız olmakta tutarlılığın gerekliliğini ispatlar.
     1972 tarihli, Papillon (Kelebek) adlı filmde Steve McQueen, 1930’larda Fransız Guyanası’ndaki hapishane kolonisi Şeytan Adası’ndan gerçekten kaçmaya çalışmış olan Henri Charriere’i canlandırmıştır.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz