Kırk Bir Kızla Kırk Bir Bezirgan
Kırk Bir Kızla Kırk Bir Bezirgan

Kırk Bir Kızla Kırk Bir Bezirgan

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Bir zamanlar büyük bir ülke varmış. Bu ülkenin de bir padişahı varmış. Bu Padişah’ın hepsi birbirinden güzel, hepsi birbirinden akıllı tam kırk tane de kızı varmış. Bu kızların kendileri kadar güzel bir de Terzibaşıları varmış.
     Bu kızlar her gün kendi aralarında eğlenirlermiş. Akıllarına gelen her şeyi yaparlarmış. Fakat yaptıklarını babalarının duymasından da çok korkarlarmış. Bunun için hepsi toplanmış, düşünmeye başlamışlar: “Acaba nasıl etsek, ne etsek?” derken, sonunda babalarından kendileri için bir saray yaptırmasını istemeye karar vermişler. Bunun için de en büyük ablalarını babalarına göndermişler.
     Büyük ablaları babasının karşısına çıkmış:
– Babacığım, biz bu sarayda rahat edemiyoruz. Bize güzel bir saray yaptır da biz o sarayda oturalım, demiş.
     Babası;
– Peki, demiş.
     Kız, sevine sevine bunların yanına gelmiş, müjdeyi vermiş. Onlar orada sabaha kadar eğlenmişler.
     Aradan bir zaman geçmiş. Padişah’ın emriyle saray yapılmış, bitmiş. Padişah’ın kırk kızı bu saraya taşınmış. Padişah kızların başına da güzel ve akıllı olan Terzibaşı’nı koymuş. Terzibaşı da kendi kafalarında olduğu için kızlar, yeni saraylarında istedikleri gibi eğleniyorlarmış.
     Böyle eğlendikleri bir gün eğlenceye daldıkları sırada ışıkları sönmüş. Başka yakacak ateşleri de olmadığı için karanlıkta kalmışlar. Biraz karanlıkta oturmuşlar. Sonra kızlardan biri pencereden bakmış:
– Uzakta hafifçe yanan bir ışık gördüm. Oraya gidip ateş getirelim, demiş.
     Ama kızlardan hiç biri oraya kadar gitmek istememiş. Terzibaşı;
– Ben gider getiririm. Ama benimle iki kişi daha gelsin, demiş.
     Bunların üçü yola düşmüş. Epey yürüdükten sonra büyük bir eve ulaşmışlar. Bu ev, çok büyük bir evmiş. Büyük de bir kapısı varmış. Ev, “Kırk Bezirgân”ın eviymiş. Bunlar, sabah olunca işe gider, akşam olunca işten dönerlermiş. Bunların bir de aşçıları varmış. Aşçıyla beraber kırk bir kişiymişler.
     Kızlar kapıyı çalmışlar. Kapıyı, bezirganların aşçısı açmış. Adamdan biraz çıra ile ateş istemişler. Kızlar adamın verdiği çırayla ateşi aldıktan sonra adama bir oyun oynamak istemişler.
     Adama orada gördükleri büyük kapıyı göstermişler;
– Şu kapı ne kapısıdır, demişler. Adam başına gelecekleri bilmiyor ya;
– Orası pirinç ambarıdır. Niye sordunuz? demiş. Terzibaşı, kendini acındırmaya başlamış:
– Amca, sen iyi birine benziyorsun. Yetimlerim evde açlar… Biraz pirinç ver de onlara yemek yapayım, demiş.
     Adam, Terzibaşı’na inanmış, ambara girmiş. Kızlar adamın elinden pirinci çekip almışlar, adamı da ambara kitlemişler. Hemen oradan kaçmışlar.
     Akşam olmuş, bezirganlar eve dönmüşler. Ama aşçılarını görememişler. Her tarafı aramış taramışlar. Sonunda onu ambarda bulmuşlar. Aşçı olanları bezirganlara anlatmış. Hep beraber mutfağa yemek yemeğe gitmişler. Meğer adam ambarda kitli olduğu için yemeklere bakamamış, yemeklerin hepsi yanmış. Bezirganlar o gün aç kalmışlar.
     Ertesi gün, Padişah’ın kızlarının ışıkları yine sönmüş. Kızlar, yine Terzibaşı’nın gidip ışık getirmesini söylemişler. Terzibaşı bu sefer de yanına iki kız almış, gitmiş. Kapıyı vurmuşlar, karşılarına aşçı çıkmış. Kızlar adamdan ateş istemişler, adam yine ateş vermiş. Terzibaşı adamı yine oyuna getirmek istemiş. Büyükçe bir dolabı göstermiş. Aşçıya;
– Amca, bu dolap neyle doludur, diye sormuş.
     Adam kızları tanıyamadığı için, kendine bir oyun oynanacağı da aklına bile gelmemiş, hemen cevap vermiş.
– O dolaba tuz çuvalları koyarız.
     Terzibaşı öbür seferki gibi kendini acındırmaya başlamış:
– Amca, dün bir avuç pirinç almıştım. Bununla pilav pişirdim, yetimlerim tuzsuz diye yemediler. Bir avuç tuz verir misin, demiş.
     Adamın yüreği acımış, hemen dolaba girmiş. Tuz çuvallarından tuz çıkarmaya çalışırken kızlar dolabın kapaklarını üstüne kapatmış, kitlemişler.
     Akşam olmuş, bezirganlar gelmişler. Aşçılarını bu sefer de dolaba kilitlenmiş olarak bulmuşlar. O gün de yemekleri yanmış, aç kalmışlar.
     Bu iş, Bezirgânbaşı’nı iyice meraklandırmış. “Bu işin içinde bir iş var? Bu oyuna bir son vermeliyiz!” diye düşünmüş. Ertesi gün eve erken dönmüşler.
     O gün kızların ışıkları yine sönmüş. Terzibaşı, ışık getirmeye gitmeye razı olmamış. Kızlar çok ısrar etmişler. O zaman kızlara;
– Gidersek hep beraber gidelim! Siz giderseniz ben de giderim. Siz gitmezseniz, ben de gitmem, demiş.
     Kızlar bu teklifi kabul etmişler. Hep beraber yola çıkmışlar. Eve varıp kapıyı çalmışlar. Kapıyı yine aşçı açmış, onları içeriye almış. Kızların içeriye girmesiyle beraber o gün işten erken dönen bezirganlar da hep birden ortaya çıkmışlar. Her bezirgan bir kızı yakalamış, içeri almış, kapıları kapatmışlar. Kızlar neye uğradıklarını şaşırmışlar. Çaresiz, kızlar kendi aralarında eğlenmiş, bir iyice yorulmuşlar. Yatma zamanı gelmiş. Kızlara yetecek kadar oda ayrılmış. Kızlar da kendilerine ayrılan odalara çekilmişler. Terzibaşı, kızları toplamış, bezirganları odalarına kitlemiş, kaçmışlar.
     Kızlar saraylarına dönmüşler. Ama mücevherlerini bezirganların evinde unuttuklarını anlamışlar. “Bunu babamız duyarsa?” diye de çok korkmuşlar. Sonra toplanmış; mücevherlerini nasıl geri alacaklarını düşünmüşler. Fakat bir çare bulamamışlar.
     Bu arada, Bezirgânbaşı hastalanmış. Bunu duyan Terzibaşı olan kız, hemen hekim kılığına girmiş; bezirganların evinin etrafında dolaşmaya başlamış. Bir yandan da;

– Hekimim! Hekimim! Kimse bilmez ben kimim! diye bağırıyormuş.

     Bunu duyan bezirganlar yalancı doktoru hemen eve almışlar. Kız, Bezirgânbaşı’nı muayene etmiş. Yanındakilere;

– Odadan dışarı çıkın! Dışarıda bekleyin, demiş.

     Onlar odadan çıkınca kız, Bezirgânbaşı’nı bayıltmış. Yanında getirdiği usturayla saçını tıraş etmiş, mürekkeple her tarafını boyamış. Yanında getirdiği dev aynasını da ayak ucuna dikmiş. Mücevherleri almış, odadan çıkmış.

     Kapıda bekleyen bezirganlara;

– Birkaç saat odaya girmeyin, diye tembih etmiş. Sonra da evden çıkmış, gitmiş.

     Bir zaman sonra, Bezirgânbaşı kendine gelmiş. Kafasını yorganın altından çıkarmış. Ama karşısındaki dev aynasında kendini görünce çok korkmuş. Hemen kafasını yorganın altına geri sokmuş. Biraz sonra da bezirganlar içeri girmişler. Bezirgânbaşı’nın ayılıp ayılmadığını görmek için yorganı kaldırmışlar ki, bir de ne görsünler? Adam çirkin bir arap gibi…

     Bezirgânbaşı, bezirganları görünce;

– Biraz önce karşımda bir Arap vardı, diye bağırmış.

     Bezirganlar, adamın suratını görünce çok şaşırmışlar. Hemen vaziyeti anlamışlar. Olanı biteni Bezirgânbaşı’na anlatmışlar.

     Bunun üstüne Bezirgânbaşı;

– Kız, eğer senin üç avuç kanını içmezsem, bana bu dünyada rahat yok! Sen Terzibaşı’ysan ben de Bezirgânbaşı’yım, demiş.

     Bezirgânbaşı, birkaç gün sonra Padişah’a dünür göndermiş; Terzibaşı’nı istetmiş. Padişah razı olmuş. Kırk gün kırk gece düğünden sonra evlenmişler. Terzibaşı, Bezirgânbaşı’nm kendini öldüreceğini bildiği için, daha önce kendinin bir kuklasını dikmiş. Sonra da şekerciye gitmiş, bu kuklanın içine kırmızı koyu bir şerbet doldurtmuş. Bu kuklaya gelinliğini giydirmiş, bir güzel de süslemiş, dolabın önüne de dikivermiş. Kuklanın başına bir ip bağlamış. Bu ipi de eline almış. Kendi de dolaba girmiş saklanmış.

     Bezirgânbaşı, odaya girmiş. Ama kızı öldürmeye de yemin etmiş. Gelinin dolaba dayanmış öylece durduğunu görmüş. Adam seccadeyi sermiş, iki rekat namaz kılmış. Sonra kızın karşısına geçmiş. O güveyi kızın şimdiye kadar yaptıklarını bir bir saymış. Bu arada kız arkadan elindeki ipi çektikçe kuklanın kafası “Evet!” der gibi inip kalkıyormuş.

     Adam, söyleyeceklerini söylemiş. Sonra da kuşağından bir bıçak çıkarmış, kuklanın karnına saplamış. Saplar saplamaz da şerbet akmaya başlamış. Adam şerbeti kan sanarak üç avuç içmiş.

     Kan yerine şerbet içtiği için birden pişman olmuş:

– Kanın böyle tatlıydı, kim bilir sen nasıldın? demiş.

     Üzüntüsünden elindeki bıçağı kendine saplamak istemiş. Kız o sırada dolaptan çıkmış, Bezirgânbaşı’nı bileğinden yakalamış. Bezirgânbaşı, kızı karşısında görünce elindeki bıçağı bırakmış. Kızı affetmiş. Sonra da birbirlerine sarılmışlar.

     Böylece onlar muratlarına ermiş, sizler de erin.

 

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir