Ve Otuz Altıncı Gece Olunca

V

     Şehrazat, yeniden öyküsünü ele almış:
     Ey bahtıgüzel Şahım, işittim ki, Halife Ali-Nur’a “Ben Basra Sultanı Muhammet İbni Süleyman-üz-Zeyni’ye bizzat götüreceğin bir mektup yazacağım; o bunu okuyunca, mutlu sonuçlara ulaşacaksın!” deyince; Ali-Nur ona, “Ama bu dünyada balıkçıların hükümdarlara özgürce mektup yazmaları görülmüş şey midir?” diye sormuş. Halife de ona. “Ey Ali-Nur efendim, doğru söyledin! Ama böyle davranmama izin veren nedeni sana hemen açıklayacağım: “Bil ki, daha henüz çocukken, bu Muhammet İbni Süleyman-üz-Zeyni ile aynı okulda, aynı hocadan okuyup yazma öğrendim. Hatta ben ondan daha ileride idim, hüsnü hatta elime su dökemezdi. Ve de şiir dizelerini olduğu kadar kutsal kitabın ayetlerini de ondan kolay ezberlerdim. İkimiz çok iyi dosttuk. Ama, daha sonra Allah, bahttan yana onu gözetti; onu hükümdar yaparken, beni basit bir balıkçı yaptı. Ancak o, Tanrı’nın nezdinde kibirli olmanın geçerli bulunmadığını bilerek benimle ilişkilerini sürdürdü ve ben, ondan bir şey isteyip de hemen yerine getirmediğini hiç görmedim; hatta her gün bin dilekte bulunsam, hiç kuşkusuz hemen hepsini yerine getirir!” diye yanıt vermiş. Ali-Nur bu sözleri işitince, “öyleyse söylediklerini bir yaz da göreyim!” demiş.
     Bunun üzerine Halife yere oturmuş; bir ayağını ötekinin üzerine atmış ve bir hokka ile bir kalem ve kağıt almış; kağıdı sol avucunun içine, kalemi sağ eline alıp şu mektubu yazmış:
     Esirgeyen, sonsuz merhametiyle bağışlayan Allah’ın adıyla!
     Ve dahi bu mektup Harun Reşit İbni Mehdi El-Abbasi tarafından Muhammet İbni Süleyman-üz-Zeyni’ye yollanmıştır.
     Sana lütuflarımın seni kucakladığını ve bu sayede saltanatımın hüküm sürdüğü ülkelerden birinde temsilcim olarak bulunduğunu hatırlatırım!
     Ve şimdi, sana kendi elimle yazdığım bu mektubu getirenin vaktiyle senin vezirin olmuş, şimdi yüce Tanrı’nın rahmetine kavuşmuş Fazleddin İbni Hakan’ın oğlu Ali-Nur olduğunu bildiririm. Yazdıklarımı okuduğun andan itibaren tahtından hemen ayrılacak ve saltanatı senin yerine hükmedecek olan Ali-Nur’a terk edeceksin! Çünkü, vaktiyle sana verdiğim kudreti, şimdi ona bağışlıyorum! İrademi yerine getirmeyi erteleme sakın! Tanrı’nın barışı senin üzerine olsun!
     Mühürleyerek ona vermiş. Ali-Nur da mektubu almış ve önce dudaklarına, sonra alnına götürerek onu sarığına sokmuş ve o anda, terk edilerek gözyaşlarına boğulmuş olan Enis-üc-Celis keder içindeyken, Basra’ya gitmek için gemiye binmek üzere oradan ayrılmış.
     İşte o an için Ali-Nur’un durumu böyleymiş. Halife’ye gelince, onunki de şöyle:
     O dakikaya kadar hiç sesini çıkarmayan Şeyh İbrahim, olup biteni görünce, daima balıkçı Kerim yerine koyduğu Halife’ye doğru dönmüş ve “Ey balıkçıların en sefili! Bize ancak on mangır edecek birkaç balık getirdin ve üç altın dinarı cebine atmakla yetinmeyip şimdi de genç esireyi kendine almak istiyorsun! Sefil! Şimdi hiç durmadan aldığın altının en az yarısını bana vereceksin! Esireye gelince, onu da bölüşeceğiz. İlkin ben onunla iş tutacağım; sonra da sen!” demiş.
     Bu sözleri duyunca, Halife kıvrak bir hareketle pencerelerden birine yaklaşmış ve Şeyh İbrahim’e müthiş bir bakış fırlattıktan sonra, ellerini birbirine çırpmış. Zaten bu işareti beklemekte olan Cafer ile Mesrur koşarak salona gelmişler ve Halife’nin bir işareti üzerine Mesrur, Şeyh İbrahim’in üzerine atılıp onu kımıldamaz hale getirmiş. Cafer’e gelince, hizmetçilerinden biriyle acele getirttiği şahane bir giysi elinde olduğu halde Halife’ye yaklaşmış ve balıkçının paçavralarını sırtından alarak tezhipli ipek urbayı ona sunmuş.
     Bunu görünce, Şeyh İbrahim, Halife’yi tanıyarak dehşete düşmüş, utancından parmak uçlarını kemirmeye başlamış; ama hâlâ bunun gerçek olduğuna inanmakta kararsızlık geçiriyor ve kendi kendine, “Bu bir rüya mı, yoksa gerçek mi?” diyerek söylenip duruyormuş. Bunu gören Halife her zamanki sesiyle, ona, “Pekâlâ Şeyh İbrahim! İçine düştüğün bu hal nedir senin?” diye sormuş.
     Şeyh İbrahim de, bu sözleri duyunca bütünüyle sarhoşluktan kurtulup kendine gelmiş ve uzun sakallarıyla Halife’nin ayaklarına kapanmış ve şu iki dizeyi okumuş:
     Ey tüm yaratıklar üstünde önceliği olan sen, hatamı affeyle! Kölesini bağışlamak efendisine düşer! İtiraf ederim ki, beni buna çılgınlık itti. Hoşgörüyle bağışlamak da senin şanına yakışır.
     Bunun üzerine Halife, Şeyh İbrahim’e, “Seni bağışladım!” demiş. Sonra utangaç Enis-üc-Celis’e dönerek, ona, “Ey Enis-üc-Celis! Şimdi kim olduğumu anladığına göre, seni saraya götüreyim!” demiş. Sonra hepsi birden Harikalar Sarayı’nı terk etmişler.
     Enis-üc-Celis saraya ulaşınca, Halife ona tek başına oturabileceği bir daire ayırtmış; emrine hizmetçiler, köleler vermiş. Sonra onu görmeye gitmiş ve ona, “Ey Enis-üc-Celis! Şimdilik benimsin! Bir yandan seni arzuladığım, öte yandan da Ali-Nur tarafından cömertçe bana bırakılmış olduğun için! Ben de bu bağışı dengelemek için Ali-Nur’u Basra’ya sultan yaptım. Ve, Allah isterse, ona görkemli bir hilat yollayacağım; bunu ona sen götüreceksin ve onunla birlikte saltanat süreceksin!” demiş. Sonra Halife, Enis-üc-Celis’i kollarına almış ve o geceyi sevişerek geçirmişler. İşte ikisinin başına gelenler bunlarmış!
     Ali-Nur’un başına gelenler şöyle imiş: Ali-Nur  İbni Hakan, Tanrı’nın lütfuyla, Basra kentine ulaşınca, doğru Sultan Muhammet İbni Süleyman-üz-Zeyni’nin sarayına gitmiş, huzuruna çıkmak için büyük bir haykırış koparmış. Sultan bu haykırışı duyunca kimin kopardığını öğrenmiş ve ilgilinin huzuruna getirilmesini emretmiş. Ali-Nur da Sultan’ın huzuruna çıkmış; sarığından Halife’nin mektubunu çıkarıp kendisine sunmuş. Sultan mektubu açınca Halife’nin yazısını tanımış. Hemen ayağa kalkıp içeriğini dikkatle okumuş ve okumasını bitirince, mektubu üç kez dudaklarına ve alnına götürmüş ve “İşitip Yüce Tanrı’ya ve Emir-ül-Müminin Halife’ye itaat ettim!” demiş ve tahttan feragat ederek Halife’nin emrini yerine getirmek kararında olduğunu onlara açıklamak üzere hemen kentin dört kadısını ve belli başlı Emirlerini huzuruna getirtmiş.
     Fakat tam bu sırada, Ali-Nur’un ve babası Fazteddin İbni Hakan’ın eski düşmanı Sadrazam El-Muin İbni Savi içeri girmiş. Bunu gören Sultan, Emir-ül-Müminin’in mektubunu ona vermiş ve “Oku!” diye emretmiş. Vezir Savi mektubu almış, okumuş, yeniden okumuş ve büyük bir üzüntüye kapılmış; ama birdenbire ve ustaca bir manevrayla, Halife’nin siyah renkli mührünü taşıyan alt kısmını yırtmış ve ağzına sokup çiğnemiş, sonra da uzağa fırlatmış. Bunu gören Sultan büyük bir hiddete kapılarak, “Allah belanı versin! Ey Sâvi! Böylesi bir davranışta bulunmak için hangi şeytan seni dürttü?” diye haykırmış. Savi de, “Ey şahım, şunu bilin ki, bu kopuk, ne Halife’yi ne de veziri Cafer’i asla görmüş değil! Bu açıkça bir sahtekârlıktır; oğlan da içini kötülük kemiren bir sahtekârdır! Kötülük ve hile sarmış ruhunu! Herhalde bir yerlerden tesadüfen, üzerinde Halife’nin el yazısı bulunan bir kağıt bulmuş; yazıyı taklit etmiş ve sahtekârlık yapmış; dolayısıyla istediklerini bu yoldan kağıda geçirmiş olacak! Böyle olunca Sultan’ım! Nasıl olur da tahttan feragat edersin? Eğer mektubu Halife yollasaydı, bunu saray katiplerine yazdırmaz mıydı? Ve bu adamı buraya Halife gönderseydi, yanına bir mabeyinci ya da bir vezir katmaz mıydı? Oysa, bu kişinin buraya yapayalnız geldiğini biliyoruz!” demiş.
     Bunu duyan Sultan, “Peki, bu durumda nasıl davranalım, ey Savi?” diye sormuş; o da “Ey Sultan’ım, sen bu adamı bana teslim et! Ben işin gerçeğinin ne olduğunu anlarım! Olayların gerçek yönünü öğrenecek bir mabeyinci ile onu Bağdat’a gönderirim. Eğer anlattıkları doğruysa, bu genç adam, bu kez bize Halife’nin mührüyle donanmış bir ferman getirir. Ama doğru değilse, bu genç adamı mabeyinci geri getirir; ben de ondan şaşalı bir tarzda intikam alır ve geçmişte de, bugün de işlediği suçların cezasını veririm!” demiş.
     Vezir Savi’nin bu sözleri üzerine Sultan, sonunda Ali-Nur’un gerçekten suçlu olduğuna inanmış; artık sabır göstermeksizin müthiş bir şekilde hiddetlenmiş ve muhafızlarına “Yakalayın onu!” diye emir vermiş. Muhafizlar da Ali-Nur’u yakalamış ve onu yere yıkarak bayıltıncaya kadar dövmüşler. Sonra Sultan Ali-Nur’un ellerini ve ayaklarını zincirlemeleri için emirler vermiş; sonra zindancıbaşını çağırtmış; o da Sultan’ın huzuruna gelmekte gecikmemiş.
     Bu zindancının adı Kutait imiş. Vezir onu görünce, kendisine “Ey Kutait! Efendimiz Sultan’ın emriyle, şu gördüğün adamı alacak, zindanın en derin çukurlarından birine atacaksın! Ve gece gündüz işkence edeceksin!” demiş. Kutait, “İşittim ve itaat ettim!” demiş ve Ali-Nur’u zindana götürmüş.
     Kutait, Ali-Nur ile zindana girince, kapıyı kapatıp hemen dikkatle yerleri süpürtmüş ve kapının ardına koydurttuğu bir kereveti temizletmiş; bu kerevetin üzerini halıyla örtüp onun üzerine de bir minder koydurmuş. Sonra Ali-Nur’a yaklaşmış, bağlarını çözmüş ve kerevete çıkıp dinlenmesini kendisinden rica etmiş ve ona, “Ey efendim, ben birçok kez baban, rahmetli vezirin nimetlerinden yararlandığımı hiç unutmam! Bundan dolayı asla korkuya kapılma!” demiş. Ve hemen Ali-Nur’a saygı ve iyilikle davranmaya koyulmuş, elinden geleni ardına bırakmamış. Öte yandan vezire her gün rapor göndererek Ali-Nur’un en müthiş cezalara çarptırıldığını bildirmiş. Bu böylece kırk gün sürmüş.
     Kırk birinci gün, saraya Sultan için Halife tarafından yollanan görkemli bir armağanın geldiği görülmüş. Ve Sultan bu armağanın zenginliğine şaşakalmış; ancak, Halife’nin bunu göndermesinin nedenini asla anlayamadığından Emirlerini toplamış ve onlara görüşlerini sormuş. İçlerinden kimileri bu armağanı, Halife’nin yeni Sultan’ı kutlamak için göndermiş olabileceği fikrini ileri sürmüşler. Bunu duyan vezir Savi hemen ileri atılıp, “Ey Şahım! Bu Ali-Nur’dan kurtulmanın iyi olacağını size söylememiş miydim?” diye haykırmış. Bunun üzerine, Sultan da, “Vallahi! Sen şimdi bana tam da bu kişiyi hatırlattın! Hemen git onu bul ve acımadan başını vurdur!” diye haykırmış. Savi de, “İşittik ve itaat ettik!” diye yanıt vermiş. “Ancak onun cezasını tellallara “Ali-Nur İbni Hakan’ın idamını görmek isteyenler sarayın önüne gelsin!” diye bağırtarak daha önce tüm kente duyurmak isterdim. Böylece bütün kent halkı gelip idamın infaz edildiğini görür; ben de öcümü almış olurum; gönlüm ferahlar, öfkem yatışır!” demiş. Sultan da ona, “Sana ne uygun görünüyorsa onu yapabilirsin!” diye yanıt vermiş.
     Bunun üzerine Vezir İbni Savi çok memnun olmuş ve valinin yanına koşarak gitmiş ve ona kentin her yanında Ali-Nur’un idam edileceği yerin ve saatin ayrıntılarıyla tellallarla ilan edilmesini emretmiş. Ve bu emir hemen yerine getirilmiş. Ve de, tellalları işitenler, kentin tüm halkı, üzüntüye kapılıp mateme bürünmüş ve okullardaki küçük çocuklardan çarşılardaki dükkan sahiplerine kadar hepsi ağlamaya başlamış; sonra kimileri Ali-Nur’un geçişini görmek ve öldürülüşünün acıklı temaşasında bulunmak için birer uygun yer tutmak üzere koşuşmaya başlamışlar; kimileri de çıkışından başlayarak Ali-Nur’a kortej oluşturmak üzere, hapishanenin kapısında toplanmışlar.
     Vezir İbni-Savi’ye gelince, muhafızlarından onunu yanına alarak, neşe dolu, acele hapishaneye koşmuş; kapının açılmasını ve içeriye alınmasını emretmiş. Bunun üzerine zindancı Kutait, onu buraya getiren nedeni bilmez görünerek, ona, “Ey vezirimiz efendimiz, ne dilersiniz?” diye sormuş. Vezir de, “O ahlaksız kopuğu hemen huzuruma getirin!” demiş. Zindancı, “Şimdi o, yediği dayaklardan ve uğradığı işkencelerden dolayı çok kötü bir durumda bulunuyor. Böyle de olsa, emrin hemen yerine getirilecektir!” demiş. Ve zindancı oradan uzaklaşarak Ali-Nur’un bulunduğu yere doğru yönelmiş ve onun yavaşça şu dizeleri okuduğunu duymuş:
     Ne yazık ki beni felaketlerden kurtaracak kimse yok! Ağrılarımsa yoğunlaşıp çoğalıyor; çareleri de gittikçe daha nadir ve daha pahalı oluyor! Acımasız yokluk, kanımın en temiz bölümünü tüketti ve yaşantımın son soluğunu aldı götürdü! Talih de dostlarımı, en kıyıcı düşmanlarım yaptı! Ey beni gören tüm kişiler! İçinizde bana acıyacak, uzayıp giden sefaletimi düşünecek ve çağrıma yanıt verecek kimse yok mu?
     Bütün dehşetine karşın ölüm şimdi bana, tüm aldatıcı umutları terk ettiğim bu yaşamdan daha tatlı geliyor! Tanrım! Ey iyi haber getirenlere yol gösteren Varlık! Teselli sağlayanların efendisi! Ey Cömertlik Denizi! İşte sana üzgün bir ruhun tüm yaralarıyla yalvarıyorum! Beni bu felaketlerden ve bunların tehlikelerinden kurtar! Kusurlarımı ve günahlarımı bağışla! Hatalarımı ve yanılgılarımı affet!
     Ali-Nur sızlanmalarını bitirince Kutait ona yaklaşmış ve meseleyi çabucak açıklamış ve kendisine özel olarak gizlice verdiği giysileri sırtından çıkarmasına ve aşağılık mahkûmların giydiği gibi paçavra halindeki eski bir urbayı onun yerine sırtına geçirmesine yardım etmiş, sonra da onu, öfkeden tepinerek bekleyen vezir Savi’nin huzuruna götürmüş. Ali-Nur da onu görmüş ve babasının bu eski düşmanının kendisi hakkında da nasıl bir düşmanlık duyduğunu anlamış. Yine de ona, “İşte geldim ey Savi! Tüm inancınla bağlandığın talihin hep senden yana mı olacağını sanıyorsun? Şairin şu sözlerini anlamazdan mı geliyorsun?”
     “Kudreti elinde tutup hükmedenler bundan yararlanıp yetkilerini aşarak Adaleti yaralar! Bilmezler ki verdikleri hüküm, yakında boşa çıkar ve hiçlikte erir!”
     Ve Ali-Nur, “Ey vezir, şunu iyi bil ki, sadece Allah kudret sahibidir ve Tek Gerçekleştiricidir!” diye eklemiş. Bunu duyunca vezir, ona, “Ey Ali, bütün bu söylediklerinle beni korkutacağını mı sanıyorsun? Oysa, bil ki, ben senin boynunu, sana ve Basra’nın bütün halkının karşı çıkmasına rağmen, koparacağım. Senin tarzına uyarak, ben de şairin şu sözlerine uygun davranacağım:
     “Bırak zaman keyfince hareket etsin! Sen bildiğince Adalet dağıtarak doyum sağla!”
     Hele bir başka şairin şu dizeleri ne kadar da hayranlık vericidir:
     “Düşmanının ölümünden sonra yaşayan kişi, istenen maksada ulaşmış sayılmaz mı?”
     Bunun üzerine, vezir birdenbire muhafızlarına, Ali-Nur’u yakalayıp bir katırın sırtına atmalarını emretmiş. Ama muhafızlar Ali-Nur’u görmek için toplanan ve ona, “Emret! Hemencecik bu adamı taşa tutup parça parça edelim! Canımız bu uğurda feda olsun!” diye haykıran halkı düşünerek tereddüt etmişler.
     Fakat Ali-Nur, “Oh, hayır! Bunu sakın yapmayın! Yo, hayır! Şairin şu sözlerini hiç işitmediniz mi?”
     “Her insanın yeryüzünde payidar olacağı belli bir zamanı vardır! Bu süre geçince ölümü mukadderdir! Hatta arslanlar ormanlarında beni parçalamak için sürükleseydiler bile, zamanın dolmadığını hissettikçe, hiç korkmazdım!”
     Bunun üzerine muhafızlar, Ali-Nur’u yakalayıp onu bir katırın sırtına yüklemişler ve sarayın önüne, Sultan’ın penceresinin altına gelinceye kadar bütün kenti dolaştırmaya başlamışlar. Bu arada da, boyuna, “Yazıda sahtekârlık yapanı bekleyen ceza işte budur!” diyerek haykırıyorlarmış. Sonra da Ali-Nur’u siyaset meydanında celladın döktüğü kanın kokuştuğu yere getirmişler. Ve elinde baltasıyla cellat, Ali-Nur’a doğru ilerleyip, ona, “Ben senin itaatkâr kölenim! Eğer bir şey yapılmasını istiyorsan söyle yapayım! Sadece emretmen yeter! Bir şey yemek ya da içmek istiyorsan, emret hemen getireyim! Çünkü, yaşayacak çok zamanın kalmadı! Sultanın başı pencerede belirir belirmez, hüküm yerine getirilecek!” demiş.
     Bunun üzerine Ali-Nur, sağına soluna bakmış ve şu dizeleri okumuş:
     Lütfen bana yanıt verin! İçinizde bana yardım edecek insaflı bir dost yok mu? Yaşamım sona erdi, bahtım tükendi! Beni kurtaracak ve bu hayırlı davranışıyla ödüllendirilmeye layık olacak, sefaletime bir bakış fırlatıp, kederimi görecek ve çektiğim cezanın acılarını hafifletmek için bir yudum su verecek kimse yok mu?
     Bunu duyan oradaki herkes hıçkırmaya başlamış ve cellat hemen bir su testisi alarak Ali-Nur’a sunmuş. Ama hemen Vezir İbni Savi yerinden fırlayarak testiyi kırmış ve öfkeyle cellada, “Boynunu koparmak için ne bekliyorsun?” diye haykırmış. Bunun üzerine cellat bir sargı alarak Ali-Nur’un gözlerini bağlamış.
     Bunu gören halk vezire karşı ayaklanmış ve ona küfretmeye, her türlü kötü söz söylemeye başlamış. Koparılan gürültü doruğuna ulaşmış ve kıpırdamalar ve haykırışlar tarif edilemez hale gelmiş ve birdenbire, bu kargaşa süre giderken, bir toz bulutu yükselmiş; havada ve boşlukta yankılanan, karmakarışık sesler gelmiş. Bu gürültü patırtıyı duyup ve bu toz dumanını görünce Sultan dikkat kesilmiş; sarayının penceresinden bakarak yöresindekilere, bunun ne olduğunu gidip anlamalarını emretmiş. Ama Vezir Savi, “Şimdi bunun sırası değil! Her şeyden önce şu adamın kafasının kesilmesi gerek!” diye yanıt vermiş; ama Sultan “Sen sus, ey Savi! Ve bırak neyin ne olduğunu görelim!” demiş.
     Oysa, bu toz, Halife’nin sadrazamı Cafer’in ve maiyetindeki süvarilerin atlarının yerden kaldırdığı tozmuş. Ve bu ani gelişlerinin nedeni şöyleymiş:
     Halife, Enis-üc-Celis’in kollarında geçirdiği geceden sonra, onu bir daha aramaksızın otuz gün geçmiş; Ali-Nur İbni Hakan’ın anlattığı tüm öyküyü de unutmuş ve ona bunu hatırlatacak kimse de olmamış. Fakat, Halife gecelerden bir gece, Enis-üc-Celis’e ayrılmış dairenin önünden geçerken ağlama sesleri işitmiş ve tatlı ve ince bir sesin hafifçe, şairin şu dizelerini okuduğunu duymuş:
     “Ey Mutluluk! Sen uzağımda da, yakınımda da olsan, gölgen beni hiç terk etmedi. Ve dilim, sevinçle, senin adını anmayı zevk edindi, ey tatlı varlık!”
     Ve bu şarkıdan sonra, hıçkırıklar iki kat yoğunluk kazanınca, Halife kapıyı açıp bu özel daireye girmiş; ve görmüş ki, ağlayan Enis-üc-Celis imiş. Enis-üc-Celis, Halife’yi görünce, ayaklarına atılarak üç kez öpmüş; sonra şu iki dizeyi okumuş:
     Ey ırkının, neslinin ünlü hükümdarı! Meyveleriyle zengin dalların eğildiği, ey ünlü bir kanın tatlı ürünü! İzin ver de iyiliğinin ve eşsiz cömertliğinin eseri olarak verdiğin sözü sana hatırlatayım! Ah! Onu unuttun mu yoksa?
     Ama Halife hâlâ Enis-üc-Celis’i ve Ali-Nur’u hatırlayamamış ve ona, “Sen kimsin ey genç kız?” diye sormuş. O da “Ben, Ali-Nur İbni Hakan’ın sana armağan ettiği cariyeyim. Ve şimdi sana yaraşır bir onurla cariyeni onun yanına göndermek için ettiğin vaadi yerine getirmeni diliyorum. İşte otuz gündür bir saat bile uykunun nimetini tatmaksızın, burada beklemekteyim,” diye yanıt vermiş.
     Bu sözleri duyunca, Halife acele olarak Cafer-ül-Barmaki’yi çağırtmış ve ona “Otuz gün oluyor ki, Ali-Nur İbni Hakan’dan haber alamadım. Ve de Basra Sultanı’nın onu öldürtmesinden endişe ediyorum. Ama, kendi başıma ve cedlerimin mezarları üzerine yemin ediyorum ki, bu gencin başına bir felaket gelmişse, neden olanı, dünyada en çok sevdiğim kişi de olsa, öldürteceğim! Bundan dolayı, Cafer, hemen şimdi senin Basra’ya doğru yola koyulmanı ve Sultan Muhammed İbni Süleyman-üz-Zeyni’ye ve onun Ali-Nur İbni Hakan’a karşı nasıl davranmış olduğuna dair haberler getirerek geri dönmeni istiyorum!” demiş. Cafer de hemen yola koyulmuş.
     Cafer, Basra’ya gelip bütün bu gürültü ve patırtıyı ve haykıran kalabalığı görünce, “Bu kargaşalık da nedir?” diye sormuş. Ve hemen halkın içinden bin ağız birden ona yanıt vererek Ali-Nur İbni Hakan’ın başına gelenlerin hepsini anlatmış. Cafer onların bu sözlerini işitince, saraya ulaşmak için büsbütün acele etmiş ve Sultan’ın huzuruna çıkarak ona selam vermiş ve oraya gelmesinin nedenini açıklamış ve de ona, “Ali-Nur’un başına bir felaket gelmişse neden olanların öldürülmesi ve işlenen suçun hesabının senden sorulması hakkında emir aldım. Ey Sultan! Ali-Nur şimdi nerede?” demiş.
     Bunun üzerine, Sultan muhafızlar gönderip siyaset meydanından Ali-Nur’u bulup getirmelerini emretmiş. Ali-Nur daha içeri girer girmez Cafer ayağa kalkmış ve muhafızlara, Sultan’ı ve El-Muin İbni Savi’yi tutuklamalarını emretmiş ve Ali-Nur’u veziri ile birlikte hapsettirdiği Muhammet-üz-Zeyni’nin yerine tahta oturtmuş.
     Sonra Cafer, düzenlenen şenlikler dolayısıyla Basra’da üç gün daha kalmış. Ama, dördüncü gün, Ali-Nur, Cafer’e yönelip ona, “Gerçekten, Emir-ül-Müminin’i yeniden görmeyi candan arzuluyorum!” demiş. Cafer de onun bu arzusunu yerinde görerek, “Sabah namazımızı kılalım, sonra hemen Bağdat’a doğru yola çıkarız!” demiş. Sultan da, “İşittik ve itaat ettik! yanıtını vermiş.
     Sabah namazını kılmışlar ve ikisi birden muhafız ve süvarilerin eşliğinde ve beraberlerinde eski sultan Muhammet-üz-Zeyni ve Vezir Savi olduğu halde, Bağdat yolunu tutmuşlar. Ve tüm yol boyunca Vezir Savi düşünecek ve pişmanlıkla yumruklarını ısıracak vakit bulmuş.
     Böylece yolculuğu sürdürmüşler. Ali-Nur da, barış kenti Bağdat’a ulaşıncaya kadar Vezir Cafer’in yanıbaşında at sürmüş. Hep birlikte Halife’nin huzuruna çıkmak için acele etmişler; Cafer, Ali-Nur’un öyküsünü Halife’ye anlatmış. Bunun üzerine Halife, Ali-Nur’u yanına çağırmış ve ona, “Al şu kılıcı ve kendi elinle düşmanın, şu sefil İbni Savi’nin başını kes!” demiş. Ali-Nur da kılıcı alıp İbni-Savi’ye yaklaşmış. Fakat Savi, ona bakarak, “Ey Ali-Nur! Ben kendi doğam icabı seninle çatıştım; ona boyun eğmek zorunda kaldım. Ama sen şimdi kendi doğana göre hareket et!” demiş. Bunu duyan Ali-Nur, elindeki kılıcı firlatmış, Halife’ye bakıp ona, “Ey Emir-ül-Müminin! Benim silahımı elimden aldı!” demiş ve şairin şu dizelerini okumuş:
     Düşmanımı gördüm, onu nasıl yeneceğimi anladım. Ama, saf insan, iyilik sözleriyle her zaman yenik düşer.
     Fakat Halife, “Peki! Sen onu bize bırak!” demiş ve Mesrur’a, “Ey Mesrur! Kalk, şu sefilin başını kes!” emrini vermiş. Mesrur da kılıcını kaldırıp bir vuruşta Vezir El-Muin İbni Savi’nin kellesini uçurmuş. Bunun üzerine Halife, Ali-Nur’a dönmüş ve ona, “Şimdi benden ne dilersen dileyebilirsin! Mükâfatı sen tayin et!” demiş. Ali-Nur ona, “Ey efendim, ben saltanat istemiyorum. Basra tahtında da hiç gözüm yok! Halife hazretlerinin yanında ömrümün sonuna kadar yaşasam, benim için bundan büyük mutluluk olamaz!” diye yanıt vermiş. Halife de ona, “Ey Ali-Nur, bu teklifini tüm dost yüreğimle ve gerekli saygıyla kabul ediyorum!” diye yanıt vermiş.
     Sonra Enis-üc-Celis’in getirtilmesini rica etmiş ve onu Ali-Nur’a iade ederek kendilerine birçok mal ve zenginlikler bağışlamış; ayrıca Bağdat’ın en güzel saraylarından birini onlara tahsis ettiği gibi, geçimleri için de yüksek maaş bağlamış ve de Ali-Nur İbni Hakan’ın yakını ve nedimi olmasını istemiş ve en sonra da bundan böyle vezirlerini seçerken daha dikkatli olması kaydıyla affettiği Muhammet-üz-Zeyni’nin Basra sultanlığında yeniden görev almasını uygun görerek Devleti ile bütünleşmesini sağlamış. Ve hepsi, ölüm gelip kapılarını çalıncaya kadar, neşe içinde yaşamış.

     “Fakat” diye güzel konuşmasını sürdürmüş Şehrazat, “Ey Şah, ne kadar hoş olsa da, Ali-Nur ile Enis-üc-Celis’in bu öyküsünün Ganem Bin Eyüp’ün ve kız kardeşi Fitne’nin öyküsünden daha harika ve şaşırtıcı olduğunu düşünme!” Şah da, “Bu öyküyü daha önce hiç duymamıştım” demiş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz