İnci Koca
İnci Koca

İnci Koca

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve tellâl iken, pire berber iken, ben babamın beşiğini şıngır mıngır sallar iken…
     Vakti zamanında bir Padişah’m bir kızı varmış. Bu kız, o kadar güzelmiş ki, bir gören bir daha görmek istermiş.
     Bu kızın bir gece rüyasına bir derviş girmiş. Derviş kıza;
– Kızım, sen inciden bir koca ile evleneceksin, demiş.
     Bu hal üç gece sürmüş. Üçüncü gün kız gördüğü rüyayı dadısına anlatmış. Dadısı kıza;
– O derviş bir daha rüyana girerse, ona nasıl bir inciden koca ile evleneceğini sor, demiş.
     Ertesi gece yine derviş kızın rüyasına girmiş. Kız dadısının dediklerini hatırlamış. Dervişe demiş ki:
– Nasıl bir inciden koca ile evleneceğim, demiş. Derviş de;
– Kızım, kırk batman inciyi kırk gün eleyip, kırk gün ayıklayacaksın! Kırk gün dövüp, kırk gün de hamur gibi yoğuracaksın! Sonra o canlanır, demiş kaybolmuş.
     Kız, ertesi sabah gördüğü rüyayı anlatmış. Kız, babasından kırk batman inci ile ne lazımsa onları istemiş. Babası kızın dediklerini almış.
     Kız, dervişin dediklerini bir bir yapmış. Hakikaten inciden yaptığı hamura can gelmiş. O kadar güzel bir erkekmiş ki, o güne kadar emsaline rastlanmamış. Kırk gün kırk gece düğün edip evlenmişler.
     Bunun nâmı ta Hint’e Yemen’e gitmiş. Bunu Hint Padişahı’nın kızı da duymuş. Babasına;
– Baba, bana öyle bir gemi yaptır ki, her yerinden bir müzik sesi duyulsun, demiş.
     Babası kızının dediğini yapmış. Kız, bu gemiyle İnci Koca’nın bulunduğu memlekete gelmiş. Bütün halk bu gemiyi çok merak etmiş. Onu görmek için herkes gitmiş. İnci Koca da karısından izin alarak oraya gitmiş. Geminin içine girer girmez, gemi hemen hareket etmiş. Karısı, haber alınca dövünmüş, ağlamış, yanmış. Ama hiçbir şey fayda etmemiş. Sonunda kız eline demir asa, ayağına demir çarık geçirmiş; babasından da izin almış, yollara düşmüş.
     Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş… Demir asa kırılana, demir çarık yırtılana kadar yürümüş. Yolu bir ormana düşmüş. Ormandan geçerken bir kadına rastlamış. Kadına geminin ve kocasının nereye gittiğini sormuş. Kadın ona bir fındık vermiş;
– Sen onu öbür kardeşime sor, demiş. Gözden kaybolmuş.
     Kız tekrar yola çıkmış. Bu sefer başka bir ormana gelmiş. Orada başka bir kadına rastlamış. Ona da sormuş. O da bilmemiş; kıza bir ceviz vermiş, kaybolmuş.
     Kız tekrar yürümüş. Giderken yolda bir Rüzgâr Ana adında kadına rastlamış. Bu kadın, yolda rastladığı kadının kardeşiymiş. Kız ona da derdini anlatmış. Rüzgâr Ana, kızın kocasının gittiği yeri bildiğini söylemiş. Kıza yerini tarif etmiş. Ona bir badem vermiş. Bir de saçından iki tel kıl vermiş. Kıza demiş ki:
– Başın daraldığı an bunları yak! Ben senin derdine yetişirim, demiş.
     Kadından bademi almış, telleri almış, vedalaşıp ayrılmış. Kız, az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Bir de dönüp bakmış ki, bir arpa boyu yol gitmiş. Vara vara Hint Ülkesi’ne varmış. Sora sora saraya gelmiş. Buradan dilenci gibi darı istemiş. Darıyı koymak için yırtık bir torba bulmuş. Darıyı üstten koydukça alttan boşalıyormuş. Derken akşam olmuş. Kız, hizmetçilere;
– N’olur, yatacak bir yer verin, demiş. Onlar da onu kaz damına götürmüşler. Kız orada kalmış; ama canı sıkılmış. Aklına birden kadınların verdikleri gelmiş. Hemen cebindeki fındığı çıkarmış, kırmış. Kırınca iki tavşan peyda olmuş. Tavşanlar, tepsinin üzerinde birbirini kovalıyormuş. Kız bunlara bakarak vaktini geçiriyormuş.
     Bu arada Hint Padişahı’nın kızı, akşamları İnci Koca’ya uyku ilacı içirip, erkenden uyutuyormuş. Eğlenecek bir şey bulamadığı için de canı sıkıhyormuş. Sonunda hizmetçilerine;
– Gidin bakın! Bu gün gelen dilenci ne yapıyor, diye sormuş.
     Hizmetçiler gidip bakmışlar ki, bir altın tepsinin üzerinde iki tavşan; birbirini kovalıyorlar, kız da onları seyrediyormuş.
     Geri gelip hanımlarına söylemişler. Hanım o tavşanların yanına getirilmesini istemiş. Kızın yanına gitmişler. Kıza;
– Bu tavşanları hanımımız istiyor, vereceksin, demişler. Kız da;
– İnci Koca’yı yanıma getirirseniz ben de size bunu veririm, demiş.
     Hizmetçiler İnci Koca’yı getirmişler, kız da onlara tavşanları vermiş. Kız, İnci Koca’ya bakıp bakıp ağlıyormuş. Derken sabah olmuş, hizmetçiler gelmiş, İnci Koca’yı götürmüşler.
     Kız yine bir avuç darı istemiş. Onları akşama kadar doldurmuş boşaltmış. Zaten hizmetçiler kızın gitmesini istemiyorlarmış. Akşam olunca kız yine kaz damında kalmış. O akşam da cevizi kırmış. Bu defa cevizin içinden altın tepsi üzerinde tavuk ile civcivleri çıkmış. Bunlar, tepsinin üstünde yem yiyorlarmış.
     Hanımın o gece yine canı sıkılmış. Hizmetçilerine;
– Gidin bakın o kız ne yapıyor, diye emretmiş. Hizmetçiler gidip bakmışlar. Gördüklerini de gelip hanımlarına anlatmışlar. Hanım da merak etmiş:
– Onu bana getirin, demiş. Kız yine;
– İnci Koca’yı bana getirirseniz veririm, demiş.
     İnci Koca’yı getirmişler. Kız da tavukları onlara vermiş. Kız, İnci Koca’nın başucuna geçmiş ağlamış, ağlamış… Sabaha kadar ağlamış.
     O sırada yandaki odada bir kuyumcu çahşmaktaymış. Kızın ağlama sesini duyunca meraklanmış. Duvarı delmiş, içeri bakmış. İçeride bir kadın, İnci Koca’nın başında;
– Vay kocam vay! Bu da mı başına gelecekti, diye ağlıyormuş.
     Sabah olmuş. Kuyumcu doğruca İnci Koca’nın yanma gitmiş, geceki gördüklerini anlatmış. İnci Koca da;
– Allah! Allah! Olsa olsa bu benim karımdır, demiş. Oradan kaçmak için bir çare düşünmüşler. Kuyumcu ona;
– Sana uyku ilacı içiriyorlar. Boğazına torba gibi bir şey geçir, içermiş gibi yap, uyku ilâcını oraya boşalt! Seni yine oraya götürürler, oradan kaçarsınız. Ama beni burada bırakmayın. Sonra beni öldürürler, demiş.
     Gece olmuş. Kız, bu defa bademi çıkartarak kırmış. Bademden bir tavşanla bir tazı çıkmış. Tazı, tepsinin üstünde tavşanı kovalayıp duruyormuş. Hizmetçiler, bunu da hanımlarına söylemişler. Hanım onu da istemiş. İnci Koca’yı getirmiş, onu götürmüşler.
     Kız da yine İnci Koca’nın başında ağlamaya başlamış. İnci Koca ilâç içmeden geldiği için kızın sesine kafasını kaldırmış, kıza bakmış. Kız buna çok sevinmiş. Birbirlerine sarılmışlar. Başlarından geçenleri anlatmışlar. Oturmuş nasıl kaçacaklarını düşünmüşler. Kızın aklına Rüzgâr Ana’nın verdiği kıllar gelmiş. Hemen bu kılları yakmış. Birden Rüzgâr Ana çıkagelmiş. Bunlara dertlerini sormuş. Kız;
– Bizi buradan kaçır, demiş.
     Rüzgâr Ana; kızı, İnci Koca’yı bir de kuyumcuyu almış, hep birlikte kaçmışlar. Ertesi sabah hizmetçiler inci Koca’yı almak için gelmişler. Fakat ne İnci Koca, ne de dilenci kadın varmış. Hemen hanıma haber vermişler. Aramışlar, taramışlar, bir türlü bulamamışlar. Hanım, hizmetçilerin hepsini öldürtmüş.
     İnci Koca’yla kız memleketlerine varmışlar, yeniden evlenmişler. Kırk gün kırk gece düğün olmuş. Kuyumcuyu da evlendirmiş, ona da bir devlet işi vermişler.
     Yemişler içmişler muratlarına geçmişler…

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir