Ama Kırk Beşinci Gece Gelince
Ama Kırk Beşinci Gece Gelince

Ama Kırk Beşinci Gece Gelince

     Demiş ki: 

     Bu sırada Şah’ın oğlu Şarkân, herkes gibi cariyenin hamileliğini öğrenmiş ve yeni doğacak çocuğun onunla saltanat konusunda anlaşmazlığa düşeceğinden korkarak büyük bir üzüntüye kapılmış ve kendi kendine, erkek olarak doğduğu takdirde cariyenin çocuğunu hata yapmaksızın telef etme kararı almış. Şarkân’ın durumu böyle!
     Cariyenin durumuna gelince: Bu kadın, birçok göz kamaştıran hediye arasında Şah Ömer’e armağan olarak Kayseriyye  Rumları’nın kralı tarafından gönderilen Safiye adlı genç bir Rum cariye imiş. Saraydaki tüm genç çariyeler arasında, hiç kuşkusuz, en güzel yüzlüsü ve usul boylusu imiş; kalçaları ve omuzları da güçlüymüş. Bunlarla birlikte Tanrı onu çok az rastlanır bir zekâ ve herkeste pek bulunmayan niteliklerle de donatmış; Şah Ömer’in onunla geçirdiği gecelerde, Şah’ın duygularını büyüleyen ve gururunu okşayan etkileyici ve coşturucu tatlı sözler söylemesini çok iyi biliyormuş.
     Bu tutumunu çocuğunu doğuracak duruma gelinceye kadar sürdürmüş. Vakti gelince, doğum ağrılarının pençesinde, büyük bir bağlılıkla Tanrı’ya sağ salim kurtulması için dualar etmiş; kuşkusuz Tanrı da onun yakarmalarını dinlemiş.
     Kendi bakımından Şah Ömer de, bir haremağasını görevlendirerek, kendisine çocuğun doğumunu ve cinsiyetini bir an önce bildirmesini istemiş; Şarkân da kendince bir başka haremağasını aynı maksatla görevlendirmekten geri kalmamış. Safiye doğum yapar yapmaz, ebe kadınlar çocuğu ele alıp kız olduğunu görünce, tüm yardımcılara ve haremağalarına bir kız çocuğu doğduğunu bildirmişler: “Bir kız doğdu; yüzü tıpkı ay gibi” diyerek…
     Şah’ın haremağası hemen gidip efendisine durumu bildirmek üzere oradan ayrılmış; Şarkân’ın haremağası da koşup aynı şekilde durumu kendi efendisine bildirmiş. Bunu duyan Şarkân, çok sevinmiş.
     Ancak haremağaları oradan henüz ayrılmışken, Safiye, ebe kadınlara “Oh! Durun biraz! İçimde hâlâ bir şeylerin olduğunu hissediyorum!” demiş. Sonra yeniden “ah”lara, “uf”lara başlamış ve doğum ağrıları çekmiş; sonunda ikinci bir çocuk daha doğurmuş. Ebe kadınlar eğilip dikkatle bakınca: bunun alnı apak, yanakları çiçek açmış güle benzer, dolunay güzelliğinde bir oğlan olduğunu görmüşler. Buna tüm köle kızlar, tüm hizmetçiler ve tüm çağrılılar çok sevinmiş ve Safiye ikinci doğumu yapar yapmaz, bütün kadınlar, ağız birliğiyle, yüksek perdeden sevinç çığlıklarıyla sarayın havasını çınlatmışlar; öyle ki bu çığlıkları tüm öteki cariyeler de duyup nedenini anlamışlar ve kıskançlık ve hasetten çatlamışlar.
     Şah Ömer-ün-Neman’a gelince, haberi işitir işitmez, neşeye boğularak Tanrı’ya şükretmiş ve ayağa kalkarak Safiye’nin dairesine koşmuş ve ona yaklaşarak başını elleri arasına almış ve alnını öpmüş; sonra da oğlanın üzerine eğilerek onu kucaklamış ve hemen tüm esirler tef çalmış, çalgıcılar sazlarının tellerine dokunmuş ve şarkıcılar günün şarkılarını okumuşlar.
     Bunu izleyerek Şah, yeni doğan oğluna Dav-ül-Mekân, kıza da Nüzhet-üz-Zaman adını vermiş; orada bulunanlar baş eğerek, bu isimlerin onlara ne denli yakıştığını belirtmişler. Sonra Şah, yeni doğan iki çocuğu için sütanalar ve hizmetçiler seçmiş; maiyetlerine köleler ve bakıcılar atamış; sonra herkes için saraya şaraplar ve kokular ile dilin tanımlayamayacağı ve sayamayacağı çeşitte daha birçok şey getirtmiş.
     Bağdat halkı bu çifte doğum haberini alınca kenti süslemiş ve ışıklandırmış, büyük mutluluk gösterileri yapmışlar. Sonra emirler, vezirler ve ülkenin diğer büyükleri gelmişler ve oğlu Dav-ül-Mekân ile kızı Nüzhet-üz-Zaman’ın doğumları dolayısıyla Şah Ömer-ün-Neman’a saygı ve tebrikler sunmuşlar; Şah da onlara teşekkür edip her birine hilatlar vermiş; iltifatlar ve lütuflarla donatmış onları, soylulara olduğu kadar halkı da, açık elle armağanlara boğmuş. Ve de bu olayı izleyen dört yıl boyunca bu eli açıklığı sürdürmüş.
     Ve bütün bu sürede, Safiye’den ve çocuklardan haber almadık bir gün bile geçirmemiş, ayrıca Safiye’ye birçok değerli mücevherat, takı, giysi ve ipekliler ve de altın ve gümüş eşya ve değerli hediyeler göndermekten geri durmamış; çocukların gerekli eğitimi almalarını sağlamış ve onlarla ilgilenmek üzere hizmetkârlarından en sadık ve en uyanık olanları görevlendirmiş.
     Hepsi bu! Ve bir süre savaşıp vuruşmak üzere uzaklarda bulunan, kentler alıp kavgaya girişen, en yiğit savaşçıları bile dize getiren Şarkân, yola çıkmadan önce haremağasının ağzından sadece kız kardeşi Nüzhet-üz-Zaman’ın doğumunu öğrenmiş imiş. Haremağasının ayrılmasından sonra doğan kardeşi Dav-ül-Mekân’ın varlığından hiç haberi yokmuş.
     Günlerden bir gün Şah Ömer-ün-Neman tahtında otururken, sarayın mabeyincileri içeri girip huzurda yer öpmüşler ve “Ey Şahım, Büyük Kostantiniyye ve Rum ülkelerinin kralı Afridonyos’un adamları ülkemize geldiler; huzurunuza kabul edilmeleri ve saygılarını sunmaları için bizden ricada bulundular; izin verirseniz, kendilerini huzurunuza çağıracağız. Kabul buyurmazsanız, geri çevireceğiz,” demişler. Şah gerekli izni vermiş.
     Elçiler içeri girince, Şah onları hoşça karşılamış, yanına çağırarak sağlıklarını sormuş ve ziyaretlerinin nedenini öğrenmek istemiş. Bunun üzerine elçiler huzurda yer öpüp söz almışlar:
     “Ey büyük ve saygın hükümdar, ey yüksek ruhlu ve sonsuz cömertlik timsali Şah, bil ki, bizi, size Rum ellerinin, İyonya’nın ve tüm Hristiyan ülkelerinin silahlı kuvvetlerinin hükümdarı, makamı Kostantiniyye’de bulunan Kral Afridonyos yolladı. Kendisi, bizi, yakında müthiş bir savaşa girişeceği Kayseriyye’nin hâkimi yırtıcı tiran Kral Hardobyos ile korkunç bir savaşa girişmek üzere bulunduğunu size bildirmek üzere görevlendirdi. Bu savaşın nedeni şudur: Bir Arap kabilesinin başı, yeni zapt ettiği bir ülkede İskender-i Zülkarneyn zamanından kalmış bir define bulmuş; bu define, değerlendirilmesi olanaksız, dolayısıyla bizim de değerlendirmemiz mümkün olmayan zenginlikler içeriyormuş. Ancak şunu söyleyebiliriz ki, bu değerler arasında bir devekuşu yumurtası iriliğinde, yuvarlak ve saydam üç taş varmış ki, lekesiz ve kusursuz; güzellikten ve değerden yana tüm karalarda ve sularda bulunan taşları aşan bir değerde imiş. Bu üç değerli taş, ortalarından delinerek birer gerdanlık oluşturacak hale sokulmuş. Üzerlerinde İyonya harfleriyle yazılmış büyülü ibareler varmış; fakat bunlarda pek çok erdem saklıymış; bu erdemlerden pek önemli olmayan biri, üzerinde taşıyanlara her türlü hastalıktan, özellikle de ateşli hastalıklardan ve kabızdan korunma olanağı kazandırması imiş. Özellikle yeni doğan çocuklar bu erdemlere karşı daha duyarlı imiş. Böylece Arap kabile reisi, bu harika etkilerin farkına varınca ve daha nice erdemlerinin bulunabileceğini de düşünerek, bizim kralımızın lütuflarını kazanabilmek için eline eşsiz bir fırsat geçtiğini düşünmüş ve bu üç değerli taşı, definedeki öteki değerlerle birlikte, ona hemen armağan etmek üzere göndermeyi kafasına koymuş. Bu maksatla, iki gemi hazırlatarak bunlardan birine çok değerli eşya arasında bu üç değerli taşı da kralımız Afridonyos’a armağan edilmek üzere yüklemiş; diğerini de bu değerleri taşıyan gemiye eşlik etmek ve hırsızlar ve düşmanlara karşı savunmak üzere adamlarla doldurmuş. Bununla birlikte kabile reisi, kudretli kral Afridonyos’a yollanmış eşyaya kimsenin dokunmayacağından güven duyduğu gibi, Konstantiniyye’ye ulaşan denizyolunun da güvenli sular olduğunu düşünüyormuş.
     Böylece, iki gemi de yola çıkacak duruma geldiğinde, bizim yakaya doğru yelken açmışlar. Ancak, bir gün, ülkemize pek uzak olmayan bir körfezde dinlenirlerken, bize bağımlı olan Kayseriyye Kralı Hardobyos’un askerlerinin hücumuna uğramışlar ve gemilerdeki tüm değerler, definenin tüm içeriği, bütün o harika eşya, üç değerli taşla birlikte bu askerler tarafından alınmış ve korumayla görevli adamlar öldürülerek gemilere de el konulmuş.
     Bu olup bitenler kralımızın kulağına erişince, Kral Hardobyos üzerine hemen bir ordu gönderildi, ama bu ordu yenildi; sonradan gönderilen ikinci ordu da yenildi, bunun üzerine kralımız Afridonyos büyük bir hiddete kapıldı ve kendisi tüm ordusunu toplayarak başa geçip savaşmaya ve tüm Kayseriyye kentini tüm yöreleriyle yakıp yıkıp Hardobyos’un tüm krallığını yerle bir etmedikçe geriye dönmemeye yemin etti. Ve şimdi ey yaşamı zaferlerle dolu hükümdar, biz de huzuruna senin yardımını dilemek ve etkili ve kahredici desteğini sağlamak üzere geldik. Kuvvetlerin ve askerlerinle bize yardım ederek şanını artırasın ve gazalarını taçlandırasın istedik.
     Bunu fırsat bilerek kralımız sana âlicenaplığına bir karşılık olmak üzere çeşitli hediyeler gönderdi ve kendisinden bunları hoşgörüyle karşılama ve büyük bir yürekle kabul buyurma lütfunu esirgememeni ısrarla rica etti.”
     Bu sözleri söyledikten sonra elçiler susmuş, yerlere kadar eğilerek Şah Ömer-ün-Neman’ın önünde yer öpmüşler. Konstantiniy-ye’nin hâkimi Kral Afridonyos’un armağanları arasında…

     Anlatısının burasında, Şehrazat, güneşin doğmak üzere olduğunu görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir