Sudanlı Üçüncü Haremağası Zenci Bukait’in Öyküsü

S

     Bilin ki, ey amcamın oğulları! Dinlediğimiz iki öykü de gülünç ve boştur. Ben size, iğdiş edilişimin ve hadımağası olmamın öyküsünü anlatınca, sizden daha berbat olarak buna lâyık olduğumu anlayacaksınız. Çünkü, ben hanımımı öptüm ve hanımımın oğlu olan çocukla zina işledim. Ama bu zinanın ayrıntıları öylesine harika ve öylesine sefih olaylarla doludur ki, bu an için, onları size anlatmam çok uzun sürer. Çünkü, ey yeğenlerim! İşte sabah olmakta ve çukur kazıp buraya kadar getirdiğimiz şu sandığı gömme işini bitirmeden gün ışığı bizi yakalamak üzere bulunmaktadır. Bu durumda ağır bir tehlikeye düşer ve canlarımızı yitirme belasıyla karşı karşıya kalırız. En iyisi mi, biz, buraya yollanmamızın nedenini oluşturan işi görelim; sonra da, size zinamın ayrıntılarını ve hadım edilişimin nedenlerini geniş şekilde anlatırım, demiş.
     Bu sözleri söyledikten sonra zenci Bukait ayağa kalkmış, öteki iki zenci de artık iyice dinlenmiş olarak ayağa kalkmış ve üçü birden, fenerin saçtığı ışık altında, toprağı kazmaya ve sandığın büyüklüğüne uygun bir çukur açmaya başlamışlar; Kâfur ile Bukait kazmayı sallıyor, Savvap da toprakları küfelere dolduruyor, sonra da dışarıya atıyormuş ve böylece yarım adam boyunda bir çukur kazmışlar, sandığı buraya yerleştirmişler ve üzerini toprakla örtmüşler; sonra da toprağı düzlemişler. Bunu izleyerek araç gereçlerini, fenerlerini toparlamışlar, türbeden çıkmışlar; kapıyı yeniden kapayıp oradan aceleyle uzaklaşmışlar.
     Hep hurma ağacına gizlenmiş olarak bütün bunları görüp işiten Ganem bin Eyüp, hadımların iyice uzaklaştıklarını anlayınca ve yapayalnız kaldığından emin olunca sandığın içinde ne olabileceği konusunda fikir yürütmeye başlamış ve kendi kendine, “Bu sandığın içinde kim bilir ne var!” demiş. Ama gecenin getirdiği korkuyla hurma ağacından aşağı inebilmeyi göze alamamış ve sabahın ilk ışıklarının belirmesini beklemiş. Bunun üzerine hurmadan inmiş ve elleriyle toprağı kazmaya başlamış; bu çabasını sandık ortaya çıkıncaya ve kendisi de onu oradan çıkarıncaya kadar sürdürmüş.
     Bunun üzerine Ganem eline büyük bir taş parçası almış ve sandığın kapağındaki kilide vurmaya başlamış; sonunda onu kırmış. Kapağı kaldırmış. Sandığın içinde genç bir kızın yatmakta olduğunu, ama ölü değil, sadece baygın olduğunu görmüş. Çünkü alıp verdiği nefesle göğsü tatlı ve düzenli bir şekilde hareket ediyormuş. Anlaşılan bhang‘ın (kenevir) etkisi altında bulunuyormuş.
     Bu genç kız eşsiz bir güzellikte olup teni narin, tatlı ve nefis imiş. Üzerinde mücevherler, değerli taşlar ve ziynetler varmış; boynunda üzerine değerli taşlar kakılmış bir kolye, kulaklarında tek taştan yapılmış harika küpeler; ayak ve el bileklerinde elmas kakmalı altın bilezikler varmış; ve bütün bunlar bir sultanın tüm ülkesinden bile üstün bir değer taşıyormuş.
     Ganem bin Eyüp, kızı iyice inceleyince, onu buraya getirip canlı olarak gömen şehvet düşkünü zencilerin hiçbir saldırısına uğramamış olduğunu anlamış. Kızın üzerine eğilerek onu kollarına almış ve ardında bulunan toprağa yavaşça bırakmış; burnundan ciğerlerine dolan temiz havayı soluyunca genç kızın rengi canlanmış ve büyük bir soluk bırakarak öksürüp aksırmış ve bu davranışı dolayısıyla ağzından bir fili bile bir geceden öbür geceye kadar uyutabilecek büyüklükte iri bir bhang parçası düşmüş.
     Bunun üzerine gözlerini yarı yarıya açmış ve aman yarabbi, bunlar ne gözlermiş öyle! Ve hâlâ bhang‘ın etkisinde, tapılası gözlerini Ganem bin Eyüp’e çevirmiş ve mırıl mırıl bir sesle ve tatlı ve ince bir telaffuzla, “Neredesin sen benim küçük Reyhan’ım? Ne kadar susadığımı görmüyor musun? Çabuk beni serinletecek bir şeyler getir! Ya sen neredesin Zühr-eb-Bostan ve de sen Nur-ül-Hüda ve sen Necmet-üs-Subh ve özellikle sen Nüzhet-üz-Zaman? Ey tatlı, ey kibar Nüzhet-üz-Zaman? Hepiniz neredesiniz, bana niye cevap vermiyorsunuz?” demiş. Ve kendisine hiç kimse yanıt vermeyince, gözlerini tümüyle açıp yöresine şaşkınlıkla baktıktan sonra, genç kız, “Benim için ne felaket! İşte yapayalnız mezarlıklar ortasındayım! Kim beni buralara getirmiş? Beni sarayımdan, içi güzel perdelerle ve halılarla döşeli odamdan alıp, buraya getirip mezar taşlarının arasına atan kim? Ama yüreğin derinliğinde gizlenen sırrı acaba Tanrı’nın hangi yaratığı bilebilir? Ey en gizli sırları bile bilen Yüce Tanrı! Ey zamanı gelince bütün suçları ödeten varlık! Bas-ü- Badel-Mevt gününde, hesaplaşma gününde, iyilikleri de, kötülükleri de endazeye vurursun! Beni bu hale koyanları cezalandır yarabbi! diye haykırmış.
     Bütün bu söylenenleri izleyen Ganem, iki ayağı üzerinde kıpırdamadan dururken, artık dayanamayarak genç kıza doğru ilerlemiş ve “Adının hurma usaresinden de tatlı olduğunu, boyunun hurma dalından da eğimli olduğunu düşündüğüm, ey güzeller sultanı! Ben, Ganem bin Eyüp’üm! Ve burada, gerçekte ne saray, ne güzel perdelerle döşeli bir oda, ne de ölülerin yattığı mezarlar var. Ama seni her türlü kederden sakınmak için her şeyi bilen ve her yerde bulunup bizi gözeten Tanrı’nın özel olarak görevlendirdiği kölen var. Seni tüm dertlerinden kurtaracak ve ulaşmak istediğin yere ulaştıracağım! O zaman elbet sen de benden lütuflarını esirgemezsin!” demiş. Sonra da susmuş.
     Genç kız işittiklerinin gerçekliğini fark edince, “Tanrı’dan başka Tanrı bulunmadığına ve Muhammet’in onun resulü olduğuna tanıklık ederim!” demiş. Sonra Ganem’e doğru dönerek ışıldayan gözleriyle ona bakmış, elini yüreğine bastırmış ve tatlı bir sesle, “Ey kutsanmış genç adam! Burada bilmediğim bir yerde uyandım! Beni buraya kimin getirdiğini söyleyebilir misin?” diye sormuş. O da, “Ey sultanım! Seni buraya bir sandık içinde üç zenci getirdi!” diye yanıt vermiş.
     Sonra Ganem, genç kıza tüm öyküsünü, nasıl geceleyin kentin dışında kaldığını, sonra nasıl olup da onun sandıktan çıkarılmasına yardımcı olduğunu, yoksa toprağın altında boğulup gideceğini anlatmış; sonra da ondan kendi öyküsünü anlatmasını ve böylesi bir serüven yaşamasının nedenini sormuş. Ama o kendisine, “Ey genç adam! Allah’a şükürler olsun ki, beni senin gibi mert bir kişinin ellerine düşürdü! Şimdilik senden kalkıp beni yeniden sandığa koymanı rica ediyorum; sonra yola çıkıp herhangi bir katırcı ya da hayvan kiralayıcısı bulup bu sandığı yükler, beni evine taşırsın! Ancak o zaman, bunun senin için ne denli yararlı olduğunu ve benim sayemde, ne tür zevkler ve mutluluklar yaşayacağını göreceksin! O zaman sana tüm öykümü anlatırım ve geçirdiğim serüveni öğrenirsin!” demiş.
     Bu sözleri duyunca, Ganem çok tuhaf olmuş ve çabucak herhangi bir katırcı bulmaya koşmuş ve gün henüz doğmuş olduğundan, sorunu çözümlemesi güç olmamış; birkaç dakika sonunda, Ganem bir katırcıyla çıkıp gelmiş ve zaten genç kızı yeniden sandığa yerleştirmiş bulunduğu için, sandığı katıra yüklerken katırcıya yardım etmiş ve aceleyle evinin yolunu tutmuş. Ve yol boyunca, Ganem genç kızın sevgisinin yüreğini bürüdüğünü hissedip durmuş ve bir süre sonra kendisinin olacağını düşündüğü bu genç kızın, esir pazarına götürülürse on bin altın dinardan fazla değer tutacağını hesaplayarak mutlulanmış. Ayrıca üzerindeki değerli taşların, değerli giysilerin ne kadar servet sağlayacağını da düşünmüş ve bütün bu neşeli düşüncelerle oyalanarak evine epeyce yaklaşmış. Katırcıyı izleyerek güvenlikle evine ulaşınca, evinin iç kapısına kadar sandığı taşırken katırcıya yardım etmiş.

     Ama anlatısının tam burasında, Şehrazat, günün belirdiğini görerek ansızın susmuş ve sözlerine son vermiş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle