Kedi Gelin

K

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Vakti zamanında bir Padişah varmış. Bu Padişah’ın da üç oğlu varmış. Padişah’ın ilk karısı ölmüş, yeniden evlenmiş.
     Oğlanlar evlenecek zamana gelmişler; ama analık evlendirmek istemiyormuş. Bunun üzerine Padişah oğullarını yanına seslemiş. Demiş ki;
– Hepiniz bir ok atın! Kimin kapısına düşerse o evin kızını alın!
     Oğlanlar ok atmışlar; küçüğün oku sığırcının kapısına, ortancanın oku danacının kapısına, büyüğünki ise kösnü/köstebek deliğine düşmüş.
     Büyük oğlan çok merak etmiş. Demiş ki:
– Biri sığırcının, biri de danacının kızını aldı. Ben kimin kızını alacağım.
     Aradan epey bir zaman geçmiş, büyük oğlan okunu almaya gitmiş. Oku delikte duruyormuş, çekmeye başlamış. Delikten bir kedi çıkmış. Oğlan kediye vurmuş; kedi gitmemiş, ayağına sarılmış. Oğlan;
– Bu da benim şansım işte, ne yaparsın, demiş.
     Kediyi ceketinin altına alıp kimseye göstermeden saraya getirmiş, dolaba koymuş. Ama bunun Peri Padişahı’nın kızı olduğundan haberi yokmuş.
     Oğlan sabahleyin işe gitmiş. İşten gelmiş ki, karyolası düzelmiş, yemeği pişirilmiş. Buna bir anlam verememiş. Annesine sormuş. O da;
– Benim haberim yok, demiş.
     Oğlan dolabı açmış, kediye bakmış ki, kedi yatıyor. Oğlan yine şaşırmış.
     Analığı, bir gün ekmek pişirirken, kedi yanına gitmiş. O da kediye ekmek vermemiş. Kediye oklava ile vurmuş, kedi de kaçmış.
     Analık düğüne gidecekmiş. Kedi, derisini çıkarmış, bir dünya güzeli olmuş. Ondan önce düğüne gitmiş. Oğlanın analığı, bu kızı görünce aklı gitmiş, oğluna almak istemiş. Kıza;
– Nerelisin, demiş. O da;
– Oklavaelli’yim, demiş. Analık bir şey anlamamış.
     Ertesi gün analık ekmek yaparken, kedi yine yanına gitmiş. Bu sefer de aktaracakla/evirgeçle vurmuş.
     Analık yine bir düğüne gitmiş. Kedi de ondan önce kılık değiştirip gitmiş. Analık yine bu kıza vurulmuş. Kıza sormuş:
– Canım nerelisin? Kız da;
– Aktaracaklı’yım, demiş. Oğlanın analığı bu sefer şüphelenmiş. Oğlana demiş ki:
– Oğlum, bu kız yoksa o kedi mi?
     Oğlan dolabı açmış bakmış ki, kedi orada… Artık oğlan da şüphelenmiş.
     Bunun üzerine oğlan, bir gün işe gitmemiş, eve saklanmış. Bir zaman sonra bakmış ki, kedi dolaptan çıkmış. Derisini çıkarmış, dünya güzeli bir kız olmuş. Bu zaman oğlan hemen gelmiş, deriyi almış. Tam yakacağı sırada kız oğlana;
– Yiğit, o deriyi yakma! Ben de yanarım, demiş. Oğlan bunun üstüne deriyi bırakmış.
     Kız oğlana dönmüş:
– Yiğit, senin babanı yanıma getirme! Beni senden alır, demiş.
     Oğlan buna aldırış etmemiş. Oğlanın babası kızı görünce kızda gözü kalmış. Kıza âşık olmuş. Artık oğlunu öldürmek, kızı elinden almak için bazı yollara başvurmuş. Karısına demiş ki:
– Biz bu oğlanı nasıl öldürsek? Analık da demiş ki:
– Sen bir Padişah’sın. Boynunu cellât et, karısını al! Padişah karısına;
– Yok, böyle olmaz, demiş Bu olmayınca karısı demiş ki:
– Oğluna de ki; “Sen askerime bir üzüm bağı yetiştireceksin. Sabahaca üzüm yetiştireceksin; asker doyacak, önünde de artacak. Yoksa boynun gider!
     Oğlan bunu duyunca ağlamaya başlamış. Karısı;
– Sen niye ağlıyorsun? Ben sana demedim mi? Babanı getirme, beni senden alır. Haydi, sen şimdi benim çıktığım kösnü deliğine git! “Açıl kapım açıl!” de. Delikten küçük bir adam çıkar. İşte o kaynındır. Ona dersin ki; “Bacın küçük bağdan bir salkım üzüm istiyor.” dersin, demiş.
     Oğlan kızın dediklerini yapmış. Kaynı üzümü vermiş. Oğlan gelirken unutmuş, üzümü yemiş. Karısı oğlanı görünce;
– Üzümü ne yaptın, demiş. Oğlan da;
– Unuttum, yedim, demiş. Karısı ne yapacağını şaşırmış:
– Nerede yedin? Çiğidini/çzekirdeğini ne yaptın, demiş. Oğlan;
– Merdivenin başında yedim, çiğidini de oraya attım, demiş. Karısı oğlana dönmüş:
– Sen git, o üzüm çiğitlerini getir, demiş. Oğlan gitmiş, çiğidi bulmuş, getirmiş:
– Açıl üzüm açıl! demiş.
     Bu zaman bir bağ büyümüş. Bütün askerler üzüm yemişler, yine de artmış. Böylece oğlan kendini kurtarmış. Bunun üzerine oğlanın babası;
– Sabaha kadar bir halı yapacaksın! Asker üzerine oturacak, yarısı da katlanacak! Yoksa boynun gider, demiş.
     Oğlan yine kaynına gitmiş. Küçük bir halı istemiş. Halıyı getirmiş;
– Açıl halım açıl, demiş.
     Halı açılmış; askerler üzerine oturmuş, yarısı da katlanmış. Oğlan bundan da kurtarmış. Oğlanın analığı Padişah’a demiş ki:
– Sen bunu böyle öldüremezsin. Oğlana de ki; “Öbür dünyada olan annenin parmağındaki yüzüğü getireceksin! Yoksa boynun gider!”
     Babası oğlanı çağırmış, yüzüğü istemiş. Oğlan duyunca yine ağlamaya başlamış.
     Karısı oğlana sormuş;
– Niye ağlıyorsun, demiş. Oğlan da söylemiş.
– Babam, anamın yüzüğünü istiyor. Ben annemi hiç tanımıyorum ki!
     Kız da;
– Sen hiç ağlama! Benim büyük kardeşim seni annenin yanına götürür, yüzüğü alırsın, demiş.
     Oğlanın içi biraz biraz rahatlamış.
     Büyük kaynını bulmuş, annesinin yanına gitmişler. Yolda giderken bir denize rastlamışlar. Denizin içinde bir adam; “Su! Su! Su!” diye bağırıyormuş.
     Oğlan kaynına sormuş;
– Bu niye bağırıyor? Kaynı da;
– Bu adam dünyada kimseye su vermemiş de onun için bağırıyor, demiş.
     Bunlar yollarına devam etmişler. Bakmışlar ki, bir adam ekmek pişiriyor. Hem de; “Açım! Açım! Açım!” diye bağırıyormuş.
     Oğlan duramamış, kaynına sormuş;
– Bu niye böyle bağırıyor? O da;
– Bu adam dünyada hiç kimseye ekmek vermemiş de onun için bağırıyor, demiş.
     Biraz ileride bir adam görmüşler. Omzunda bir ağaç varmış, “Omuzum! Omuzum! Omuzum!” diyerek bağırıyormuş. Oğlan yine kaynına sormuş;
– O dünyada; “Selâm söyle!” diyenlerin selâmlarını söylememiş de bu da omzunda ağaç olmuş, demiş.
     Yine yollarına devam etmişler. Bakmışlar ki, iki tane mal, bir adamı aralarına almışlar; biri vuruyor, öbürüne gönderiyormuş. Öbürü vuruyor, ona gönderiyormuş. Bu zaman oğlan kaynına sormuş. O da;
– Bu adamın dünyada yeri yokmuş, malını başkasının yanına bağlamış. Diğer malların sahibi gittiği zaman; onun malının önündeki yemi almış, kendi malının önüne koymuş. Onun için vuruyorlar, demiş.
     Yine yola düşmüşler. Gide gide Cennet’e varmışlar. Oğlan bakmış ki, annesi namaz kılıyor.
     Annesi namazı kıldıktan sonra oğlunu yanına seslemiş;
– O senin köpek babanın sana ne yaptığını ben hep biliyorum, demiş.
     Oğluna bir kutu vermiş,
– Sen bu kutuyu babana ver! Üç adam sesle, yemek yedir! Babana kutuyu verirken yanında kimse olmasın, demiş.
     Bunun üzerine oğlan buradan ayrılmış, babasının yanına gelmiş. Annesinin dediklerini yapmış.
     Babası kutuyu açarken alevlenip yanmış.
     Bundan sonra iki genç birbirine kavuşmuş, muratlarına ermişler.

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi