Padişahın Yedi Oğlu

P

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir padişahın yedi oğlu varmış. Padişah, zevk sefa içinde olduğu için oğullarını unutmuş. Bu oğlanlar büyümüş, evlenme çağına gelmiş. Oğlanların en küçüğü yirmi beş yaşındaymış. Bir gün oğulların yedisi de toplanmış.
     Büyük oğlan;
– Kardeşlerim, bizler evlenip murat alamadık. Babamız bizi unuttu. Bari yaşı geçmeyenleri evlendirmesini babamızdan isteyelim, demiş.
     Fakat doğrudan babalarına çıkmak ayıp olduğu için bu isteklerini nasıl anlatacaklarını düşünmeye başlamışlar. Kardeşlerden biri demiş ki:
– Kardeşlerim, hepimizi temsil etmek üzere birer karpuz alalım. Öyle ki, en gencimizin karpuzu en sağlam olsun. Öbürlerininki de gittikçe bozulmuş, vakti geçmiş karpuz olsun bunları gönderelim, demiş.
     Bir gün, babaları toplantıda iken yedi tane karpuz göndermişler. Babaları, çocuklarının bu hediyesine çok sevinmiş. Oradakilerle karpuzları yemeye başlamışlar. Birinci yenmiş, ikinci yenmiş, üçüncü yenmiş… Dördüncü, beşincide çürükler artmış. Altıncı yedincinin çürüğü daha fazlaymış. Padişah, buna çok sinirlenmiş. Çocuklarını cezalandırmak istemiş. Padişah’m Vezir’i söz almış;
– Padişahım, sizin çocuklarınız büyüdü. Siz bunları evlendirmediniz. Onlar da gönderdikleri bu karpuzlarla vakitlerinin geçtiğini söylemek istiyorlar, demiş.
     Padişah hak vermiş.
– Madem ki demiş, sen bunu aklınla çözdün, oğullarımın arzularını bana bildirdin, ben de bunların evlenme işini sana veriyorum, demiş. Fakat oğullarıma alacağın kızlar, bir ananın bir babanın yedi kızı olsun. Sana istediğin kadar para, at, köle… Kırk gün de mühlet veriyorum. Kırk gün zarfında oğullarım evlendi, evlendi… Şayet evlenmezse seni cellada veririm, demiş.
     Vezirin canı sıkılmış.
– Padişahım, beni bağışla, Bir ananın bir babanın yedi kızını kırk günde nasıl bulurum, demiş.
     Padişah;
– Hayır, bu işi sen yapacaksın, demiş.
     Ertesi gün Vezir tebdil-i kıyafet edip; bir at, biraz da azık almış yola çıkmış. Gitmiş gitmiş… Günlerce memleket memleket dolaşmış. Bir türlü onun istediği bir anadan bir babadan olma yedi kızı bulamamış.
     Bir gün, yolu bir köye düşmüş. Köyün kahvesinde otururken, oradakilerin konuşmalarına kulak misafiri olmuş. İki köylü kendi aralarında o civarın zenginlerinden Kürt Mehmet’in yedi kızından söz ediyormuş. Vezir bunu duyunca yanlarına gitmiş, bu adamın yerini öğrenmiş. Yola çıkmış, sora sora Mehmet Bey’in evini bulmuş. Kızlarına; “Allah’ın emri, peygamberin kavli ile” dünür olmuş. Mehmet Bey de kızlarını Padişah’m oğullarına vermeye razı olmuş. Vezir sevinerek ülkesine dönmüş, haberi Padişah’a iletmiş.
     Padişah yedi oğlunu yanına almış, düğün otağını Mehmet Bey’in bulunduğu yere kurdurmuş. Kırk gün kırk gece düğün yapılmış. Evliler gerdeğe girmiş. Birkaç gün sonra ülkelerine dönerken Padişah bakmış ki, Mehmet Bey ile karısı ağlıyor.
     Padişah onlara;
– N’oldu, niye ağlıyorsunuz, diye sormuş. Mehmet Bey;
–  Padişahım, kızlarım gidiyor. Biz burada yalnız kaldık. Bu kadar malımız, mülkümüz var. Kime kalacak? Hiç olmazsa bir oğlumuz olaydı, demiş.
     Bunun üzerine Padişah, küçük oğlu Ali’yi onlara oğulluk vermiş. Mehmet Beyle karısı, buna çok sevinmiş. Küçük kızıyla Ali’ye yeniden düğün yapmış. Olacak bu ya, düğünün kırkıncı günü Ali ölmüş. Düğün evi yasa bürünmüş. “Ne yapalım, ne edelim?” derken, cenazenin memleketine gönderilmesine karar vermişler.
     Bir kervan kurmuşlar; Ali’nin tabutunu da bir deveye bağlamışlar, muhafızlarla yola çıkmışlar. Kervan gide gide bir boğaza gelmiş. Boğazda aniden bir fırtına başlamış. Ortalık toz duman olmuş, her bir şey bir yana dağılmış. Fırtına birkaç saat sürmüş, dinmiş. Kervandakiler bakmış ki, tabutu götüren deve yok! Aramışlar taramışlar deve de yok, tabut da! Her yeri karış karış aramışlar; ama tabutu bulamamışlar. Kervan geri dönüp Mehmet Bey’in yurduna gelmiş.
     Ali’nin karısı, hem Ali’nin ölümüne hem de tabutun kaybolmasına çok üzülmüş. Bakmış üzülmekle olmuyor, tabutu aramaya karar vermiş. Yanma altın almış, yiyecek almış; erkek kılığına da girmiş yollara düşmüş.
     Bölge bölge dolaşmış. Ne tabuta ne de tabutu görene rastlamış. Artık iyice ümidini kesmiş. Ali’nin hayrına bir imaret yaptırmaya karar vermiş. En son vardığı memlekette bir imaret yaptırmış. Buraya gelen herkes yıkanmış, yedirilip içirilmiş, kimisine de elbiseler verilmiş, İsteyen istediği kadar kalmış. Bunlar duyduklarını başından geçenleri kıza anlatırlarmış. İmarethanenin ünü memleketin her tarafına yayılmış.
     İmarethanenin methini duyan iki fakir arkadaş da buraya gelmişler. Bunlardan biri kör, biri de topalmış. Topal olanın iki bacağı birden yokmuş. Kör topalı sırtına almış, topal da yolu tarif etmiş. Böylece imarethanenin yolunu tutmuşlar. Epey yol gittikten sonra, bir yerde mola vermişler. Yemişler, içmişler, yola devam etmişler. Topal sırtta giderken uykusu gelmiş, uyumuş. Rüyasında bakmış ki, bir uçurumdan uçmalarına az bir şey kalmış. Birden uyanıp kendini geri atmış. Bir de ne görsün, sahiden uçurumun kenarında değil mi? Uyanmasa, ikisi de uçurumdan aşağı gidecek… Körle kavga etmiş. Kör bir yana çekilmiş, topal bir yana çekilmiş. “Kör inadı” derler ya… Topal ne kadar yalvardıysa da körü götürmeye razı edememiş. Topal da ne yapsın sürüne sürüne, yuvarlana yuvarlana tek başına yola devam etmiş.
     Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Az ilerde surlarla çevrili bir bahçe görmüş. Burayı Ali’nin imarethanesi sanmış. Kapıyı aramış, bulamamış. Sonunda bir su sızıntısını takip ederek bahçeye girmiş. Bakmış ki, bura imarethane değil! Güllük gülistanlık bir yer… Kendi kendine; “Benim burada yerim yok!” deyip çıkacağı sırada bir kızı görmüş. Hemen orada bir yere saklanmış. Kız, upuzun hiç eğrisi olmayan dümdüz bir ağacın önüne gelmiş. Ağaca bir şeyler söyleyince aşağıya bir tabut inmiş. Kız, tabuttaki ölüyü sihirle diriltmiş.
     Ona;
– Çabuk söyle! Beni seviyor musun, sevmiyor musun, diye sormuş.
     Tabuttaki erkek de;
– Hayır! demiş.
     Kız, büyüyle tabutu tekrar ağacın tepesine koymuş.
     Topal, kız gittikten sonra saklandığı yerden çıkmış, arkadaşı körün yanına gitmiş.
     Körün yanına varınca ona yalvarmış yakarmış. Onu imarethaneye götürmeye razı etmiş. Gide gide imarethaneye varmışlar. Yıkanmışlar, yemiş, içmişler. Yatma zamanı gelince kız önce körün yanına gitmiş.
     Köre;
– Kardeşim sen şimdiye kadar neler gördün, neler duydun? Niçin kör oldun, diye sormuş.
     Kör de şimdiye kadar gördüğünü duyduğunu kıza anlatmış.
     Kız daha sonra topalın yanına gitmiş, ona da aynı şeyleri sormuş. Topal da buraya gelmeden önce gördüğü surları, bahçeyi, kızı, ağacın tepesindeki tabutu, burada olup biteni tek tek anlatmış.
     Kız;
– Gördüğün o bahçenin yerini bulabilir misin, diye sormuş. Topal da;
– Bulurum herhalde, demiş.
     Kız, hazırlık yapmış, topalla beraber yola çıkmış. Surlarla çevrili bahçeye gelmişler. Kız, bahçeden içeri girmiş. Topal da kızın atını, altınını erzakını almış, kaçmış. Bahçeye giren kız doğruca topalın dediği ağaca tırmanmaya çabalamış. Az sonra öbür kız gelmiş. Meğer bu kız bir peri kızıymış. Peri kızı gidince tekrar ağaca çıkmaya çabalamış. Elbisesi, üstü başı yırtılmış; ama sonunda ağacın başına çıkmış. Tabutu açmış, Ali ile konuşmuş, oynamış, gülmüş.
     Peri kızı gelince, bu kız yine saklanmış. Ama Peri kızı bahçede başka birinin olduğunu anlamış. Bahçeyi sihirle başka yere taşımış. Kız burada kalmış. Bakmış ki topal da yok, at da yok, yürüye yürüye buradan ayrılmış.
     Biraz gittikten sonra bir adaya varmış. Oradan yabanî yemiş toplamış, gölden su içmiş. Oraya bir sığınak yapmış, bu sığınağın içine girmiş.Üstü başı yırtık olduğu için açık yerlerini yaprakla örtmüş.
     Bir gün bir çoban sulamak için koyunlarını o göle indirmiş. Adada bu kızı görmüş, yanma gitmiş.
     Kıza;
– Sen buralarda ne arıyorsun, diye sormuş. Sonra da;
– Eğer istersen seni evime götüreyim. Benim; “Dünya ahret bacım olursun,” demiş.
     Kız, çobanın teklifini kabul etmiş. Çoban bunu almış, evine getirmiş. Karısına da olanı biteni anlatmış. Artık bunlar, iki iken üç olmuşlar.
     Kız, çobanın karısına gergef öğretmiş. Beraberce gergef işleyip satıyorlarmış. Böyle yapa yapa zengin olmuşlar.
     Bir gün bu ülkenin padişahı; “Ülkesini gezeceğini, gece saat sekizden sonra ışığı yanan görürse ceza alacağını,” söylemiş. Tebdili kıyafet edip ülkesini dolaşmaya çıkmış. Çobanın karısı ile bu kız gergef işlemekten saati unutmuşlar. Padişah, bunların evindeki ışığı görünce çobanın evine gelmiş. Pencereden bakmış ki, bir güzel kız oturuyor… Hiçbir şey söylemeden sarayına dönmüş. Ertesi gün çobanı huzuruna çağırtmış:
– Evindeki o kız kimin nesi? Onu çok beğendim, kendime alacağım, demiş.
     Çoban buna razı olmamış.
     Bu arada kız, bir oğlan çocuğu doğurmuş, adını da babasının adı olan Ali koymuşlar, Ali biraz da büyümüş.
     Padişah bu kızı iyilikle alamayacağını anlamış, vezirine danışmış.
     Vezir;
– Padişahım, biliyorsun ki, ülkenizin yakınında bulunan, ordunuzun yenemediği bir dev var. Çobandan bu devin kılıcını getirmesini iste! O zaman dev çobanı öldürür, siz de kızı alırsınız, demiş.
     Padişah vezirin dediklerini çobana söylemiş. Çoban ağlayarak eve gelmiş. Karısına, bacısına olan biteni anlatmış. Ali de bunları dinliyormuş. Hemen çobana;
– O kılıcı ben getirebilirim, demiş. Çoban da, annesi de;
–  Sen daha beş yaşında bir çocuksun. Devden kılıcı nasıl alırsın, gitme, demişler.
Ali, diretmiş, gitmeye hazırlanmış.
     Hazırlıkları tamam olunca yola düşmüş. Yolda giderken bir ihtiyar görmüş. İhtiyar atını otlatıyormuş. Ali onun yanına varmış.
     İhtiyar Ali’ye;
– Böyle nereye gidiyorsun yavrum, diye sormuş. Ali de;
– Devin yanına gidiyorum, demiş. İhtiyar bunu duyunca;
– Oğul! Madem ki gideceksin benim atıma bin de git! Hem de devin gözleri açıksa dev uyuyordur, kapalıysa uyumuyordur. Kılıcı o uyuduğu zaman alırsın. Yalnız benim atım delidir, gözünü yum, demiş.
     Ali, ihtiyarın dediklerini kabul etmiş. Onun atına biner binmez gözlerini yummuş. At bir kişnemiş ki; Ali’yi anında devin inine götürmüş. Ali attan inmiş, gizlice devin yanına varmış. Bakmış ki, devin gözleri açık. “Ha!” demiş içinden, “Demek ki uyuyor!” Usulca kılıcı almış, hemen devi orada öldürmüş. Tekrar ata binmiş, ihtiyarın yanına varmış. Atı ihtiyara teslim etmiş. Devin kafasını sürüye sürüye evin yoluna düşmüş.
     Çoban, Ali’nin getirdiği kılıcı almış, kendi getirmiş gibi Padişah’a götürmüş.
     Padişah bu sefer çobandan Peri bahçesinden bir gül getirmesini istemiş. Çoban yine ağlamaya sızlamaya başlamış. Eve gelmiş; Padişah’in isteğini karısına, hacısına söylemiş.
– İsteğinin yeri bile belli değil. Ben o bahçeyi nasıl bulurum, o gülü nasıl getiririm, diye sızlanmış.
     Ali;
– Ben onu da getiririm, demiş.
     Yine hazırlık yapmış, yola düşmüş. Yolda yine o ihtiyara rastlamış. Onun atına binmiş, doğruca Peri bahçesine varmış. Orada istediği kadar gül toplamış.
     Bu sırada Peri kızıyla Ali konuşuyorlarmış. Peri kızı, yıllarca yalvardığı halde Ali’yi bir türlü razı edememiş. Şimdi de bahçedeki küçük Ali’yi görünce artık ona yalvarmaktan vazgeçmiş, Ali’ye de izin vermiş.
     Ali, oğlunu almış; ata binmiş, ihtiyarın yanına varmışlar. Atı ihtiyara vermiş, evin yolunu tutmuşlar.
     Bir müddet sonra çobanın evine gelmişler. Bu sırada Padişah ölmüş… Ali o ülkenin padişahı olmuş, çobanı da kendine vezir yapmış.
     Kız ile de evlenmiş, muradına ermiş.

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi