İstanbul Efsaneleri-12 (Körler Ülkesinin Karşısına Kurulan Şehir)
İstanbul Efsaneleri-12 (Körler Ülkesinin Karşısına Kurulan Şehir)

İstanbul Efsaneleri-12 (Körler Ülkesinin Karşısına Kurulan Şehir)

     Kentin kuruluşu üzerine rivayetler muhtelif. En ünlüsü ve bilineni Megaralı göçmenlerin yolculuğu. Bir de Evliya Çelebi’nin anlattığı var ki, tadına doyum olmuyor…
     Efsaneye göre, Koressa’nın oğlu, Yunanistan’ın Megara kentinden genç Byzas, yandaşlarıyla birlikte, bölgedeki baskılardan kurtulmak, yeni bir kent kurmak ve özgürlüğünü ilan etmek için yola çıktı. Her şey iyiydi de, kent nerede kurulacaktı? O çağda, bilinmeyenleri bilinir kılan birisine, Delfi kentindeki kâhine danıştı genç adam. Delfi kâhini gideceği yeri tarif etti; “Kentini kuracağın yer, körler ülkesinin tam karşısında olacak!” Byzas yola çıktı, aradı taradı, körler ülkesi diye bir yer yoktu. Sonunda, mola verdikleri bir deniz kentinde. Gördüğü manzaranın muhteşem kıyısından, karşı sahile baktı ve bağırdı: “Bu insanlar kör mü, burası varken başka yerde oturulur mu?”. Delfi kâhinini hatırladı; ne demişti kâhin; “Körler ülkesinin karşısında kuracaksın kentini!”
     İşte bu Körler Ülkesi, günümüzün Kadıköy’üdür!”
     İstanbul’dan çok yıllar önce kurulmuştur “Khalkedonia”, yani Kadıköy. Byzas; ordusuyla gelip soluklanmak için durduğu şimdiki Sarayburnu’nda, görüntüsünden adeta büyülenmişti. Khalkedonia’nın neden “Körler Ülkesi” tanımlamasını hak ettiğini anlamıştı artık. Çünkü, böyle cennet benzeri bir yer dururken, tam karşıda ve korumasız bir yerde kent kuranlar, ancak kör olabilirlerdi! Ol hikâye böyle. Temelleri Sarayburnu sırtlarında atılan kente, kurucusunun adı olan Byzas’tan dolayı, “Byzas’ın kenti” anlamında “Byzantion” dendi…      Rüyasında gördüğü Hazreti Peygamber’e, “Şefaat ya Resulallah” diyeceğine, heyecanla “Seyahat ya Resulallah” dediğini anlatarak, yaşadığı zamana o güzel anlatımıyla tarih düşen Evliya Çelebi’nin, İstanbul üzerine bir rivayet anlatmaması düşünülebilir mi hiç? Ünlü “Seyahatname”sinin ilk cildinde şöyle anlatır gezgin Evliya Çelebi;
     “Hazreti Süleyman, Peygamber Efendimizin doğumundan 1600 yıl önce Kaftan Kafa bütün ins-ü cine, vahşi hayvanlara ve kuşlara hükmettiği halde, yeryüzünün her dilden anlayan tek sultanına bir türlü söz geçirememiş. Bu, okyanus denizinde, Ferenduz denilen adada padişahlık eden Saydun isimli bir adammış. Bu gururlu adam Hz. Süleyman’ın önünde baş  eğmek istemezmiş. Bu hale canı sıkılan Hz. Süleyman, bir gün sayısız askeri ve her cinsten hayvanlarla Saydun’un üzerine yürümüş, memleketini harap ve ahalisini esir ettikten sonra onu huzuruna getirtmiş, ateş saçan kılıcı ile öldürüp adsız, nişansız bırakmış…”
     Evliya Çelebi’nin hikâyesi uzar da uzar. Özetlersek; Hz. Süleyman Saba Melikesi Belkıs’ın dünyalar güzeli kızı Alina ile evlenir. Alina’mn çok özel bir saray istemesi üzerine, adamlarını dünyanın dört bir yanına gönderip, saray yapılacak eşsiz bir yer bulmalarını emreder. Adamları İstanbul’u söylerler. Hz. Süleyman,  Sarayburnu’nda geçirdiği bir gecenin sabahında kendini dinç ve gençleşmiş hissedince, buraya büyük bir saray yaptırır, sonra da kıyamete kadar mamur kalsın diye İstanbul için hayır dua  eder.
     Anlıyor musunuz tüm bozulmalara, yangınlara, depremlere, istilalara karşın İstanbul’un nasıl dimdik ayakta kalmasının hikmetini?
     Bunu biliyor muydunuz?
      Antik Roma kentinin yedi tepe üzerine kurulmasının, İmparator Büyük Konstantinos’u  (Constantinus) çok etkilediği, İstanbul’u da Roma’ya benzetmek amacıyla, yedi rakamına yönlendirdiği anlatılır.
     İmparator, bu yedi sayısını uğurlu ve kutsal sayıyordu. Sarayının ana salonu, ‘Hepta Likhnos” yani “yedi kandilli” adını almıştı. İmparatoru korumakla görevli, “yedi kıta”dan oluşmuş bir muhafız alayı vardı. Konstantinos, kendisini, çevresinde “yedi gezegenin dönüp durduğu güneş” yerine koymuştu. Çemberlitaş üzerindeki heykeli de zaten bu durumu betimlemekteydi.
     İstanbul’un ünlü tepelerine gelince… Birinci tepe, bugün Topkapı Sarayı ve Sultanahmet Camii’nin yer aldığı yükseklikti (Akropolis). İkinci tepe, Çemberlitaş diye bilinen, Konstantin Sütunu’nun bulunduğu bölge ve çevresi; üçüncüsü Beyazıt ve Süleymaniye alanıydı. İstanbul’un dördüncü tepesi, derin bir vadiyle yarılmış olan Fatih, beşincisi de Fener’in üst kısımlarında, Yavuz Selim Camii’nin bulunduğu bölgeydi. Altıncı olan Mihrimah Suttan Camii’nin yer aldığı Edirnekapı Tepesi uydurma, çünkü rakamı yediye yükseltmek için uydurulmuştu. Son tepe ise Marmara Denizine bakan yükselti, yani Cerrahpaşa sırtlarıydı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir