Mudanya Tarihinde Bir Gezinti (Bursa)

M

     Çok küçük bir çocukken Mudanya’nın bir Avrupa kenti olduğunu düşünür; ses ahengi pek hoşuma giden bu kente gitmeyi hayal ederdim, bir kaçış diyarıydı burası. Bir şeyi ne kadar isterseniz olur derler ya, zapt edilemez bir yaşa gelip kendi başıma gezilere çıkmaya başladığımda, her nedense anımsadım Mudanya’yı ve bir hafta sonu atlayıp feribota, şöyle bir uzanıverdim hayalimdeki kente…
     Feribot limana yaklaşınca kentin en ünlü oteli Montania’ya doğru ilerlemeye başladım. Bir zamanlar Mudanya, çoğunluğunu Rumların oluşturduğu bir Türk kentiymiş. Bursa’nın Osmanlı’nın başkenti olmasıyla hayli önem kazanan Mudanya, İstanbul ile Bursa deniz ulaşımını sağlayan tek limanmış. Gerçekten de bir İtalyan kıyı kasabasını anımsatıyor burası ki, Mudanya’nın Girit Mahallesi denilen eski bölümü ve Tirilye için aynen bu benzetme kullanılıyor. Anadolu’nun kimi bölgelerini dolaşan Ernest Hemingway, 23 Ekim 1922 tarihli The Toronto Daily Star gazetesindeki yazısında, Mudanya’dan “Marmara kıyısındaki sıcak, toz toprak içinde, eciş bücüş yollu, ikinci sınıf kıyı kasabası” diye bahsetmiş. Michigan Gölü yakınlarındaki bir ormanda ailesiyle geçirdiği yaz tatilinden sonra Mudanya’nın üstada sıkıcı gelmesi doğal; ama deniz kıyısına haşmetle uzanmış eskinin tarihi gar binası, şimdinin görkemli oteli Montania’yı görseydi ve martıların, penceresinde dans ettiği bir odada kalsaydı düşüncesini değiştirirdi herhalde.
     Odaya girer girmez pencereyi açıyor ve cömertçe uzanmış, masmavi denizi seyrediyorum, bir zamanların ünlü gar binasının içinde olmanın keyfiyle. Denizin hemen kıyısından geçen demiryolunu ve buradan Bursa’ya giden trenleri hayal ederken, Tezer Özlü takılıveriyor aklıma.
     “Tren raylarını severim. Bağımsızlığı, gidebilmeyi, kalmak zorunda olmamayı, uymak zorunda olmamayı anımsatır. Tren rayları bir tür bağımsızlıktır benim için…”
     Bir ara istasyonda inenlerdendi Tezer Özlü. Ya ben? Bursa ile Mudanya arasındaki o ara istasyon binasının bir odasında, geçmişi gözlerimin önüne getirmeye çalışıyorum. Mudanya’nın sahiline 1849 yılında Fransızlar tarafından bir gümrük binası yapılır. Körfezin en hareketli noktalarından biri olan Mudanya İskelesi’ndeki bu görkemli bina, dönemin en göz alıcı mekânıdır. 1874 yılına gelindiğinde ise Mudanya’yı Bursa’ya bağlayan demiryolu hattı hizmete girer ve gümrük ambarı olan bu bina, tren istasyonuna dönüştürülür. Ancak bu “dar hat” (genişliği 1 metre) Mudanya-Bursa demiryolunun tek yönlü olması ve diğer hatlara bağlanamaması yüzünden 1955’te ortadan kaldırılır. Hat söküldükten sonra depo ve antrepo olarak kullanılan 145 yıllık bina, 1989’da 3,5 yıllık yenileme projesi sonucu, bugünkü biçimine ulaşarak Mudanya’nın eski adını alarak hizmete açılır.
     Öğlene doğru çarşı meydanına çıkıyorum. Çay bahçeleri, restoranlar, kahvehane ve pastaneler, deniz kıyısı boyunca sıralanmış. En çok kokoreççi ve balıkçı çarpıyor göze, bir de “cantık” adı verilen minik pideyi yapan salonlar. İçlerinden bir tanesine, Çiçek Lokantası’na oturup nefis bir yemeğin ardından Türk kahvesi içiyorum. Fincanı çevirdiğimi gören restoran sahibi, bazı günler yaşlı bir teyzenin restorana gelerek fal baktığını anlatıyor. Hemen çağırtıp baktırıyorum ben de bahtıma. Sonradan öğreniyorum ki Mudanya’da bu fal işi pek yaygın. Hatta önce kültür-sanat merkezi niyetine açılıp sonradan kafeye dönüşen Kaşıka’nın, her Çarşamba düzenlediği kadınlar matinesinin afişinde de, kahve falına bakıldığı özellikle belirtilmiş; ne de olsa küçük yer! Ne yapsın kadınlar? Hakikaten ne yapıyor buradaki kadın ve adamlar? Nasıl geçiyor günleri? Belediyenin hazırlamış olduğu rehber kitabın, “Mudanya’da Günlük Hayat” başlıklı bölümü, sorumun cevabını veriyor:
     “Tüm ülkemizde olduğu gibi Mudanya’da da ailenin ve evin reisi en yaşlı erkektir. Ancak onun eşi de ailenin yönetiminde önemli derecede söz sahibidir. Dışarıdaki işlere erkekler, ev işlerine ise kadınlar bakar…”
     Akşamüzeri, Rum evlerinin bulunduğu Girit Mahallesi’ne geliyoruz, nihayet. Geleneksel konut dokusu, denize paralel olarak uzanan ikili bir yerleşim düzeni sergiliyor. Eğimli araziye yerleşen topografya ile bütünleşmiş organik doku ve 1877 yangınından sonra Girit göçmenlerinin yerleştiği sahildeki düz alana yayılan ızgara plan şemalı kesim, iki ayrı yapıda simgeleşmiş. Tahir Paşa Konağı ve yakın tarihimize ait anıların sergilendiği bir müze olarak değerlendirilen Mütareke Evi. 19.yy. sonlarında Rus asıllı kereste tüccarı Alexandre Ganyanot tarafından konut olarak yaptırılan yalı, İstiklâl Savaşı’ndan sonra, İtilaf Devletleri’nin delegeleriyle imzalanan Mudanya Mütarekesi ile tanınıyor. Mütareke Müzesi olarak düzenlenen deniz kenarındaki üç katlı bu yalı, 1960 yılında müze olarak kullanılmaya başlanmış. Binanın en önemli özelliği ise “Küçük Ağa”, “Yavrumu İstiyorum”, “El Kızı”, “Yorgun Savaşçı” gibi filmlere dekor olması.
     Bir bölümü Kültür ve Tabiat Varlıkları’nı Koruma Kurulu tarafından korunmaya alınan sivil mimari eserlerin çoğu, Bizans-Rum mimari tarzında. Çoğu üç katlı olan kâgir ve ahşap evlerin giriş katında taşlık, ocaklık ve zeytin mahzeni bulunuyor. Eskiden evlerde zeytinyağı yapımı ve ipekböcekçiliği sürdürülürmüş. Yüksek tavanlı üçüncü katlar ise, hane halkının oturma mekânı. Bunların çoğunda banyo yok, banyo yerine odaların bir köşesinde gusülhane adı verilen gömme dolaplar bulunuyor. Bitişik nizamlı olan evlerin çoğunda bahçe olmadığı için herkes kapı önüne ufak bir masa sandalye atarak sıcak yaz günlerinde ferahlamaya çalışıyor. Yaşlı ninelerle dedelerin sohbetleri, komşu kadınların kahve falları, kapı önlerinde koşuşturan çocuklar, sıcacık bir duyguyla dolduruyor içimi.
     Mudanya gerçek bir balık cenneti… Hem son derece hesaplı hem de müthiş lezzetli. Eylülden Kasım sonuna kadar lüfer ve palamut, Kasımdan Mayısa dek deniz levreği ve Tirilye’ye özgün bir balık olan minakop, koruk zamanı sardalye, kiraz zamanı da izmarit siparişi vermenizde fayda var.
     Mudanya’nın kapı komşusu Siği (Kumyaka) ve Tirilye ise balığın yanı sıra, zeytinyağlı yemekler de bulabileceğiniz ve mutlaka görülmesi gereken iki küçük cennet. M.Ö.220 yıllarında kurulduğu tahmin edilen Siği, uzun yıllar Rumların yaşadığı 300 hanelik bir köy imiş eskiden. Siği’de derin bir sessizlik hâkim. Zaten Rumcada sessizlik ve sükûnet anlamına geliyormuş Siği. Pek konaklama tesisinin bulunmadığı Siği’nın tek turistik yapısı, Taksiyarhon yani Başmelek Kilisesi. Dünyanın en eski üçüncü kilisesi olduğu söylenen bu Ortodoks kilisesinden geriye kalıntıdan başka bir şey kalmamış. Ancak yine de Fener-Rum Patriği her yıl kiliseyi ziyaret edermiş.
     Siği’den sonra Mudanya’nın asıl mücevheri Tirilye’ye götürüyor, yol beni. Etrafı zeytinliklerle çevrili bir vadinin her iki yamacına kurulmuş olan Tirilye, eski dönemlerde bölgenin en önemli limanıymış. 13.yy.da Cenevizliler devrinde Tirilye’de şarap üretimi, zeytincilikle birlikte bölgenin adının duyulmasına neden olmuş. Hafif bir yokuştan inilerek varılan Tirilye’de ilk göze çarpan, Taş Mektep. Osmanlıların Tirilye’ye kazandırdığı en önemli eserlerden biri olan bina, Osmanlılar tarafından yapılmasına karşın tümüyle Bizans mimarisi tarzında inşa edilmiş. 1924’e kadar ilkokul olarak kullanılmış, daha sonra şehit ve öksüz çocukların yetiştirildiği Dar-ül Eytam Okulu olarak hizmet vermiş. Dört kattan oluşan binanın en dikkat çekici bölümü, ana girişin üzerindeki üçgen alınlık. Sanırım Bizans mimarisi öğesi de en çok bu alınlık sayesinde ortaya koyuyor kendini. Halkın gözünde Kıbrıs eski cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’un Okulu olarak değer kazanan taş mektep, 49 yıllığına Uludağ Üniversitesi’ne tahsis edilmiş. Restorasyon sonrası, bir kültür merkezine dönüştürülecekmiş.
     Tirilye’nin kuruluşuyla ilgili en ilginç rivayet ise şöyle: M.S. 376’da Hıristiyan din adamları İznik’te toplanmış. İznik Konsülü diye tarihe geçen bu toplantıda, din adamları arasında İncil’in yorum farkları baş gösterince Aya Yani, Aya Yorgi ve Aya Sorti adlarındaki üç papaz başpiskoposla anlaşmazlığa düşerek aforoz edilmiş. Onlar da Tirilye’nin bulunduğu bölgeye gelmişler. Bu üç papazdan ötürü (tri; üç, ilya; papaz), kasabanın adı Tirilye olmuş. Hem pansiyon hem de restoran olarak hizmet sunan Savarona’nın ürettiği zeytinyağı şişelerinde ve müşterilerine hediye ettikleri kibritlerde bu üç papazın, bir kilisenin penceresinden sarkan temsili resimleri bulunuyor. Öyle şirin görünüyorlar ki, bu kuruluş efsanesine inanmak geliyor insanın içinden.
     1330’lu yıllara dek Bizans kasabası olan Tirilye, 1900’lerin başında Osmanlıların denetimine geçince önce Mahmut Şevket Paşa, 1963’te de Zeytindağı adını alsa da hâlâ Tirilye olarak anılıyor.
     Geç kalmış bir öğle, erken gelen bir akşam yemeği için deniz kıyısındaki Şekerev Restoran’ın terasına çıkıyorum. Masaya derhal yeşil ve siyah zeytin geliyor. Çünkü Tirilye zeytiniyle ünlü, hatta gezegenin en iyi zeytini olarak tanımlanıyor. Orta büyüklükte, ufak çekirdekli ve çekirdeği etine yapışmayan, hemcinslerinin en ince kabuklusu ve lezzetlisi. Şekerev’de tereyağında pişirilmiş kaşarlı karides güveç ve ağızda dağılan kalamar halkalarını bitirdikten sonra uzun uzun denizi seyrediyor ve rengârenk bir hafta sonu geçirmenin coşkusuna eşlik eden günbatımı hüznünde, Tezer Özlü’yü anımsıyorum yine:
     “Geceler ve kentler geçip gider. Şimdi ayışığı sonatı var, odamda.”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz