DECAMERON-78 (Yetmiş Üçüncü Hikâye)

D

     Floransa’da, Kalandirina isminde saf bir ressam vardı. Bütün vaktini Buruno ve Bufalo isimli iki kurnaz ressamla geçirir. Halbuki bu ikisi onun saflığı ile alay ederler. Yine Floransa’da Maso isminde zeki ve terbiyeli bir genç vardı. O da Kalandirino’nun saflığını duymuştu. Biraz alay etmek istiyordu. Bir gün ressamı, Yihonis kilisesinde resimleri seyrederken gördü ve bu fırsattan faydalanmak istedi.
     Maso, taşlardan anlar bir insan rolüne girerek lafa karıştı. Kalandirino kıymetli taşların nerede bulunduğunu sordu. Maso; “Bengodi civarında, Berlinzale’de,” dedi. “Orada bir dağ var ki, taşları peynir gibi. Bu taşları yontup et suyunda pişirirler ve civarda akan bir ırmaktan da nefis şarap içerler.”
     Kalandirino, “Bu ne güzel memleket,” dedi. “Halk kızartılmış hindileri ne yapar?”
     “Elbette, afiyetle yerler!”
     “Orasını gördün mü?”
     “Bu da sual mi, belki 1000 defa!”
     “Buradan uzaklığı ne kadar?”
     “Bir mil… Yani Apusyadan uzak…”
     Evet… Saf Kalandirino, Mosa’nın gülmeden anlattığı bu şeylere inandı ve “Orası uzak olmasa,” dedi. “Seninle bir defa giderdim. Bol bol makarna yerdim. Ama uzak, acaba yakınlarımızda böyle kıymetli yerler yok mu?”
     Maso, “Var,” dedi. “Birisi, Setnik taşları ki, değirmen taşları oradan gelir. Ama bir de zümrütler var. Gece parıldayanlardan başka bir taş daha var ki, Heryettop ismini alır. Bundan bir parçayı kim cebinde taşırsa o adam görünmez olur!”
     Kalandirino, “Ne şahane şey,” dedi. “Bu taş nerede?”
     “Mugnana vadisinde.”
     “Taşın rengi ne?”
     “Esmer…”
     Kalandirino bu vadiyi ziyaret etmeye karar verdi, ama iki ressam dostuna da haber vermeyi unutmadı. Onları bulunca, “Dostlarım,” dedi. “Biz Floransa’nın en zengin adamları olabiliriz. Mugnana vadisinde bir taş varmış, ondan bir parça taşıyan görünmez olurmuş? Kimse bunu bilmeden hemen oraya gitmeliyiz. Bunları ceplerimize koyar, sarraf gişelerine gideriz. İstediğimiz kadar para alırız.”
     Buruno ve Bufalo birbirlerine bakışıp gülüştüler ve teklifi kabul ettiler. Taşın adını sordular. Zavallı Kalandirino taşın adını çoktan unutmuştu. Rengi neymiş? Esmer…
     Buruno, “Bu gün orada.” Dedi. “Kalabalık vardır. İşin farkına varırlarsa taşı onlar ceplerine yerleştirirler. Biz bu işi bir pazar günü erken yapmalıyız ki kimse bizi görmesin.”
     Ertesi pazar için gitmeyi kararlaştırdılar. Kalandirino bu sırrı kimseye açmamalarını tembih etti. Kalandirino ayrıldıktan sonra iki arkadaş, ne yapacaklarını kararlaştırdılar.
     Ertesi pazar günü Mugnana vadisine gittiler. Kalandirino bulduğu siyah taşları ceplerine yerleştiriyordu. Biraz sonra eteklerini de taşla doldurmuştu. Buruno kararlaştırılan şekilde Bufalo’ya, “Kalandirino nerede?” dedi.
     Bufalo sağına soluna bakarak, “Bilmem,” dedi. “Şimdi buradaydı.”
     Maso, Bruno’ya; “Belki de,” dedi. “Evine gitmiştir. Biz zavallıları, kendisini aratıp durmaktadır.”
     Bufalo, “Biz deliyiz,” dedi. “Ona inandık. Mugnano vadisinde böyle bir taş bulunacağına bizden başka kim inanır.”
     Bu görüşmelerden sonra, Kalandirino, taşın tesirine inanarak evinin yolunu tuttu. Şehir kapısının bekçileri de, Buruno’nın tembihi ile Ralandirino’yu görmez gibi davrandılar.
     Evinin merdiveninde karısı Tessa onu karşıladı. “Neredeydin?” diye sordu. “Herkes yemeğini yedi. Sen bu saatte geliyorsun.”
     Kalandirino karısının sözlerine öfkelendi. “Sen zaten her işimi bozarsın,” dedi ve zavallı kadını iyice patakladı.
     İki ressam arkadan Kalandirino’yu takip ediyorlardı. Kadının feryadını işitince kapıya yaklaştılar. Kalandirino yorgun argın onları eve davet etti. Ressamlar taş yığınını görünce, “Bununla ne yapacaksın?” dediler. “Karını niçin dövdün?”
     Bufalo, serzenişle: “Bizi,” dedi. “Böyle alaya almaya ne hakkın var? Kıymetli taşı almak için kandırıp Mugnana’ya götürürsün. Sonra da bizi bırakıp kaçarsın.”
     Kalandirino kendini toplayarak; “Darılmayın,” dedi. “Mesele başka. Ben taşı bulmuştum. Siz orada konuşurken ben yakınınızda idim. Beni görmediniz, onun için yoluma devam ettim. Kale kapısından geçerken o terbiyesiz bekçi bile beni görmedi. Ama eve gelince karım beni gördü. Zaten bu kadınlar değil mi her şeyi bozan, işte onun için karıma güzel bir dayak attım.”
     Adamcağız karısını tekrar dövmek üzere iken ressamlar araya girdi. “Kabahat senin,” diyorlardı. “Niye karına tembih etmiyorsun, niye senin karşına çıkıyor?”

(Yazan: Giovanni Boccaccio – Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz