Herkesin İçtiği Su

H

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Ling-Yu, gayet akıllı, ihtiyar bir Çin imparatoru idi. O kadar yükselmeyi severdi ki, halkın geçmiş ile hiçbir ilgisi kalmamasını temin için büyük Çin’in eski kitaplarını, eski kütüphanelerini yaktırmıştı. Çinliler adeta onun yüceliğine bile inanır gibi oluyorlardı. Diyorlardı ki, “Ling-Yu, dünyada tanrının dehasından bir numunedir!”
     Kavga, gürültü çıkıp mahallelerin, köylerin düzeni bozulmasın diye afyon tarlalarını şenlendirip esrarı, haşhaşı, günah olmaktan çıkarmıştı. Dönemi, rüyasız, yorgun bir uyku gibi geçiyordu. Herkes kendi dalgasında yaşıyor, “Dünya var imiş, ya da yok imiş, kimin umurunda” felsefesi adeta bir açık ve kesin yargı olarak beliriyordu.
     Fakat bir sabah, huzuruna bir mandarin (Avrupalıların, Çin devlet memurlarına verdikleri ad) girdi ve secdeye kapandı.
     “Efendimiz, baş büyücü geldi, mutlaka size bir şey bildirmek istiyor!” dedi.
     İmparator Ling-Yu zaten dehası sayesinde gelecekte ne olacağını bilirdi. Derdi ki; “Sebepleri doğru görebilenin sonuçtan şüphesi olmaz!” Onun için baş büyücüden daima kendi tahminlerini dinlerdi. Şimdiye kadar o hiç böyle habersiz gelip bir şey söylememişti.
     “Tuhaf,” diye başını salladı. “Acaba ne söyleyecek?”
     “Çok önemli bir şeymiş efendim.”
     İmparator düşündü. İşler tıkırındaydı. Öyle önemli bir şeyin oluşabileceği durum yoktu.
     “Gelsin!” diye buyurdu.
     Huzura giren baş büyücü, resmî secdesinden kalktıktan sonra;
     “Ah efendim, gayet korkunç bir felaket bizi tehdit ediyor!” dedi.
     İmparatorun, dünyanın her şeyine ilişkin bilgisi tamdı. Şaşırdı. Görünürde savaş, kıtlık, ihtilâl, taşkınlık gibi bir şey yoktu. Badem gözlerini süzerek;
     “Yanılıyorsun!” dedi.
     “Hayır, efendim, muhakkak bir felâket!”
     “Savaş mı?”
     “Hayır.”
     “İhtilâl mi?”
     “Hayır.”
     “Ya ne?”
     “Bir yağmur, efendim.”
     “Yani tufan!”
     “Hayır, yalnız yağmur…”
     İmparator, değerli baş büyücünün saçmalayacağına ihtimal vermedi. Tekrar onu bir süzdü. Merakla sordu:
     “Yağmur niçin bir felâket olsun?”
     “Bu yağmur çok sürecek!”
     “Sürsün.”
     “Suyundan kim bir damla içerse deli olacak!”
     “… …”
     İmparator düşündü. Gerçekten felâket korkunçtu. Çıkardığı sonuçta yanılıp yanılmayacağını baş büyücüye tekrar sordu. Zavallı adam bundan son derece emindi. Korkusundan tir tir titriyordu.
     Sarayda hemen bütün mandarinler toplandı. Günlerce tartışmalar, görüşmeler yapıldı. Nihayet daha bu uğursuz yağmur başlamadan sarayın bütün sarnıçlarının, küplerinin, vazolarının, mahzenlerinin, küçük büyük kap kacağın, önlem olarak temiz sularla doldurulmasına karar verildi.
     Aradan bir hafta geçmedi, baş büyücünün haber verdiği yağmur hafif hafif yağmaya başladı. Bir gün, iki gün geçti; dinmedi, hızlandı. Bardaktan boşanırcasına yağdı, durdu.
     Her tarafı sel aldı. Adeta mini mini bir tufan! Baş büyücünün haber verdiği felâket gerçekten aynen ortaya çıktı. Kim bu yağmurdan bir damla karışmış bir suyu içerse hemen çıldırıyordu. On beş, yirmi gün içinde bütün halk çıldırdı.
     Yalnız İmparatorla çevresindeki seçkin kişiler sarayda saklanmış sulardan içiyorlar, akıllarını başlarında tutabiliyorlardı. Uğursuz yağmur dinmedi. Memlekette çıldırmayan kimse kalmadı. Genellikle deliren halk, işi öyle azıttı ki, artık ne mandarinler, ne hâkimler saraydan sokağa çıkabiliyorlardı. Bir curcunadır gidiyordu. İmparator o zaman düşünmeye başladı.
     Bunun sonu ne olacaktı? Evet, bir kere deli olan artık akıllanamıyordu. Zırdeli halk bahçe surlarının etrafında toplanmış, gece gündüz, sabah akşam, zurnalarla davullarla kulakları yırtan bir gürültü koparıyordu.
     “Delilere bakın, delilere bakın!” diye saklanan sulardan içip akıllı kalan kadınlara dillerini çıkarıyorlardı. Bir gün geldi ki, yiyecek falan bulunamaz oldu. Laf anlayan, söz dinleyen kalmadı. Uyumun, görevin, büyüğün, küçüğün ne demek olduğu unutuldu. Kanunlar şaka oldu. İdare bozuldu. Yağmurun suyundan içmeyip akıllı kalanların içinde bulundukları durum çok dehşet vericiydi. Hayatları tehlike içinde geçiyordu. Bir avuç kalmışlardı; milyonlarca delinin maskarası oldular.
     Fakat Ling-Yu gayet akıllı, ihtiyar bir imparatordu. İşe yaramayan, zarar getiren “akıl”ın, “delilik”ten hayırlı bir şey olamayacağına inanmıştı. Bir sabah çılgın halkın gürültüsünden, eğlenmesinden ürkmüş saray halkına;
     “Herkesin içtiği sudan hemen için!” diye emir verdi.
     Mandarinler, hekimler, filozoflar, hâkimler;
     “Aman efendimiz, akıllarımıza, ilimlerimize yazık olur,” diye karşı gelmek istediler. Ama ihtiyar imparator;
     “Herkes deli olduktan sonra, birkaç kişinin aklına gerek yoktur!” dedi.
     Uğursuz yağmurun sularından doldurttuğu ilk kadehi kendi yuvarladı. Sonra geride kalanlar içtiler. O anda ufukları sarsan kahkahalar duyuldu ve hepsi birden surun arkasındaki curcunaya katıldılar. Gel zaman git zaman, bu genel curcunanın adı “sosyal düzen” oldu. Halk içinden zamanla akıllananları “Deli” diye tımarhaneye tıktılar.
     İşte o zamandan beri bütün hekimler, bütün filozoflar derler ki; “Çinliler dünyanın en akıllı, en zeki, en sakin ve en çalışkan milletidir!”

(Çin Masalı-Derleyen: Sevgi ŞEN)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi