İkinci Sudanlı Haremağası Zenci Kâfur’un Öyküsü

İ

     Bilesiniz ki kardeşlerim, öyküm başladığında, ben henüz sekiz yaşındaydım. Ama yalan söyleme sanatında oldukça deneyim kazanmıştım; her yıl, ama senede ancak bir kez efendim olan esir tacirine bir yalan uydurarak onu hırstan kaskatı ediyor ve düşüp bayılmasına neden oluyordum. Bu yüzden, sonunda, esir taciri benden mümkün olduğu kadar çabuk kurtulmak istedi ve beni tellala teslim ederek çarşıda, “Bir zenci yavrusunu kusuruyla birlikte kim satın almak ister?” diye bağırttı.
     Tellal benim ile birlikte tüm çarşıları bu tarzda bağırarak dolaştı. Çarşıdaki tacirlerden yürekli bir kişi bir ara yaklaşıp tellala sordu: “Bu küçük zencinin kusuru nedir?” diye… O da, “Senede, fazla değil, sadece bir tek kez bir yalan söylemek!” diye yanıt vermiş. Tacir, yeniden, “Peki, bu zenci için kusuruyla birlikte ne kadar fiyat biçiyorsun?” diye sorunca da, “Sadece altı yüz dirhem!” yanıtını almış. Tacir, “Onu satın alıyorum. Senin için de yirmi dirhem tellallık ücreti ödüyorum!” demiş. Ve oracıkta, tanıklar huzurunda çarşı taciri ile tellal arasındaki işlemler tamamlanmış. Bunun üzerine tellal beni yeni sahibimin evine götürdü; parayı ve tellallık ücretini aldı ve çekip gitti.
     Yeni sahibim beni güzelce ve bana yakışan bir tarzda giydirdi; ben de hiçbir olay olmaksızın senenin kalan bölümünü onunla geçirdim. Ama yeni yıl gelince, bu yılın mübarek bir yıl olduğu, ürünün umut verici bulunduğu, meyvelerin bol olacağı söylendi. Bundan dolayı tacirler, karşılıklı olarak bahçelerde birbirlerine şölen vermekten geri kalmadılar ve her biri sırası geldikçe harcamaları göze alarak üzerlerine düşeni yaptılar; sonunda sıra efendime geldi. Efendim de tacirleri kentin dışındaki bir bahçede ağırlamak üzere çağrıda bulundu ve yiyip içmek bakımından gerekli her şeyi oraya taşıttı ve herkes oturup sabahtan öğle vaktine kadar yiyip içti. Tam o sırada efendim, evde unuttuğu bir şeye ihtiyaç duydu ve bana, “Ey köle, katırıma bin de çabuk eve git ve hanımından falan şeyi iste! Ve acele geri dön!” dedi. Ben de bu emre itaat ettim ve acele eve doğru yollandım.
     Eve ulaştığımda, büyük haykırışlar kopardım ve iri gözyaşları döktüm ve hemen yöremde, sokak ve mahallede oturanlardan oluşan irili ufaklı büyük bir kalabalık toplandı. Kadınlar kapılardan, pencerelerden başlarını çıkarmaya başladılar. Efendimin hanımı da, ardında kızları olduğu halde, haykırışlarımı duyup bana kapıyı açmaya geldi ve hepsi benden, beni buraya sürükleyen olayı öğrenmek istediler. Onlara ağlayarak “Çağrılılar ile bahçede iken, efendim bir hacet görmek üzere bir ara ayrılıp bir duvara yaklaştı. Birdenbire duvar çöktü ve efendim yıkıntı altında kayboldu. Bunu görünce şaşırdım ve hemen katırla gelerek size durumu bildirmek istedim,” diye yanıt verdim.
     Hanımım ve kızları bu sözlerimi işitince büyük feryatlar koparmaya, giysilerini yırtmaya ve yüzlerini, başlarını dövmeye başladılar; tüm komşular da koşup gelerek yörelerini sardılar. Sonra efendimin hanımı, büyük bir yas alameti olarak, evin efendisinin beklenmedik ölümü duyulunca her zaman yapıldığı gibi, evi alt üst etmeye, rafları ve mobilyaları kırıp dökmeye, eşyayı pencerelerden atmaya, kırılabilecek her şeyi kırmaya ve kapı ve pencereleri sökmeye başladı. Daha sonra tüm dış duvarları maviye boyattı ve tabaka halinde çamurla sıvadı ve bana da “Sefil Kâfur, öyle nasıl hareketsiz duruyorsun! Gel de şu dolapları kırmada, tüm bu gereçleri imha etmede ve bütün bu porselenleri parçalamada bana yardımcı ol!” diye haykırdı. Bunun üzerine ben de, ikinci kez tekrarlamasına hacet bırakmadan, tüm yüreğimle yardıma koştum ve her şeyi; dolapları, değerli mobilyaları ve porselenleri kırmaya, sokağa atmaya, halıları, yatakları, perdeleri, değerli kumaşları, şilte ve yastıkları yakmaya başladım; bu iş bitince evin kendisinin imhasına koyuldum; tavanlara, duvarlara saldırıyor, her şeyi tepeden tırnağa imha ediyordum. Ve bunları yaparken de boyuna, “Ah benim zavallı efendim! Ah, benim bahtsız efendim!” diye haykırıp dövünmekten geri kalmıyordum.
     Bundan sonra, hanımım ve kızları başörtülerini kaldırdılar ve yüzlerini açıp saçlarını yoldular; sokağa çıkıp bana da, “Ey Kâfur! Önümüze düş de bize yol göster ve bizi efendinin çöküntü altında kaldığı yere götür! Çünkü onu tabuta koyup gerekli cenaze törenini yapmamız gerek!” dediler.
     Bunu duyunca önlerine düşüp onlara yol gösterdim; bir yandan da, “Vah zavallı efendim!” diye haykırmayı sürdürüyordum. Herkes de beni izliyordu; kadınlar yüzleri açık, saçları dağılmış, haykırışlar ve iniltiler koparıyorlardı ve yavaş yavaş bu acılı kalabalık, geçtiğimiz her sokaktan bize katılan kadın ve erkekler, çocuklar, genç kızlar ve yaşlı kadınlarla çoğalıyordu. Ve ben, onları böyle kentin her yöresinde dolaştırmaktan, her sokağından geçirmekten büyük bir zevk alıyordum. Ve yoldan her geçen, tüm bunların nedenini öğreniyor ve benden duydukları onlara anlatılınca, “Mutlak kudreti elinde bulunduran Yüce Tanrı’dan daha güçlü ve kuvvetli varlık yoktur!” diye haykırıyorlardı.
     Bu durum böylece sürüp giderken birileri efendimin hanımına gidip valiyi görmesini ve ona bu felaketi anlatmasını salık verdi. Hepsi birden kalkıp valiye gittiler; bense onlara, kendilerinden önce bahçeye gidip efendimin altında kaldığı yıkıntıyı bulmam gerektiğini söyledim…
     Fakat anlatısının tam burasında, Şehrazat, sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle