Eğlenceli Fıkralar (1)

E

Yaş Meselesi
     Büyük bir mağazanın kasiyeri patrona çıkarak;
     “Ben artık yaşlandım. Lütfen beni başka bir göreve alın,” demiş.
     Patron şaşırmış;
     “Niçin kızım?” diye sormuş. “Biz senin çalışmandan çok memnunuz. Hiç açık verdiğin yok!”
     Kız içini çekmiş:
     “Değil efendim, öyle değil! Yani, bildiğiniz gibi değil! Önceden erkek müşteriler verdiğim paraları saymadan alırlardı. Şimdilerde son kuruşuna kadar sayıyorlar.”
Yılbaşı Kumarı
     Türk’ün adı Mehmet, Rum’un adı Yorgo, Yahudi’nin adı Salamon. Üçü de askerlik arkadaşı. Yılbaşında bir araya gelmişler. O gece kumar oynayıp şanslarını deneyecekler.
     Mehmet bir fikir atmış ortaya;
     “Yere bir daire çizelim. İçine para atalım. Dairenin içinde kalan para Allah’ın… Yoksullara dağıtsın. Dışındakiler de bizim. Günahımız, sevabımıza denk gelsin.”
     Yorgo itiraz etmiş:
     Senin çizdiğin daire çok büyük. Paranın hepsi Allah’a gider, bize kalmaz. Daireyi küçültelim.”
     Salamon;
     “İkisi de olmaz!” diye ayaklanmış. “Günaha gireriz. Çünkü Allah, yerde değil gökte! Yere para atarsak kızar. Biz paraları havaya atalım. O istediği kadarını alsın, diğerleri bize kalsın!”
Hastaya Göre Muamele
     Adam çok şişmanmış, doktora gitmiş. Doktor bir ilaç vermiş ve “Her gün bu haplardan birer tane iç, on gün sonunda yirmi kilo zayıflarsın,” demiş.
     Adam o gece ilk hapı yutmuş. Biraz sonra gevşemiş ve kendinden geçmiş. Rüyasında yarı çıplak çok güzel bir kız görmüş. Adam kızı kovalamış, kız kaçmış ve kan ter içinde kendisine gelmiş.
     Bu kaçma ve kovalama on gün böyle devam etmiş. Her seferinde genç kız kaçar, adam kovalar ve kan ter içinde uyanırmış. On günün sonunda tartılmış, gerçekten yirmi kilo zayıfladığını görmüş. İncelmiş, tığ gibi olmuş.
     Bir gün sokakta arkadaşına rastlamış. O da çok şişmanmış. “Yahu ne oldu sana?” demiş arkadaşı. “Nasıl böyle zayıfladın?”
     O da doktoru tavsiye etmiş. İkinci şişman da doktora gitmiş ve ilacı almış. İlk gece rüyasına iriyarı, palabıyık, zebani gibi bir herif girmiş. Zavallı şişman kaçar, zebani gibi herif kovalarmış. Kan ter içinde uyanmış…
     On gün bu böyle devam etmiş. O da on günün sonunda yirmi kilo zayıflamış ve arkadaşına teşekküre gitmiş.
     “Sağol!” demiş. “Allah senden razı olsun! İlacı aldığım her gece rüyama bir herif girdi, görsen dudağın uçuklardı. O kovaladı, ben kaçtım, ama sonunda gördüğün gibi zayıfladım.”
     İlk şişmanın bu işe aklı yatmamış. Kendi rüyasına genç kız girerken, arkadaşının rüyasına niçin böyle bir herif girsin? Kalkmış, doktora gitmiş ve sormuş:
     “Doktor bey, size benim gibi şişman bir arkadaş yollamıştım. Ona aynı ilacı vermişsiniz. Fakat onun rüyasına iriyarı bir herif girip kovalamış. Oysa benim rüyama genç bir kız girmişti. Bu fark neden acaba?”
     Doktor gülmüş:
     “Gayet basit; sen muayenehaneye gelmiştin, o hastaneye geldi! Bunda anlaşılmayacak ne var?”
Telgraf
     Mişon’la Salamon bir kumaşçı dükkânı açmışlar. Birinci ayın sonuna doğru kara kara düşünmeye başlamışlar. Çünkü gelen, giden müşteri yok! Kirayı nasıl ödeyecekler? Sermayeyi nasıl kurtaracaklar? Evlerini nasıl geçindirecekler?
     Böyle kara kara düşünürlerken, bir gün kapı açılmış. İkisi birden ayağa fırlayıp müşteriyi karşılamışlar. Müşteri kumaşları raftan indirtip baktıktan sonra birini beğenmiş ve sormuş:
     “Bundan sizde kaç top var ve metresi kaça?”
     Mişon’la Salamon 20 top kadar olduğunu söylemişler ve pazarlık başlamış. Üç aşağı beş yukarı derken anlaşmışlar. Müşteri, “Tamam!” demiş. “Yirmi topu da alacağım. Ben bir fabrikanın personel şefiyim. İşçilere elbise diktireceğim. Eğer yarın saat 12’ye kadar benden bir telgraf gelmezse, kumaşları paket yapmaya başlayın. Eğer telgraf gelirse alamayacağımı bildirmiş olacağım.”
     Ertesi gün, Salamon’la Mişon dükkânı heyecan içinde açmışlar. Saat 11 olmuş, 12 olmuş, 12.15 olmuş telgraf filan yok! İkisi birden ‘Ya Allah!’ deyip kollarını sıvamışlar ve kumaşları paket yapmaya başlamışlar. İlk büyük satışlarını yapacaklar…
     Derken tam saat yarımda postacı kapıyı açmış ve “Telgraf!” diye bağırmış. İkisi de donup kalmışlar. Telgrafı almaya cesaret edememişler. Postacı sonunda kızmış ve “Alın şunu yahu!” diye bağırmış. “Sizinle mi uğraşacağım!”
     Salamon son bir gayretle telgrafı almış ve elleri titreyerek açmış… Ortağı da büyük heyecanla ona bakıyormuş.
     Salamon telgrafı bir çırpıda okumuş ve bağırmış: “Müjde Mişon, gözümüz aydın, baban ölmüş!”
Öğleden Sonra Ne Olacak?
     Bir zamanlar İsrail’in kadın başbakanı Golde Meir’in o gün canı sıkılıyormuş. Bakanlar Kurulu’nda suratını asıp oturmuş. Kurul dağıldıktan sonra da sıkıntısı geçmemiş. Savunma Bakanı Moşe Dayan, başbakanın yanına sokulmuş ve sormuş:
     “Sayan Başbakan’ım neyiniz var?”
     “Canım sıkılıyor Moşe!”
     “Bir şeyler yapsak…”
     “Ya, iyi olur!”
     Moşe Dayan’ı almış bir düşünce… Ne yapsa acaba, ne yapsa da başbakanını neşelendirse?” Birden aklına gelmiş:
     “Sayın Başbakan’ın, yarın sabahtan falan ülkeye savaş ilan edelim ve birliklerimiz saldırıya geçsin…”
     Golde Meir, “Yetmez!” diye başını sallamış. “Öğleden sonra ne yapacağız?”
Türk İşi
     İlk Türk astronotlar uzaya gidecekler. Son akşam, “Gidelim şöyle son bir demlenelim,” diyorlar. Türk uzay gemisi ya… Allah’a emanet! Neyse gidiyorlar bir meyhaneye, herkes bunları televizyondan tanıyor; bir izzet-i ikram sormayın gitsin.
     “Ne içersiniz?”
     “Rakı.”
     “Hayatta olmaz, yarın uçuşunuz var, vermeyiz!”
     Başka meyhaneye gidiyorlar, aynı muhabbet… Bunlar içki içmeden dönüyorlar. Ankara Çinçin Bağları’ndaki uzay üssüne.
     Bu arada biri ötekine diyor ki:
     “Ağabey, ben yakıtın formülünü okumuştum, içinde bayağı alkol var!”
     Gözleri parlıyor ve bir hortum bulup yakıttan üç beş kadeh içip odalarına çekiliyorlar. Gece saat iki, içlerinden birinin telefonu çalıyor, açıyor telefonu. Diğer astronot;
     “Ağabey, yakıt midende gaz yaptı mı?” diye soruyor heyecanla.
     “Evet.”
     “Aman sakın çıkarma. Ben şu anda Japonya’dayım!”
Elli Dolar Veririm
     Dünyada sadece bir çift kalan nadir bir orangutan türünün erkeği ölmüş. Bu ender hayvanın üreme ihtimali sıfır, bu yüzden soyu tükenecek. Ne yapalım diye düşünmüşler; kurullar toplanmış, çözüm bulunamamış. Yalnız, Kurul’daki bir Türk bilim adamı şöyle demiş:
     “Bizim memlekette bir İsmet Ağabey var, söylemesi ayıptır aynen bu orangutana benziyor, hatta biraz daha kıllıdır. Ondan rica edebiliriz. 100 dolar da ödül verirsek bu işi yapar ve orangutanların soyunu kurtarır herhalde,” demiş.
     Bakmışlar başka çare yok, İsmet Ağabey’e gitmişler ve durumun önemini, yapacağı hizmetin büyüklüğünü anlatmışlar ve sonunda, “100 dolar verilecek,” demişler.
     İsmet Ağabey düşünmüş ve “Olur, ama üç şartım var!” demiş.
     Herkes sevinç ve merakla “Nedir?” diye sormuş:
     “Öpüşmem, bir… Yavru erkek olursa rahmetli babamın adını koyarsınız, iki… Üçüncüsü de, 100 dolar çok, en fazla 50 dolar veririm!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle