Danacının Oğlu
Danacının Oğlu

Danacının Oğlu

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Zamanın birinde bir danacı, onun da bir oğlu varmış. Oğlan bir gün gezerken Padişahın kızını görmüş, ona âşık olmuş. Babasına Padişahın kızını istemesini söylemiş. Babası;
– Oğlum, biz bir danacıyız, Padişah kızını bize verir mi, demiş.
     Fakat, oğlan çok ısrar etmiş. Sonunda danacı oğlunun hatırını kıramamış, Padişahın sarayına varmış. Sarayın içinde iki tane taş varmış; biri Murat Taşı öbürü de Dilek Taşı’ymış. Danacı doğruca gitmiş, Murat Taşı’na oturmuş. Orada duran nöbetçi danacının kılık kıyafetine bakmış, bir şeye benzetememiş. Danacıya;
– Babacığım, herhalde yanlış taşa oturdun, demiş. Danacı;
– Hayır, ben doğru taşa oturdum, demiş.
     Bu sırada Padişah bunları görmüş. Nöbetçiye adamı içeri almasını söylemiş. Danacı Padişahın yanına varmış. Padişah;
– Ne istiyorsun, demiş. Danacı;
– Allah’ın emri Peygamberin kavliyle kızınızı oğluma istemeye geldim, demiş.
     Padişah;
– Allah’ın emrine bir şey diyemem. Yalnız bir şartım var; oğlun Alaca’yla Karaca’yı bir araya getirirse, köşkümün karşısına bir köşk yaparsa kızımı ona veririm, demiş.
     Danacı eve dönmüş, olanı biteni oğluna anlatmış. Sonra da;
–  Oğlum, başına büyük bir iş açtın. Biz bunların altından nasıl kalkarız? O bir Padişah, bizse bir danacıyız, demiş.
     Oğlan babasının söylediklerini dinlemiş, sonra da Padişahın isteklerini kabul etmiş. Babasına;
– Babacığım, beni okutmaya ver, demiş.
     Babası oğlanı almış, başka bir memlekete okutmaya götürmüş. Yolda giderken yorulmuşlar. Bir çeşme başında mola vermişler. Danacı, öyle yorulmuş ki derinden bir “Offf!” çekmiş. Hemen çeşmeden bir kapı açılmış. Karşısına bir keşiş dikilmiş. Danacıya;
– Ne istiyorsun benden, demiş. Danacı;
– Benim sana bir şey dediğim yoktur. Ben yoruldum, “Offf!” dedim.
     Keşiş;
– Benim adım “Of!” Sen beni çağırdın, ben de geldim. Sen bu çocuğu nereye götürüyorsun, diye sormuş. Danacı;
– Okutmaya götürüyorum, demiş. Keşiş;
– Oğlunu ben okuturum. Yalnız bir şartım var; iki sene oğlunu sana vermeyeceğim, demiş.
     Danacı, bunu kabul etmiş, çocuğu Keşiş’e vermiş. Keşiş, oğlanı içeri alır almaz, çeşme tılsım ile eski haline dönmüş.
     Keşiş, çocukla içeri girince ona otuz dokuz odayı gezdirmiş. Kırkıncı oda ise kilitliymiş. Çocuğa hangi odada kalıp okuyacağını göstermiş. Keşiş, günden güne çocuğu okutmaya başlamış. Keşiş’in bir de kızı varmış. Kız, oğlanı görür görmez âşık olmuş. Daha sonra birbirlerini sevmeye başlamışlar. Keşiş, arada sırada ava gidiyor, bunlara yiyecek getiriyormuş. Çocuğa dışarı çıkmak yasakmış.
     Çocuk, kızın da yardımıyla zamanla Keşiş’in bütün sırlarını, maharetlerini öğrenmiş. Bir gün Keşiş ava gitmiş. Kız, oğlana bütün odaları gezdirirken kırkıncı odayı da göstermiş. Oğlana;
– Gördün mü? Burada otuz dokuz tane kelle var. Kırkıncı da sen olacaksın. Eğer babam sana; “Öğrettiklerimi öğrendin mi?” diye sorarsa, sakın ha, “Öğrendim.” deme! Bu sayede kurtulursun, demiş.
     Az sonra Keşiş avdan dönmüş:
– Öğrettiklerimi öğrendin mi, diye sormuş. Oğlan da;
– Hayır, daha bir şey öğrenemedim, demiş. Keşiş, oğlana çok kızmış:
– Sen ne tembel, ne kötü bir çocuksun, demiş.
     Derken aradan zaman geçmiş. Keşiş yine bir gün ava gitmiş. Oğlan bunu fırsat bilmiş çeşmenin kapısından çıkmış. Oradan da bir kervan geçiyormuş. Hemen bir mektup yazmış, kervana vermiş. Kervancıya;
– Filân yerde bir danacı var, bu mektubu ona ver, demiş.
     Kervancı, danacıyı bulmuş. Oğlanın verdiği mektubu vermiş. Danacı doğruca çeşmenin başına gelmiş: “Offf!” çekmiş. Keşiş çeşmenin kapısından dışarıya çıkmış. Danacıya;
– Ne istiyorsun danacı, diye sormuş. Danacı;
– Çocuğun annesi çok hasta. Ya öldü, ya ölecek! Son bir defa oğlunu görmek istiyor, demiş. Keşiş;
– Senin çocuğun çok tembel, çok kötü bir çocuk. Daha bir şey öğrenmedi. Ben onu veremem, demiş.
     Ama danacı ısrar etmiş. Keşiş de mecbur kalmış, çocuğa bir hafta izin vermiş.
     Çocuk, babasıyla yola düşmüş. Öğrendiği maharetleri babasına belli etmeden göstermeye başlamış. Babasına demiş ki:
– Baba, sen yürü ben geliyorum.
     Sonra kurt olmuş, babasına saldırmış. Babası bundan bir şey anlamamış. Oğluna;
– Oğlum yetiş, beni kurtar, diye bağırmış.
     Oğlan hemen eski haline dönmüş, babasına bütün olanları anlatmış. Gele gele memleketlerine varmışlar. Oğlan babasına;
– Babacığım, yarın at olacağım. Beni sat; fakat yularımı satma, demiş.
     Sabah olmuş, danacı atı pazara götürmüş. Zenginin birine yüksek fiyatla satmış. Zengin adam atı almış, gitmiş. Atı evindeki çeşmenin başında sularken atın birden bire çeşmenin deliğine girdiğini görmüş. Bağırıp, çağırmaya başlamış. Etrafında toplananlara;
– Atım çeşmenin deliğine girdi, demiş.
     Ama kimse inanmamış. Çünkü oğlan eski halini almış, babasının yanına gelmiş.
     Ertesi gün olmuş. Oğlan yine babasına;
– Babacığım, yarın ben bir hamam olacağım. Beni sat; fakat taslarımı satma, demiş.
     Danacı, hamamı satmış, taslarını satmamış. İki gün sonra hamam kaybolmuş, oğlan yine babasının yanına gelmiş.
     Bu olanları duyan Keşiş yola düşmüş. Oğlan yine babasına;
– Babacığım, ben bir koç olacağım. Beni sat; ama ipimi satma, demiş.
     Adam koçu pazara götürmüş. Keşiş de pazara gelmiş. Koça fazla para vererek almış. Danacı, oğlunun dediğini unutup ipi ile beraber satmış.
     İp Keşiş’in eline geçince oğlan kurtulamayacağını anlamış. Çeşmenin başına gelmişler. Keşiş, oğlanı kesmek için kızından bıçak istemiş. Kız, bıçağı olduğu yerden almış, başka yere saklamış. Sonra da gelip babasına;
– Bıçaklar yerinde yok, bir türlü bulamıyorum, demiş. Babası kızı çağırmış:
– Öyleyse gel şu koçu tut! Ben gidip bıçağı bulurum, demiş.
     Kız, koçu tutmuş. Babası içeri girer girmez, koça kaçmasını söylemiş. Koç kaçmış. Keşiş gelince kız koçun kaçtığını söylemiş.
     Koç, tavşan olmuş, dağa kaçmış. Bunu gören Keşiş, tazı ol muş, peşine düşmüş. Oğlan, yakalanacağını anlamış; bir güvercin olmuş, uçmuş. Keşiş de bir kartal olmuş, peşine düşmüş. Havada uçarken Padişahın penceresinden içeriye girmişler. Oğlan, Padişahın elinde bir demet gül olmuş. Keşiş de bir âşık olmuş saz çalıp, söylemeye başlamış. Keşiş, Padişah’a;
– Padişahım, elindeki bir demet gülün bir parçasını bana verir misin, demiş.
     Padişah, gülün bir parçasını koparacağı sırada gül; bir mısır olmuş, yere saçılmış. Keşiş de bir tavuk olmuş, yavrularıyla beraber onu toplamaya başlayacağı sırada mısır bir tilki olmuş. Tavuğun boğazına çökmüş, orda Keşiş’i öldürmüş.
     Bütün bunları gören Padişah şaşkına dönmüş. Oğlan da silkinerek genç bir delikanlı olmuş. Padişaha;
– Ben, şu zamanda kızına dünür gelen danacının oğluyum. İşte Alaca ile Karaca’yı bir araya getirdim. Aha da sarayının karşısındaki köşk!
     Padişah da;
– Ben de sana kızım verdim, demiş.
     Oğlan, Padişah’ın kızına başından geçenleri anlatmış. Keşiş’in kızını bırakamayacağını söylemiş. Padişahın kızı bunu kabul etmiş. Oğlan, Keşiş’in kızını da almış.
     İkisine bir arada kırk gün kırk gece düğün dernek yapmış. Yemiş, içmiş, muratlarına geçmişler. 

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir