Şerbet Dolu Cam Bardak

Ş

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Develer tellâl iken pireler berber iken, ben anamın beşiğini tangur tungur sallar iken… Anam kaptı maşayı, dolandırdı bin bir köşeyi…
     Derken, vakti zamanında bir Derya Padişahı ile bir de Peri Padişahı varmış. Peri Padişahı’nın hiç çocuğu olmuyormuş. Peri Padişahı bu derdine bir çare bulmak için köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir dolaşıyormuş.
     Yine bir gün böyle dolaşırken yolu ormana düşmüş. Ormanda bir Pir’e rastlamış. Pir, Padişah’a gereken hürmeti göstermiş.
     Padişaha;
– Nereye böyle Hünkârım, diye sormuş Peri Padişahı da;
– Hiç sorma, derdime çare bulamıyorum, demiş. Pir merak etmiş;
– Nedir bu çare bulamadığın derdin, Hünkârım, demiş. Peri Padişahı;
– Madem merak ediyorsun sana anlatayım da dinle, demiş.
– Böyle böyle… Böyleyken böyle… Benim hiç çocuğum olmuyor. Benim saltanatımı sürdürecek bir çocuk arzu ediyorum, fakat muradıma nail olamıyorum, demiş.
     Pir;
– Siz hiç merak etmeyin Hünkârım! Kırmızı bir elmayı soydurup kabuğunu cariyelerine, beyaz kısmını da vezirlerine yedir. İç kısmını da hanımın ile kendin yiyeceksin. Keyfiyet böyle iken, bir kız çocuğunuz olacak; ama bu kızı hiç kimse görmeyecek. Kızı, gizlice yerin altında büyüteceksin. Aksi halde gören olursa, kızı bir sandığın içine koyup denize atacaksın, demiş.
     Peri Padişahı şaşkın şaşkın Pir’e bakmış. Pir’in uzattığı elmayı almış, sarayına gitmiş. Sarayda hanımı onu dört gözle bekliyormuş. Hemen hanımına müjdeyi vermiş. Elmayı Pir’in tarif ettiği gibi soymuş. Kabuklarını cariyelere, beyaz kısmını vezirlere yedirmiş. İç kısmını da hanımı ile kendi yemiş.
     Aradan bir zaman geçmiş, Sultan hamile kalmış. Dokuz ay, dokuz gün dokuz saat tamam olunca Sultan’ın ağrıları başlamış. Nur topu gibi bir kız çocuğu dünyaya gelmiş. Padişah, kırk gün kırk gece şölen yapmış, gençler birbirleriyle karşılaşmış güreş tutmuş. Ülkenin dört bir tarafına haberler salınmış.
     Bu arada Padişah Pir’i de unutmamış, yanına çağırmış. Ona;
– Dile benden ne dilersen, demiş. Pir de;
– Senin canının sağlığını dilerim. Allah sizi başımızdan eksik etmesin, Hünkârım demiş.
     Peri Padişahı, Pir’in kızı için dediklerini unutmamış. Kıza, yerin altında, üzeri camla örtülü gizli bir yer yaptırmış. Kızı bu gizli kapalı yerde büyütüyormuş.
     Derken aradan günler, aylar, yıllar geçmiş. Kız on sekiz yaşına gelmiş. Kız öyle bir güzelliğe sahipmiş ki; âhû gözlü, ceylân bakışlı, uzun sırma saçlı, selvi çam yürüyüşlü… O gülünce yüzünde güller açar, o ağlayınca da yer gök yas tutarmış. Ona bir bakan bir daha bakarmış.
     Aradan bir zaman geçtikten sonra, bir gün Padişah’ın adamları birbirine kemik atıp oynaşıyorlarmış. Kemik, birinin elinden fırlamış; kızın bulunduğu yerdeki camı kırmış, içeri düşmüş. Kız çok şaşırmış. Sağına soluna bakmış. Sonra da oradan çıkmış, doğruca saraya babasının yanma gitmiş. Babası da o anda selâmlıkta genç yakışıklı bir delikanlı ile konuşuyormuş. Kız, selâmlığa girer girmez, gördüğü bu gence o anda vurulmuş. Kız içeri girmiş, delikanlı da oradan ayrılmış gitmiş.
     Sonra babası kızına sarılmış;
– Ne var, n’oldu? Sen oradan çıkmamalıydın! Çabuk git, demiş.
     Kız, babasına olanları anlatmış. Daha sonra o delikanlının kim olduğunu sormuş. Babası da;
– O genç Derya Padişahı’nın oğludur kızım, demiş.
     Kız, bu sefer de annesinin yanma gitmiş. Biraz sohbet etmişler. Kız, annesine o delikanlıdan hoşlandığını, onu sevdiğini söylemiş. Annesi kızının ısrarına dayanamamış. Oğlana bir mektup yazmış, durumu anlatmış. Kızının kendiyle evlenmek istediğini bildirmiş.
     Delikanlı bu mektuba cevap olarak bir hançer göndermiş; “Bu hançerle kendini öldürse de yine de evlenmem, onunla birleşmem!” demiş.
     Kız bu cevaba çok üzülmüş. Günlerce, ağlamış sızlamış, uykusu düneği kaçmış. Annesine yalvarmış. Ondan oğlana bir mektup daha yazmasını istemiş. Annesi dayanamamış, kızının isteğini yerine getirmiş.
     Delikanlı, bu sefer kıza bir çarık göndermiş. İçine de; “Bu çarıkla dünyayı dolaşsa beni bulamaz. Bulsa da evlenemez.” yazılı bir pusula koymuş.
     Bu cevap kızı daha çok üzmüş, yataklara düşmüş. Hekimler derdine çare bulamamış. Kıza üzülen annesi oğlana son bir defa daha bir mektup yazmış.
     Delikanlı bu sefer de cevap olarak yağlı bir urgan göndermiş: “Bu iple kendini assa yine onunla evlenmem!” demiş.
     Babası kızın durumundan bir şey anlamamış. Kızın yanına gitmiş, onu zorla söyletmiş.
     Kız;
– Bu delikanlıdan başkasını istemem, demiş.
     Babasının aklına Pir’in söyledikleri gelmiş. Çaresizlik içinde kızını, hançeri, çarığı, ipi bir sandığa koymuş. Adamlarını çağırtmış, sandığı denize atmalarını emretmiş. Adamlar sandığı yüklenmiş, götürmüş denize atmışlar.
     Sandık gün gün oradan uzaklaşmış. Gide gide epey bir yol almış. Meğer sandığın gittiği yerdeki denizin ortasında Derya Padişahı’nın sarayı varmış. Derya Padişahı’nm hanımı pencerenin önüne oturmuş denizi seyrederken, uzaktan bir karaltı görmüş. Hemen adamlarını çağırmış:
– O görünen neyse, yakalayın bana getirin! Canlı ise bana, mal mülk ise size olsun, diye emretmiş.
     Adamlar derhal sandığı tutmuş, getirmişler. Hanım Sultan sandığı açtırmış, bir de ne görsün hiç tanımadığı dünyalar güzeli bir kız… Hanım Sultan, kızı yıkatmış, bir güzelce giydirmiş. Olmuş ama bir melek.
     Daha sonra kıza başından geçenleri sormuş. Kız da hepsini oturmuş anlatmış. Hanım Sultan kıza;
– Sen hiç merak etme! Bir çaresini buluruz kızım, demiş.
     Meğerse, Hanım Sultan’ın bir oğlu varmış. Bir iş için başka devlete gitmiş. Birkaç gün sonra, annesini görmek için gelecekmiş.
     Derken oğlan gelmiş. Kız ona şerbet ikram etmiş. Oğlanın içinde bir anda hisler belirmiş. Bir müddet sonra da geri gitmiş. Kız oğlanı tanımış. Sevdiği delikanlı olduğunu anlamış.
     Oğlan altı ayda, bir senede gelirken artık on beş günde bir gelmeye başlamış. Daha sonra haftada bire çıkarmış.
     Annesinin bu durumdan haberi olduğu için kızla beraber bir düzen kurmuşlar.
     Oğlan bir hafta sonra gelince Hanım Sultan;
– Deryadan gelen Allar giyen Getir şerbeti! diye elini iki defa birbirine vurmuş. Kız şerbeti getirmiş. Delikanlı bunun bir oyun olduğunu anlamamış. Kendini seven, onun için hayatını tehlikeye atan kızın bu olduğunu bilmiyormuş.
     Oğlan yine bırakmış, gitmiş. Öbür gelmesinde kızla Hanım Sultan anlaşmış. Kız oğlana şerbet verirken elindeki bardağı düşürüp kıracakmış. O zaman Hanım Sultan kıza; “Sen benim en güzel takımlarımı kırdın!” diye üstüne yürüyecek, dövecekmiş.
     Delikanlı gelmiş. Hanım Sultan iki elini birbirine vurmuş;
– Deryadan gelen Allar giyen Getir şerbeti! diye kıza seslenmiş. Kız elinde şerbetle içeri girmiş. Bardağı delikanlıya uzatmış. Tam bardağı alacağı sırada düşürmüş kırmış. O zaman Hanım Sultan, kızın üstüne yürümüş.
     Delikanlı, annesine mani olmuş;
– Aman anne dövme! Ne yapıyorsun? Bende onların yenisi var. Niye bir bardak için kızı dövüyorsun, demiş.
     Bu olaydan sonra kız da Hanım Sultan da oğlanın kızı sevdiğini anlamışlar. Dünyalar kızın olmuş.
     Derya Padişahı’nın oğlu bir müddet sonra yine işe gitmiş. O dönene kadar Hanım Sultan ile kız yine bir plan hazırlamışlar.
     Delikanlı orada duramamış. Kızın sevda ateşi yüreğini yakıyormuş. Kalkmış, memleketine gelmiş. Eve gelince şerbeti bu sefer annesi vermiş.
     Delikanlı şerbeti içtikten sonra annesine;
–  Anne ben her geldiğimde bana şerbet veren kız nerede? Ona ne oldu, diye sormuş.
     Annesi de;
– Oğlum çok üzüldüm; ama o kız öldü, demiş. Delikanlı buna bir türlü inanamamış.
     Annesi oğlunu inandırmak için;
– İnanmazsan gel sana türbesini göstereyim, demiş.
     Ana oğul, kızın yaptırdığı türbeye gitmişler. Oğlan türbenin başına vardığında yıllar önce kıza gönderdiği hançeri, çarığı, ipi görmüş. Görür görmez de dehşete kapılmış. Kendi kendine; “Eyvah! Ben ne yaptım?” diye pişman olmuş.
     Hançeri alıp kendini öldüreceği sırada annesi;
– Oğlum, biz sana oyun oynadık, demiş.
     Oradan kızı çağırmış, delikanlıyla konuşturmuş.
     Sonra da kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Yemiş içmiş muratlarına geçmişler. Siz de yiyin için muradınıza erin!

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Yazar hakkında

Yorum Ekle