DECAMERON-82 (Yetmiş Yedinci Hikâye)

D

     Bir zaman önce Floransa’da Helena adlı güzel bir dul kadın vardı. Asaletiyle ve servetiyle tanınırdı. Yeniden evlenmek istemezdi, çünkü kibar bir âşığı vardı. Hizmetçisi vasıtasıyla istediği zaman onu çağırabilirdi.
     Bu sırada Riniyeri isimli asil bir genç talebe Paris’ten dönmüştü. Ailece zengindi. Kibar bir hayat sürüyordu. Derin düşünceli adamlar aşkın zincirine kolay takılırlar. Riniyeri de böyleydi. Bir toplantıda siyah dul kıyafetiyle Helena’ya rast geldi, onun güzelliği Riniyeri’yi derhal büyüledi. Kıymetli şeyler kolay elde edilemezdi. Onun için kadının aşkını güç de olsa kazanmaya karar verdi.
     Helena yere bakanlardan değildi. Gözünü etrafına dolaştırır, kendisine hayran olanları arardı. Riniyeri’yi görünce kendi kendine, “Bugün boşuna gelmemişim, iyi bir av yapabileceğimi ümit ederim,” dedi.
     Zaman zaman Riniyeri’ye göz attı. Çünkü o şu kanattaydı ki, kendisini başka erkekler ne kadar çok severlerse, sevdiği erkek o nispette ona bağlanacaktı. Talebe bütün varlığı ile kadını düşünmeye başladı. Her fırsatta kadının evinin önünden geçerdi. Kadın da bunun farkına vardığını belli ederdi. Riniyeri kadının hizmetçisiyle tanıştı ve kendisine yardımcı olmasını rica etti.
     Hizmetçiden bu haberi alan kadın keyifli keyifli güldü ve “Zavallı,” dedi. “Aklını kaybetmiş ama biz onun ateşini biraz söndürelim, ben de onu seviyorum. Ama başkalarının yüzüne nasıl bakarız. Okumuş bir adamın bunu anlaması lazım da, nasıl?” Zavallı kadın bir talebe ile alay etmenin ne olduğunu bilmiyordu.
     Hizmetçi, hanımının dediklerini nakledince, talebenin aşkı büsbütün alevlendi ve ateşli mektuplar ve hediyeler yağdırmaya başladı. Kadın bu mektuplara sudan cevaplar veriyordu. Kadın nihayet bu olayı esasen kıskançlık sahneleri yapmakta olan sevgilisine açtı. Sevgilisinin şüphelerini gidermek için hizmetçisiyle talebeye haber gönderdi ve gelecek Noel’de buluşabileceklerini bildirdi. Bayram ertesi talebe gece bahçeye gelecekti, kadınla orada buluşacaktı. Talebe büyük sevinç içinde belirlenen saatte bahçede göründü. Aynı gece kadının sevgilisi de gelmişti. Ona; “Şimdi kıskançlığının boş olduğunu anlayacaksın!” dedi.
     Bir gün önce kar yağmıştı. Her taraf bembeyazdı. Talebenin ayakları üşümeye başladı. Ama ümit içinde buna dayanıyordu. Kadın sevgilisine, “Gel,” dedi. “Pencereden bakalım, zavallı ne yapıyor?”
     Bu arada kadının gönderdiği hizmetçi Riniyeri’ye, “Hanımım üzülüyor,” dedi. “Çünkü bu akşam kardeşlerinden biri çıkageldi. Hâlâ yemekteler ama az sonra gider. Beklemeye devam edin.”
     Talebe: “Sevgilime söyle!” dedi. “Hiç üzülmesin, ne zaman mümkün olursa o zaman gelirim.”
     Kadın sevgilisine, “Görüyor musun?” dedi. “Talebeyi sevmiş olsam onu böyle soğukta dondurur muyum?”
     Onun üzerine yataklarına uzandılar ve talebenin haline gülerek aşkı tatmaya koyuldular. Zavallı talebe, ısınmak için bahçede dolaşıp duruyor, kulağı kirişte bekliyordu. Kadının sevgilisi bu halden mağrur, “Hayatım,” dedi. “Görüyorum ki sen de beni seviyorsun.”
     Kadın, “Şimdi biraz kalkalım da,” dedi. “Talebe âşığım iyice serinlemiş mi, bakalım?”
     Pencereden baktıkları zaman talebenin çenelerinin birbirine vurduğunu ve donmak üzere olduğunu gördüler. Kadın, “Şimdi,” dedi. “Aşağı kapıya inelim, sen sesini çıkarma. Ben, onunla konuşacağım, belki bu konuşmamızla da güzel eğleniriz!”
     Aşağı indiler, kadın talebeyi kapı deliğinden çağırdı. Talebe artık içeriye girebileceğini umarak, “Allah aşkına kapıyı aç,” dedi. ”Yoksa donacağım!”
     Kadın, “Biliyorum,” dedi. “Ortalık soğuk ama Paris daha soğuk. Kapıyı açamam, kardeşim hâlâ burada, az sonra gider, belki o zaman açarım.”
     Talebe tekrar; “Allah aşkına aç,” dedi. “Hiç olmazsa kapalı bir yerde bekleyeyim. Kar yağmaya devam ediyor, içeride istediğiniz kadar beklerim.”
     “İmkansız azizim, kapı açılırken öyle gürültü yapar ki, kardeşim duyar. O gitsin, sonra açarım.”
     “Peki ama bir ateş hazırla da, geldiğimde hiç olmazsa ısınayım.”
     “Bu da imkansız. Bana yazdıkların doğruysa aşk alevi seni ısıtır. Beklemeye devam et!”
     Kadının sevgilisi, bu konuşmayı zevkle takip etti. Sonra tekrar yataklarına uzandılar ve talebenin haline gülmeye devam ettiler. Nihayet talebe kendisi ile alay edildiğinin farkına vardı, kapıyı zorla açmayı denedi fakat imkansız. Havaya, kadına ve kendi ahmaklığına lanet etmeye başladı. Aşkı birdenbire kine çevrildi ve öç alma çareleri aramaya koyuldu. Sabah oluyordu. Hizmetçi, hanımının emriyle bahçeye indi ve sokak kapısını açtı. “Dün akşam gelen misafir bizi telaşa düşürdü ve seni dondurdu. Ama sabırlı olmalısın, bu akşam olmadıysa başka akşam olabilir.” dedi.
     Talebe yapacağı şeyleri sezdirmemek için, “Şüphe yok,” dedi. “Hayatımın en fena gecesini geçirdim ama hanımın bunda kabahati yok. Bir aralık aşağı indi ve beni teselli etti. Dediğin gibi, bu akşam olmazsa başka akşam olabilir.” Bunun üzerine talebe koşa koşa evine döndü ve kendini yatağa attı. Ertesi sabah el ve ayaklarının soğuktan tutulduğunu hissederek bir doktor çağırdı. Doktor bin bir müşkülatla onu tedavi edebildi. Talebe, kadına karşı duyduğu kini kalbinde saklıyordu. Bir müddet sonra eline bir fırsat geçirdi. Kadının âşığı bu aralık, başka bir kadına vurulmuştu. Bu yüzden kadın üzüntü içindeydi. Hizmetçi, hanımını teselli çaresi ararken, sokakta talebeye rast geldi ve ona büyü yapıp hanımına eski sevgilisini kazandırıp kazandıramayacağını sordu. Halbuki talebe büyüden anlasaydı kendi işine tatbik ederdi. Bunu bilmeyen kadın, hizmetçisi ile talebeye haber gönderdi. Talebe bunu işitince, “Allah’a şükür,” dedi. “Öç almanın zamanı geldi.”
     Hizmetçiye dönerek, “Hanımına söyle,” dedi. “Sevgilisi Hindistan’da bile olsa geri gelecek ve af dileyecektir. Ne yapması lazım geldiğini ben kendisine söylerim.”
     Hizmetçi bunları hanımına anlattı ve ikisini Santaluçiya’da buluşturdu. Kadın, talebeden yardım istedi. Talebe, “Evet,” dedi. “Ben, Paris’te büyücülük de öğrendim, ama büyücülük Allah tarafından men edildiğinden onu kullanmamaya yeminliyim. Fakat size olan aşkım o kadar büyük ki, hiçbir ricanızı reddedemem. Cehenneme gideceğimi bilsem, hatırınız için yaparım. Şu var ki bu büyücülüğün tatbiki, bilhassa kaybedilmiş sevgiliyi ele geçirme hususunda hayli güç. Bu maksatla ıssız bir yerde yaşamaya cesaret göstermeniz lazım. Bilmem kendinize güvenir misiniz?”
     Kadın; “Aşkım öyle şiddetli ki,” dedi. “Beni terk eden sevgilimi elde etmek için her şeyi yapmaya hazırım. Ne lazımsa söyle.”
     Talebe, “Elde etmek istediğiniz sevgilinizin kalaydan bir resmini yapmam lazım. Bu resmi size yolladığım zaman akşam vakti, bu resimle yedi defa çıplak banyo yapacaksınız, sonra yine çıplak olarak bir ağaca veya dama çıkacaksınız ve kuzeye yönelerek vereceğim duayı yedi defa okuyacaksınız. O zaman karşınıza iki güzel bakire çıkacak ve ne istediğinizi soracaklar. Bunlara arzunuzu söyleyeceksiniz. Onlar kaybolacaklar, o zaman siz eve dönüp elbisenizi giyeceksiniz. Ertesi akşam gece yarısından önce sevgiliniz görünecek ve gözyaşları ile sizden af dileyecek ve bir daha sizi bırakmayacak.”
     Kadın bu sözleri dikkatle dinledi, sanki sevgilisi kollarının arasına gelmiş gibi oluyordu. Talebeye, “Şüphe etmeyin,” dedi. “Bütün dediklerinizi yapacağım. Esasen Arno vadisinde münzevi bir evim var. Aylardan Temmuz, banyo etmek hoş, nehrin kıyısında bir kule var. Orada çobanlar kaybettikleri sığırları ararlar. Bir merdivenle bu kuleye çıkılabilir. İşte orada tavsiyelerinizi tatbik ederim.”
     Talebe bu kuleyi ve kadının çiftliğini biliyordu. Fakat kadına, “Ben o havaliyi bilmem,” dedi. “Anlattığınız gibiyse bu işe tam elverişli. Size kalay resmi ve duaları yollarım. Şu şartla ki emelinize nail olunca, bana olan sözünüzü unutmazsınız.”
     Kadın bunu vadetti ve evine döndü. Talebe buluşundan memnun, bir resim meydana getirdi, bir karınca duası hazırladı; bunu kadına yolladı ve ertesi gece tavsiyesini tatbik etmesini bildirdi. Kendisi de o kulenin civarında oturan dostunun evine gitti.
     Kadın hizmetçisini alarak ıssız evine gitti. Karanlık basınca hizmetçiyi savdı, kendisi yavaşça evden çıkarak Arno ırmağına gitti, kıyıda soyundu ve yedi defa banyo etti. Sonra çıplak halde kuleye çıktı. Talebe saklandığı yerden bunu seyrediyordu. Kadının teni o kadar güzeldi ki karanlığın içinde bile pırıl pırıl parlıyordu. Talebe, bir ara öyle heyecana geldi ki, saklandığı yerden çıkıp kadını kucaklamak istedi. Fakat kendi başından geçenleri düşünerek öç hevesi üstün geldi.
     Kadın kuleye çıktı, kuzeye yönelerek duasını okudu. Talebe bu sırada kuleye gelerek merdivenlerini birer birer söktü. Kadın duasının sonunda bakire meleklerin görünmesini bekledi. Sabaha kadar beyhude bekledi. İşin farkına vararak, “Korkarım ki,” dedi. “Talebe benden o soğukta beklettiğim gecenin intikamını alıyor. Ama intikam tam değil. Çünkü şimdi geceler kısa ve ılık.”
     Bundan sonra kuleden inmek istedi. Fakat merdivenin basamakları yoktu. Korkudan bayılarak yere düştü. Kendine geldiği zaman hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Aldanışlarına içi yanıyordu. Gittikçe kara düşünceler beynini sarıyordu. “Floransa’daki akrabalarım benim çırılçıplak bu kulede kaldığımı duyarlarsa ne diyecekler, itibarım hiçe inecek. Bir bahane arasam, talebe beni yalanlayacak. Bir çırpıda hem sevgiliden, hem namustan oldum,” dedi ve adeta kendini kuleden atası geldi.
     Güneş doğarken etrafa bakıyordu, bir çoban görürse onunla hizmetçisini çağırtacaktı. Bu sırada talebe saklandığı yerden başını kaldırmıştı. “Günaydın güzelim!” dedi. “Bakire melekler daha gelmedi mi?”
     Bu sözler kadını yine ağlattı. Talebeye dönerek, “Sana geçirttiğim gecenin öcünü iyi aldın,” dedi. “Temmuz olmasına rağmen çıplak olduğum için neredeyse donacaktım. Yiğitliğine hitap ediyorum. İntikamı, bu kadarla bırak, elbiselerimi getir de buradan ineyim. Beni şerefimden etme, o gece senden esirgediğimi şimdi yapmaya hazırım. Kuvvetini zavallı bir kadına karşı kullanma. Bir güvercini yemek, bir kartal için şeref değildir!”
     Talebenin kalbi bu ricalarla yumuşadı, fakat öfkesi hâlâ geçmemişti. “Helena!” dedi. “O gece beni donmaktan korumak için bir yer göstermiş olsaydın, şimdi senin ricanı kabul etmek kolay olacaktı. Çıplak olmak şerefine dokunuyorsa, kollarında bunca gecelerini geçirdiğin sevgiline müracaat et. Elbiselerini o getirsin, o bulsun. Neden onu çağırmıyorsun? Sana yardım etmeyip de kime edecek? Çağır onu bakalım. Acaba aşkın seni kurtarabilecek mi? Şimdi artık bana göstereceğin fedakarlığa ihtiyacım yok. Gecelerini sevgiline sakla. Artık senin yalancı sözlerine kalbimde yer yok. Bana kendimi öğretmiş oldun. Alicenaplığımı sana tatbik edemem. Bu gibi insanlık dışı hareketlerin cezası, ölüm olmalıdır. Merhamet ancak merhamet gösterene tatbik edilir. Ben bir kartal değilim ama sen de güvercin değilsin, bir zehirli yılansın. Ben intikam alacak olsam, senin gibi yüz kişiyi öldürmem gerekirdi. Niye kendini oradan aşağı atmıyorsun? Atsan da boynun kırılsa, seni o ıstırap içinde görsem, bana büyük sevinç olur. Seni kuleye ben çıkardım. İnmesini kendin becer…”
     Kadın bu esnada gözyaşlarına boğuluyordu. Güneş yükseliyor, sıcak basıyordu. Talebeye dönerek, “Zavallı adam,” dedi. “Sana geçirttiğim gecenin öcü gençliğime ve gözyaşlarıma bağışlanamayacak kadar şiddetli mi? Öyle bile olsa, şunu düşün ki ben yeniden kendimi sana teslim ediyorum ve eline suçumu bana duyuracak vasıtaları veriyorum. Öfkeyi bırak, beni affet! Beni buradan indirirsen o vefasız sevgilimi bırakıp tamamen senin olmaya hazırım. Güzelliğime kıymet vermesen bile senin gibi bir gence yine güzel saatler yaşatabilirim. Öfken ne kadar şiddetli olsa da, beni böyle bir şerefsiz ölüme terk edemezsin. Hava ısınıyor, vücudum yanmaya başlıyor.”
     Talebe, “Şimdi,” dedi. “Bana güvenişin sevgiden değil, eski sevgilini kaybetmedendir. Benim elimde daha binlerce öç alma çaresi var. Onların her biri şimdikinden daha sert ve acı. Öyle ki anandan doğduğuna pişman olabilirsin. Artık senin aşkına ihtiyacım yok. Elinden geliyorsa eski sevgiline sadık kal.”
     Kadıncağız yine ağlamaya başladı, “Sende merhamet yok mu?” dedi. “Elbiselerimi getir giyineyim ve aşağı ineyim. Sevdiğin kızın hatırı için bunu yap!”
     Talebe gülmeye başladı; “Sevdiğin kızın hatırı için dersen ricanı reddedemem. Elbiselerin nerede?”
     Kadın yine ümide düştü. Elbiselerinin bulunduğu yeri söyledi. Talebe elbiseleri aramaya gitti ve bir arkadaşını gözcü bıraktı. Kendisi de güzel bir yemek yedi ve uyumaya yattı. Kadıncağız ümide düşmekle beraber, her yanı sızlamaya başlamıştı, elbiselerini bekliyordu. Öğle vakti olmuştu, güneş çıplak vücuduna öyle vuruyordu ki cildi kavruluyordu. Kımıldandıkça kuru derisi sızlıyor ve çatlıyordu. Başı, patlayacak gibi ağrıyordu. Sıcaktan vücudunu sinekler sarmıştı. Sinekler öyle yapışıyorlardı ki, sanki ok isabet etmiş gibi sızı veriyorlardı. Açlık ve susuzluk da başlamıştı. Etraftan bir geçen olsa imdat isteyecekti. Fakat görünürlerde kimse yoktu. Arno nehri, kulenin önünde sakin sakin akıyordu, bu da susuzluğunu büsbütün arttırıyordu. Vücudu kıpkırmızı kesilmişti.
     Saat 9’da talebe uykudan uyanıp, kulenin yanına geldi. Kadın onu görünce; “Riniyeri,” dedi. “Artık öcünü tamamen aldın. Ben seni gece soğuktan dondurmuştum, sen beni bu kulede sıcaktan yakıyor, açlık ve susuzluktan harap ediyorsun! Şuraya gel de, beni öldür! Bu ıstırap içinde yaşamaktansa ölümü temenni ederim. Bunu da yapmazsan, bari bir bardak su gönder de, ağzımı ıslatayım.”
     Kadının sesinin zayıflığı talebede biraz merhamet uyandırdı. “Rezil kadın,” dedi. “Ben ellerimle seni öldüremem, sen bana o gece ateş vermemiştin, ben de sana su vermem. Soğuktan meydana gelen yanıklarım köpek pisliği ile tedavi edilmişti, kaldı ki senin yanıkların mis gibi gül suyu ile tedavi edilecek.”
     Kadın; “Ah zavallı ben!” dedi. “Beni güneşte yakıyorsun; sineklere sokturuyorsun da bir bardak su vermiyorsun. İdam sehpasına giden katillere bile bir bardak şarap verilir. Madem bana yardım etmeyeceksin, ben de kendimi öldüreceğim.”
     Akşama doğru talebe cezayı kafi buldu, kadının evine gitti. Hizmetçiyi görerek: “Hanımın nerede?” dedi. Kız; “Bilmem,” dedi. “Dün akşam yatmaya gitmişti. Bu sabah odasında bulamadım. Acaba nerede olabilir?”
     Talebe; “Sen de hanımının yanında olmalıydın da cezanı çekmeliydin. Sana öyle bir ceza vereyim ki, bir daha bir erkeği aldatmaya kalkma!” dedi ve elbiseleri hizmetçiye verdi.
     Hizmetçi, hanımının öldürülmüş olduğunu sanarak korkuya düştü. Hemen kuleye koştu. Tesadüfen o gün bir köylünün iki domuzu kaçmıştı, köylü domuzlarını ararken kulenin yanına gelmişti. Kadının sesini duyarak; “Orada ağlayan kim?” diye bağırdı. Kadın köylünün sesini tanıdı ve “Git,” dedi. “Hizmetçime haber ver, buraya gelsin.”
     Köylü; “Oraya sizi kim çıkardı?” dedi. “Hizmetçiniz bütün gün sizi aradı, burada bulunacağınız kimin aklına gelirdi?”
     Ve sonra merdivene ip bağlamaya başladı. Bu sırada hizmetçi de gelmişti. Hanımını o halde görünce; “Hanımcığım, neredesiniz?” dedi. Kadın; “Çocuğum,” dedi. “Ağlayıp durma, elbiselerimi getir!”
     Hizmetçi köylünün hazırladığı merdivenden tırmanarak kuleye çıktı. Kulede hanımını çırılçıplak görünce dövünmeye başladı. Kadın; “Bağırma!” dedi. “Beni giydir.”
     Nihayet köylü, kadını omuzuna alarak kuleden indirdi. Fakat zavallı hizmetçi merdivenden düşerek ayağını kırdı. Köylü, hanımı çayırın üzerine yatırarak hizmetçiyi omuzuna aldı, onu da indirdi. Hizmetçisinin sakatlanması, hanımı çok üzdü. Öyle ağlıyordu ki, köylü bile ağlamaya başlamıştı. Hanımın ricası üzerine köylü, kardeşlerini ve karısını çağırdı; omuzlarında hanımla hizmetçiyi eve taşıdılar. Biraz tedavi ettikten sonra ertesi gün Floransa’ya götürdüler. Kadın başından geçenler için bir masal uydurdu. Hekimler bin bir müşkülatla iki kadını tedavi ettiler. Kadın o günden beri aşk oyunlarından elini çekti. Talebe, hizmetçinin bacağının kırıldığını duyarak intikamının tamam olduğuna kani oldu. Kadın bir talebe ile alay etmenin cezasını gereği gibi çekmişti.
     Onun için sevgili kadınlar! Erkeklerle, hele talebelerle alay etmekten sakının.

(Yazan: Giovanni Boccaccio – Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Yazar hakkında

Yorum Ekle