Ama Kırkıncı Gece Olunca

A

     Yeniden söze başlamış: 

     Ey bahtı güzel şahım, işittim ki, Ganem bin Eyüp, sandıkla birlikte güvenlik içinde evine ulaşmış, orada sandığı açmış ve genç kızı içinden çıkarmış. Genç kız evi incelemiş ve canlı renklerle örülmüş güzel halılar, zengin perdeler ve mobilyalarla göze çarpan pek güzel bir ev olduğunu düşünmüş. Sonra da büyük balyaları, değerli kumaşları ve işlemeli ipeklileri ve de misk dolu torbaları görmüş. O zaman Ganem’in pek çok serveti bulunan büyük bir tacir olduğunu anlamış. Bunun üzerine yüzünü itinayla örttüğü küçük peçeyi kaldırmış, bu kez genç Ganem’i daha büyük bir dikkatle süzmüş, onun yakışıklı ve kalbe çok yakın bir kişi olduğunu görmüş; onu sevmiş ve ona, “Ey Ganem, görüyorsun ki senin önünde peçemi örtmüyorum! Ama karnım çok aç, senden hemen yiyecek bir şeyler getirmeni rica ediyorum!” demiş. Ganem de, “Başım üstüne, gözüm üstüne!” diyerek yanıt vermiş.
     Bunun üzerine Ganem çarşıya koşup firında kızarmış bir kuzu, Bağdat tatlıcıları içinde en ünlü tacir olan Hacı Süleyman’dan aldığı en iyi türden bir tepsi tatlı, bir tepsi helva ve badem, fıstık ve her türden meyveler, eskimiş şarapla dolu testiler ve nihayet her çeşitten çiçekler satın almış. Ve bunların hepsini eve taşıtmış; meyveleri porselen kaplara sıralamış, çiçekleri de en değerli vazolara! Ve hepsini genç kızın önüne koymuş. Bunu gören kız, ona gülümseyip sokulmuş ve kollarını boynuna atmış ve onu öpmeye ve ona yaltaklanmaya ve ona zevk dolu birçok şey söylemeye başlamış. Ve Ganem, aşkın derisine işlediğini ve yüreğine yerleştiğini hissetmiş.
     Sonra ikisi birlikte akşam oluncaya kadar yemeye ve içmeye koyulmuşlar ve tüm bu zaman süresince aynı yaşta ve eşit güzellikte olmakla, birbirlerine alışmak ve birbirlerini sevmek için bol bol zaman bulmuşlar.
     Gece olunca, Ganem bin Eyüp, ayağa kalkmış ve ışıkları ve meşaleleri yakmış ve salon mum ışığından daha çok yüzlerinin parıltısından aydınlanmış. Sonra Ganem zevk için çalınan sazlar getirmiş, sonra gelip genç kızın yanına oturmuş ve içmek için kendi bardağını ve kızın bardağını doldurmaya ve onunla birlikte içmeye koyulmuş, sonra da onunla binlerce en hoş oyunları oynamaya ve gülmeye ve en yakıcı şarkıları ve en uyumlu şiirleri okumaya başlamış. Ve bütün bunlar, onların birbirlerine karşı duydukları tutkunun daha da artmasına neden olmuş. Birbirini sevenlerin yüreklerini bağlayan ve sevgilileri birleştiren Tanrı’ya şükürler olsun! Ganem ve genç kız, sabahleyin şafak sökünceye kadar oynaşmalarını ve şenliklerini sürdürmüşler. Ve sonunda uyku, göz kapaklarını ağırlaştırınca, birbirinin kollarında uyumuşlar; ama o gün, kesin bir birleşmeye ulaşmamışlar.
     Uyanır uyanmaz Ganem, iyi alışkanlıklarını savsaklamak istemediğinden hemen çarşıya koşmuş, o gün için ihtiyaç duyabilecekleri her şeyi satın almış: etten, meyveden, çiçeklerden ve de şaraptan yana… Ve hepsini eve taşıtmış ve genç kızın yanına oturmuş ve bunları doyuncaya kadar zevkle yemeye koyulmuşlar; bunu izleyerek Ganem içecekleri getirmiş ve bu kez de ikisi birden içmeyi ve yüzleri alev gibi tutuşuncaya ve gözleri daha parlak ve daha siyah oluncaya kadar birbirlerini okşamayı sürdürmüşler.
     Bu durumda Ganem bin Eyüp’ün gönlü genç kızı tutkuyla öpmek ve onunla yatmak istemiş. Ve Ganem, “Ey Sultanım, izin ver de dudaklarından öpeyim ve bu öpüş içimdeki ateşi söndürsün!” demiş. Kız da, “Ey Ganem, ben sarhoş oluncaya ve tüm tutarlılığımı ve düşüncelerimi terk edinceye kadar biraz bekle! O zaman sana, gizlice bu buseyi almana izin verir, dudaklarımı emdiğini bile duymayabilirim!” demiş. Bunu söyledikten sonra da, biraz sarhoşlamaya ve ayağa kalkarak tüm giysilerini çıkarmaya başlamış; üzerinde sadece ince bir gömlek ve saçları üzerinde altın işlemeli beyaz bir örtü kalmış.
     Bunu görünce, Ganem’in içinde arzular kıpırdamış ve ona, “Ey hanımım, şimdi bana dudaklarını tatmak iznini veriyor musun?” diye sormuş. Genç kız, “Vallahi! Benim gerçekten izin veremeyeceğim bir şey bu ey sevgili Ganem! Çünkü içdonumun uçkurunda yazılı bulunan bir şey beni engelliyor! Ve şimdi ben onu sana gösteremem!” demiş. Bunun üzerine Ganem, çok istediği halde, arzusunu gerçekleştirmede onu engelleyen bu güçlük yüzünden yüreğinden tutkunun taştığını hissederek, eline aldığı udla, şu dizeleri okumuş:
Dudaklarından bir buse istedim, yüreğimi tedirgin eden dudaklarından! Bir buse ki derdime derman olacaktı! Bana, “Oh, hayır! Oh, hayır! Bu olmaz! Asla!” dedi; ona, “Olsun! Olsun!” dedim. Bana, “Bir buse! Ama bu yürekten koparcasına verilmeli! Ve sen, istemediğin halde, gülen dudaklarımdan bir buse koparabilir misin?” diye sordun.
Ona, “Ama zorla koparılmış bir buse de bile, ey saf kişi, hâlâ biraz şehvet vardır!” dedim. O da bana, “Hayır! Hayır! Benden yana hayır! Ey Kaçak güreşen! Zorla alınan bir buse ancak dağ çobanlarının ağzına yaraşır!” dedi.
     Bu şarkıyı okuduktan sonra Ganem, çılgınlığının ve içindeki atılımın ve ruhunda kıvılcımlanan ateşin daha da yoğunlaştığını hissetmiş. Bütün bunlara rağmen, paylaşılan bir tutkunun bütün alametlerini göstermeye devam etmesine karşın, genç kız ona hiçbir şey bağışlamamış. Ve böylece, Ganem’in epeyce içi yanarak, kız da onun arzularını yanıtlayamadan akşama kadar uğraşıp durmuşlar. Bunun üzerine Ganem, ayağa kalkmış ve meşaleleri yakmış, lambaları tutuşturmuş ve salonu ışığa boğmuş. Sonra gidip genç kızın ayaklarına kapanmış ve dudaklarını harika bacaklarına yapıştırmış ve onları süt gibi, taze tereyağı gibi yumuşak ve eriyici bulmuş; başını ayaklarının arasına sokmuş, sonra da bacaklarına doğru daldırmış ve süratle daha yukarılara, kalçalara doğru uzanmış ve bu lezzetli ve ılık; misk, gül ve yasemin kokulu eti ısırmaya başlamış. Kız da tıpkı yumuşak başlı bir pilicin titrediği gibi, kanat çırparcasına titremiş. Ve Ganem, şaşkına dönerek, “Ey Sultanım, aşkının esiri ve gözlerinin mağlubu olan ve etinin lezzetinden ölen ben kuluna acı! Sen olmasaydın, sen gelmeseydin ben sakin ve dingin olacaktım!” diye haykırmış. Sonra Ganem gözyaşlarının tutkuyla göz kapaklarının köşelerini ıslattığını hissetmiş. Bunun üzerine genç kız ona, “Vallahi! Ey efendim, ey gözlerimin nuru! Sana yemin ederim ki, aşkının tutkunuyum ve tüm etimin özüyle sana bağlıyım! Ama şunu iyi bil ki, sana asla kendimi sunamam! Ve bana derinlemesine yaklaşmana izin veremem!” demiş. Ganem, “Ama seni engelleyen nedir?” diye haykırmış. Kız da ona, ”Bu gece bunun nedenini sana söyleyeceğim! Belki de o zaman beni mazur görürsün!” demiş.
     Bu sözleri söyleyerek kendini onun kucağına atmış ve kollarıyla onu sararak öpmeye ve okşamaya ve binlerce vaatte bulunmaya başlamış! Ve bu oyunlarını ve oynaşmalarını sabah yaklaşıncaya kadar sürdürmüşler; ama genç kız, Ganem’in kendisini sevmesine neyin engel olduğunu söylememiş.
     Her gün aynı yarım kalmış sevişmeyi sürdürmekten geri kalmamışlar ve bu böylece tam bir ay sürmüş. Birbirlerine karşı duydukları sevgi, gittikçe daha fazla keskinleşmeye ve artmaya yüz tutmuş. Ama gecelerden bir gece, Ganem boylu boyunca genç kızın yanında uzanmış yatarken ve ikisi de şaraptan ve doygunluktan mahrum bir sevgiden sarhoş bulundukları bir sırada, Ganem, elini ince gömleğin altına doğru uzatmış; sonra da yavaşça genç kızın karnına doğru kaydırmış ve titreyen düzgün tenini okşamaya başlamış ve yavaş yavaş elini bir kristal kupa gibi açılan aşk deliğine indirmiş ve parmaklarıyla uyumlu kıvrımlarını gıdıklamış. Bu dokunuş üzerine, genç kız titremiş ve ayılarak, kendini toparlamış ve elini telaşla içdonuna doğru götürerek onun sırma püsküllü uçkurla, her zamanki gibi iyice bağlı bulunduğunu anlamış. Bu onu rahatlatmış ve yeniden yarı uykulu durumuna geçmiş. Bunun üzerine Ganem yeniden elini bu harika tenin genç karnı boyunca dolaştırmış ve içdonunun uçkuruna ulaşmış ve onu çözmek için ansızın çekmiş ve bu zevk bahçesini hapseden içdonunu aşağı düşürmüş. Bunu anlayan genç kız tamamen uyanmış ve toparlanarak oturmuş ve Ganem’e, “Sen ne yapmak istiyorsun, ey canımın içi Ganem?” diye sormuş. O da “Artık sana sahip olmak ve tümden sevmek ve de zevklerimi seninle paylaşmak istiyorum!” demiş. Bunu duyan genç kız ona, “Ey Ganem, beni dinle! Sana nihayet durumumu açıklayacağım ve sırrımı öğreneceksin. Belki de o zaman benim özrümü ve bedenime erkekçe girişimini neden engellediğimi kabullenirsin!” demiş. Ganem de, “Pekâlâ seni dinliyorum!” demiş.
     Bunun üzerine genç kız, gömleğinin uçlarını kaldırmış ve içdonunun uçkurunu eline alarak ona, “Ey efendim Ganem, bu uçkurun ucunda ne yazılı olduğunu gel de oku!” demiş. Ganem uçkurun ucunu tutmuş ve görmüş ki, uçkura altın işlemeli olarak: “Sen benimsin, ben de senin! Ey Peygamberin amcasının soyundan gelen!” sözcükleri yazılı.
     Ganem uçkurun ucuna işlenmiş olan altın harflerle yazılı bu ibareyi okuyunca, elini aceleyle geri çekmiş ve içini rahatlatmak üzere genç kıza, “Bana bunun anlamını hemen açıkla!” demiş. Genç kız da ona:
     “Bil ki, Ey Ganem, ben Halife Harun Reşit’in gözdesiyim ve içdonumun uçkuruna yazılı olan bu sözcükler, benim Emir-ül-Müminin’in malı olduğumu sana kanıtlar ve de ben, dudaklarımın tadını ve etimin gizini ona saklamak zorundayım. Benim adım, ey Ganem, Kuvvet-ül-Kulûp’tur. Çocukluğumdan bu yana Halife’nin sarayında yetiştirildim, büyüdüm ve büyüdükçe öyle güzelleştim ki, Halife beni fark etti ve bendeki nitelikleri, Tanrı’nın cömertlikle bağışladığı üstünlükleri ve verileri gördü. Ve güzelliğim onu öylesine çarpıcı biçimde etkiledi ki, bana karşı büyük bir sevgiyle bağlandı ve sarayda sırf bana ait bir daire ayırttı ve emrime hoş, kibar ve güzel yüzlü on köle kız verdi. Sonra bana sandıkta kapalıyken gördüğün bütün o mücevherleri, o ziynetleri ve güzel şeyleri armağan etti. Ve beni sarayındaki tüm kadınlardan üstün tuttu ve benim uğrumda aynı zamanda akrabası olan sevgili karısı Sitt-Zübeyde’yi bile ihmal etti. Böylece Sitt-Zübeyde de bana karşı etkilerini kısa zamanda gösterecek bir kin duydu. Halife’nin kendisine karşı ayaklanan bir komutana karşı savaş açmak için Bağdat’tan ayrıldığı bir sırada, Sitt-Zübeyde, bana karşı kurduğu hileli düzeni yerine getirmek üzere bunu firsat bildi. Ve hizmetimde bulunanlardan birini kandırmakta başarı sağladı ve bir gün onu huzuruna çağırarak ona, “Hanımın Kuvvet-ül-Kulûp uyuduğu sırada, ilkin içeceğinde ıslattıktan sonra, ağzına şu bhang‘ı koy! Ben de seni ödüllendirir, sana bir servet bağışlayıp özgürlüğünü veririm!” dedi. Ve genç köle, daha önce Zübeyde’nin kölesi olduğundan, ona, “Tabii yaparım efendim, çünkü size büyük saygım var, sevgim var,” diye yanıt verdi. Ve bana bhang‘la karıştırılmış bir içecek verdi. Bu içki bedenime girer girmez külçe gibi yere yığıldım, bedenim titreyişler içinde kaldı ve topuğum alnıma geldi, sanki başka bir dünyaya doğru yol aldığımı hissetim. Beni böyle uyuşmuş görünce, esire gidip Sitt-Zübeyde’yi buldu ve o da gelip beni bu sandığa koydu. Sonra gizlice sözü edilen üç zenciyi çağırttı, onları ve sarayın kapıcılarını büyük bir cömertlikle ödüllendirdi ve sandığı zencilerin omuzlarına yükleterek geceleyin beni kaçırttı ve kurtulmam için Tanrı’nın seni getirip hurma ağacında tünettiği türbeye taşıttı. Ve ancak senin sayende, ey gözümün nuru Ganem, türbenin çukurunda boğularak ölmekten kurtuldum. Ve yine, şimdi cömertlikle karşılandığım evinde beni güvenlikle koruduğun için sana şükran borçluyum. Ama kafamı işgal eden ve zihnimi bulandıran şey: Halife, sarayına dönüp de beni artık orada göremeyince ne düşüneceği, ne yapacağıdır. Bir endişem de, ey Ganem, içdonumun uçkuruyla Halife’ye bağlı bulunduğum için, sana kendimi tümüyle verememek ve seni içimde kıpırdarken hissedememektir. İşte benim öyküm budur. Senden de susmanı, sırrımı saklamanı dilerim,” demiş.
     Ganem bin Eyüp, Kuvvet-ül-Kulûp’un bu öyküsünü işitip onu hangi bağların Emir-ül-Müminin’e bağladığını anlayınca ve de onun Halife’nin gözdesi ve malı olduğunu öğrenince, Halife’nin adına duyduğu saygıdan ötürü, yere çöküp kalmış. Artık bundan sonra onu kutsal bir varlık sayarak gözlerini kaldırıp genç kıza bakamamış ve gidip bir köşeye oturarak kendine binlerce sitem yağdırıp ve neredeyse nasıl bir cinayet işleyeceğinin, hatta genç kızın Sultan’a ait tenine sadece dokunmakla bile ne denli küstahlık ettiğinin pişmanlığını yaşamaya başlamış ve tutkusunun ne denli mutsuz ve bahtının ne denli acılı olduğunu düşünmüş. Ve talihe, haksız darbelerinden ve layık olmadığı felaketlere yol açtığı için sitemler etmiş. Ama yine de Tanrı’ya sığınmaktan ve “Soylu yürekleri acı içinde kıvrandırmak ve kötü ve alçak kişilerin yüreklerinden tüm derdi kaldırmak için kendine göre nedenleri olan Tanrı’ya şükürler olsun!” demekten geri durmamış. Sonra da şairin şu dizelerini okumuş:
Âşığın yüreği asla huzurun sevincini tatmaz, aşk onu avucunda tuttuğu sürece… Asla aşığın aklı dokunulmamış kalamaz, güzellik bir kadın görünümünde gizlenmiş kaldıkça! Bir dostum, bana “Aşk nedir?” diye sordu. Ona, “Aşk bir tatlılıktır ki, şurubu lezzetli, hamuru acıdır!” dedim.
     Bunun üzerine genç kız Ganem’e yaklaşıp onu bağrına basmış, onu öpmüş, onu bir gerdanlık oluştururcasına kollarıyla sarmış ve biri hariç, her yola başvurarak onu teselli etmeye çalışmış, ama Ganem, Emir-ül-Müminin’in gözdesinin okşayışlarına yanıt vermeye artık cesaret edememiş; ses çıkarmadan onun okşayışlarına katlanmış ama öpüşe karşı öpüş, kucaklamaya karşı kucaklama olmaksızın… Ve gözde, biraz önce o kadar yanıp tutuşurken, şimdi böylesine saygılı davranan Ganem’den bu denli bir değişiklik beklemediğinden; okşayışlarını, cilvelerini iki katına çıkarmış ve Ganem’in çekingenliğiyle kendisinde yeniden canlanan tutkunun ateşine onu da çekmek için elleriyle onu kışkırtmaya çalışmış. Fakat Ganem, bir saat süreyle, hiçbir şeye kulak asmak istememiş. Ama sabah, onu bu ateşlenmiş, fakat hapsedilmiş tutkulu durumda bulunca, Ganem bir anda sokağa çıkıp çarşıdan günün ihtiyaçlarını sağlamakta acele etmiş. Ve dışarıda bir saat kadar kalarak öteki günlerden de bol, her türden alış verişte bulunmuş. Çiçek satıcılarından her türlü çiçekler, kebapçılardan en iyi kebaplar, tatlıcılardan en iyi şuruplandırılmış, en taze tatlılar ve has undan en nefis, en pişkin, en mayalı ekmekler; nefis kaymaklar ve bol miktarda meyve almış ve hepsini taşıyıp genç kızın önüne koymuş.
     Ama eve döner dönmez, genç kız ona yaklaşmış ve bitkinlikle ve tutkulu ve arzudan hafifçe ıslanmış siyah gözlerle bakarak ona sürtünmüş ve dudaklarının bir gülüşüyle, “Vallahi! Benden ne çok uzakta kaldın! Sevdiğim, gönlümün arzuladığı! Vallahi! Bana sanki bir saat değil, bir gün gibi geldi, senden ayrı kaldığım süre! Şimdi artık kendimi tutamayacağımı anlıyorum! Tutkum dayanılmaz, önüne geçilmez hale geldi; bütün varlığım yandı, tutuştu. Ey Ganem! Tut beni, al beni! Al beni ey Ganem! ölüyorum!” demiş.
     Ama Ganem, onu hafifçe iterek, “Ey Sultanım Kuvvet-ül-Kulûp! Allah beni bundan korusun! Bunu asla yapamam! Nasıl olur da köpek, arslanın yatağını gasp eder? Çünkü efendiye ait olan, kölenin olamaz!” demiş. Sonra kendini onun ellerinden kurtararak bir köşeye çömelmiş, tüm hüznüyle, tüm kaygısıyla… Ama kız gidip onun elini tutmuş, onu halının üzerine çekip yanıbaşına oturtmuş ve kendisiyle birlikte yiyip içmeye zorlamış. Ve o kadar çok içirmiş ki, sonunda Ganem sarhoş olmuş; kız Ganem’in üzerine atılmış, boynuna sarılmış ve haberi olmadan Allah bilir neler yapmış!
     Sonra da udu eline alarak şu dizeleri okumuş:
Sevgi dolu kalbimi öğüttü, un ufak etti! Doyumsuz ve itilmiş, uzun süre böylesine kalabilir miyim? Sen ey dostum, benden yana bir kusur ve neden olmadan kendini sakınan gazel! Bilmez misin ki, gazeller bile bakmak için başını çevirir?
     Bu dizeleri duyunca, Ganem bin Eyüp, kendine gelmiş ve duyduğu heyecandan ağlamış; kız da onu böyle ağlar görünce, aynı şekilde ağlamaya başlamış. Ama yeniden içmeye ve gün batıncaya kadar şiirler okumaya koyulmakta gecikmemişler.
     Bunun üzerine Ganem ayağa kalkmış ve her akşam yaptığı gibi, duvardaki büyük dolaptan şilteleri çıkarmış ve yatak oluşturmak üzere yere sermiş ve yine her akşam yaptığı gibi bunları tek bir yatak halinde birleştirecek yerde, birbirinden ayrı iki yatak olmasına itina göstermiş. Kuvvet-ül-Kulûp, buna karşı çıkarak ona, “Bu ikinci yatak kimin için?” diye sormuş. O da, “Bir yatak senin için, bir yatak da benim için! Bu geceden başlayarak bu tarzda uyumak zorundayız; çünkü efendiye ait olan şeye köle dokunmamalıdır, ey Kuvvet-ül-Kulûp!” diye yanıt vermiş.
     Ama genç kız yeniden söze başlayarak, “Ey sevgili efendim, bu eskimiş ahlak âdeti bizden ırak olsun! Geçip giden şehvetten zevk almalıyız, çünkü yarın çoktan uzaklaşmış olacak! Ve zaten, ne olacaksa olacaktır ve bahtın yazdığı yazı mutlaka yerine gelir!” demiş. Fakat Ganem, bunu kabul etmek istememiş. Kız da en tutkulu, en ateşli sesiyle, “Vallahi! Birlikte yatıp sevişmezsek, bu gece geçmek bilmez!” diye haykırmış. Ama Ganem, “Allah, bizi bundan korusun!” demiş.
     Kız da yeniden s.ze başlayarak, “Gel ey Ganem, işte sana tüm etimi açıyorum ve arzum sana sesleniyor, sana haykırıyor! Ey ciğer köşem Ganem’im! Çiçek açan bu ağzı, sana duyulan sevgiyle olgunlaşmış bu bedeni al!” diye haykırmış. Ganem ise, “Allah beni bundan korusun!” demiş.
     Kız, “Ey Ganem, işte tenim yaseminden daha kokulu! Tut ve duy ve sarhoş ol!” demiş. Ama Ganem, “Ey Kuvvet-ül-Kulûp, efendiye ait olan şey, kölenin olamaz!” deyip durmuş.
     Bunun üzerine genç kız gözlerinden yaşlar dökmüş ve udunu eline alarak şu dizeleri söylemiş:
Güzel ve narinim! Benden niye kaçıyorsun? Güzelim ve duygu kesilmişim, görüyorsun! Ve harikalarla doluyum! Niye beni yüzüstü bırakıyorsun? Tutkumla tüm yürekleri yakıyorum ve tüm göz kapaklarından uykuyu kaçırmışım! Ve ateşten bir çiçeğim, kimse beni koparmadı! Ben bir gazelim ve gazeller avlanmak için yaratılmışlardır; incecik âşık bir gazel! Ben ince ve âşık bir gazelim, ey avcı! Ağlarını kur, neden beni ağ kurup avlamıyorsun? Ben çiçeğim, kokulu çiçekler koklanmak için yaratılmışlardır, narin ve kokulu çiçekler! Ah! Neden sen beni koklamak istemiyorsun?
     Fakat Ganem, her zamankinden daha tutkun olduğu halde, Halife’ye duyduğu saygıyı göstermekten geri durmamış ve genç kızın tüm arzulu davranışlarına karşın, bir ay daha bu tarzda davranmayı sürdürmüş. İşte Ganem ile Emir-ül-Müminin’in gözdesi Kuvvet-ül-Kulûp’un başına gelenler bunlar!
     Zübeyde’nin durumuna gelince, şöyle olmuş: Halife savaş için Bağdat’tan uzakta bulunduğu bir sırada, rakibine yapacağını yaptıktan sonra, sonradan büyük bir şaşkınlığa düşmekte gecikmemiş ve kendi kendine, “Döndüğünde bana Kuvvet-ül-Kulûp’u sorarsa, Halife’ye ne diyeceğim? Onu hangi yüzle karşılayacağım?” demiş.
     Bunun üzerine, çocukluğundan beri tanıdığı ve görüşlerine çok güven duyduğu yaşlı bir kadını saraya getirtmeye karar vermiş ve ona sırrını açarak, “Ne yapmalıyım şimdi, Kuvvet-ül-Kulûp’un başına gelenler geldikten sonra?” diye sormuş.
     Yaşlı kadın ona, “Her şeyi anladım hanımım! Ama zaman sıkışık! Çünkü Halife dönmek üzere; ondan her şeyi gizlemek için pek çok yollar var, fakat sana en kolay, en güvenli ve en kestirme yolu göstereceğim. Hemen bir marangoz getirt ve ona büyücek bir odundan ölü şeklinde bir yontu yapmasını emret! Bu yontu büyük bir merasimle mezara konur; yöresinde mumlar, meşaleler yakılır; tüm saraya, tüm kölelere ve Kuvvet-ül-Kulûp’un tüm cariyelerine matem giysisi giymelerini, siyahlara bürünmelerini emredersin! Yine bunlarla haremağalarına, Halife’nin gelişinden önce başlayarak saraya ve sarayın tüm geçitlerine de siyah bezler asmaları için buyruk verirsin. Halife gelip de şaşırarak, bunların nedenini sorunca, ona ‘Ey efendimiz, cariyeniz Kuvvet-ül-Kulûp, Allah’ın rahmetine kavuştu! Onun yaşamadığı yılları Allah sana yaşatsın! Zaten sultanımız Zübeyde, ona yaraşır şekilde cenazeyi onurlu bir merasimle kaldırttı ve de onu özel hazırlanmış bir türbe yaptırarak saraya gömdürdü‘ derler. Bunu duyunca Halife senin iyilikseverliğinden duygulanır ve sana minnettar olur. Sonra da Kur’an okuyanları çağırıp, kabir üzere onlara Kur’an okutmakta gecikmeyecektir. Ama Halife, Kuvvet-ül-Kulüp’u sevmediğini düşünerek senden kuşkulanacak olur da kendi kendine, ‘Kim bilir, amcamın kızı Zübeyde, Kuvvet-ül-Kulûp’u ortadan kaldırmak için belki de bir düzen kurmuştur!‘ diye düşünürse ve bu kuşku onda büyüyerek yer eder de, mezarı açtırmaya kalkar ve gözdesinin hangi nedenle öldüğünü anlamak isterse, o zaman sen hanımım, bu konuda hiç korkmamalısın! Çünkü çukuru kazıp da en değerli kumaşlara bürünmüş ve şaşaalı bir kefene sarılmış olarak gömülen insanoğlu kılığındaki bu yontu dışarı çıkarılırsa ve Halife de son bir kez gözdesinin yüzünü görmek üzere kefeni açtırmak isterse sen ve yörendeki herkes onu, ‘Çıplak bir ölüyü görmenin günah olduğunu‘ söyleyerek engellersiniz. Bunun üzerine Halife, gözdesinin gerçekten ölmüş olduğuna inanır ve yeniden gömülmesine izin verir. Sana da yaptıkların için teşekkür eder! Ve sen, böylece Allah’ın yardımıyla bu kaygıdan kurtulursun!” demiş.
     Yaşlı kadının bu sözleri üzerine, Sitt-Zübeyde harika bir görüş sağladığına güvenerek yaşlı kadına zengin armağanlar vermiş; ayrıca bir hilat ve çok miktarda para vermiş ve bu düzenin gereklerini yerine getirmesi için ona ruhsat vermiş; yaşlı kadın da marangozun hazırlayacağı yontunun gereğince yapılmasına büyük bir gayret sarf etmiş ve yontuyu Sitt-Zübeyde’ye getirmiş. İkisi birlikte yontuyu, Kuvvet-ül-Kulüp’un gösterişli giysileriyle donatarak zengin bir kefene bürümüşler ve ona güzel bir cenaze merasimi hazırlamış ve de büyük masraflarla saray bahçesine yaptırılan bir türbeye koymuşlar. Kabrin yöresini de meşaleler ve mumlarla aydınlatmışlar ve gerekli merasimler için türbenin içine halı döşemişler. Sonra Zübeyde, sarayın her yanını siyah tüllerle kaplatmış ve tüm kölelere matem tutmalarının işareti olarak siyah giysiler giymelerini emretmiş. Kuvvet-ül-Kulûp’un ölüm haberi tüm saraya yayılmış; Mesrur dahil tüm haremağaları olayın gerçekliğine inanmışlar.
     Bu düzenlemeler böylece yapılmışken, Halife de uzaktaki gazasından geri dönmüş ve doğruca tek düşüncesi olan gözdesi Kuvvet- ül-Kulûp’un dairesine yollanmış. Ve orada hizmetçilerin, kölelerin ve de gözdesinin hademelerinin matem tutar gibi siyahlara bürünmüş olduklarını görmüş ve birdenbire korkudan titremeye başlamış ve ansızın önünde aynı matem giysilerine bürünmüş Sitt-Zübeyde’nin belirdiğini görmüş. Bütün bunların nedenini sorunca, kendisine Kuvvet-ül-Kulûp’un ölmüş olduğunu söylemişler.
     Bu haberi duyunca Halife bayılıp yere düşmüş. Yeniden kendisine gelince, ziyaret etmek üzere gözdesinin mezarının nerede olduğunu sormuş. Bunun üzerine Sitt-Zübeyde, kendisine, “Bil ki, ey Emir-ül-Müminin, Kuvvet-ül-Kulûp’a duyduğum sevgi dolayısıyla, kendisini saraya gömdürmek istedim!” demiş.
     Bunun üzerine Halife, hâlâ gaza giysileri içinde, Kuvvet-ül-Kulûp’un mezarının bulunduğu yere doğrulmuş. Kabrin yöresinde yakılmış bulunan meşaleleri ve mumları ve kabrin içine döşenmiş halıları görmüş. Bunu görmekle Zübeyde’ye takdire değer ilgisinden dolayı teşekkür edip onu övmüş; sonra da saraya dönmüş.
     Ancak, doğası bakımından kuşkulanma eğiliminde olduğu için, Halife, kuşkular duymaya ve tedirgin olmaya başlamış ve kendisini yıpratan bu kuşkulardan hemen kurtulmak için, mezarın açılmasını ve gözdesinin cesedinin kabirden çıkarılmasını emretmiş.
     Bu emir hemen yerine getirilmiş. Ve Halife, Zübeyde’nin düzeni sayesinde, insan şeklindeki örtü altındaki yontuyu görmüş ve onun gözdesi olduğuna inanmış. Ve onu yeniden gömdürerek hemencecik başucunda cenaze duaları okumak üzere din adamlarını ve hafizları getirtmiş; bu sırada kendisi de halının üzerine oturarak kanlı gözyaşları dökmüş; sonunda kederinden zayıf düşerek bayılmış.
     Halife, bir ay boyunca, din adamlarını ve hafızları getirtip gözdesinin kabrinde Kur’an okutmuş; kendisi de oturup acı gözyaşları dökmüş.

     Fakat anlatısının burasında, Şehrazat, sabahın belirdiğini görmüş ve yavaşça susarak anlatısını kesmiş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle