Fakat Kırk Altıncı Gece Gelince
Fakat Kırk Altıncı Gece Gelince

Fakat Kırk Altıncı Gece Gelince

     Söze başlayarak: 

     Konstantiniyye’nin hâkimi Kral Afridonyos’un armağanları arasında şunlar varmış: Rum kızları içinde en güzellerinden elli bakire genç kız, Rum ellerinde en iyi şekilde yetiştirilmiş elli delikanlı, bu gençlerin her biri, geniş yenli bol döküm urbalarla donanmış; bu urbalar renkli figürlerle ve tezhiplerle süslenmiş olup, bellerinde eşit boyda olmayan biri diba, diğeri kadife iki etekliği tutan altın ve gümüş işlemeli kemerler varmış; kulaklarındaki küpelere her biri bin altın değerinde inciler kakılı imiş. Aynı şekilde kızlar da üzerlerinde bunlara eşit değerde, hesaplanamaz ihtişamda eşyalar taşıyorlarmış. En önemli iki armağan bunlarmış. Ama sayıları hediyelerin değerinden aşağı olmayan büyük zenginlikte başka armağanlar da varmış.
     Şah Ömer, bunları mutlanarak kabul etmiş ve elçilere gereken her türlü rahatlığın sağlanmasını emretmiş. Sonra da Konstantiniyye Kralı Afridonyos’un yardım dileği üzerindeki görüşlerini almak üzere vezirlerini toplamış. Vezirlerin içinde herkesin saydığı ve sevdiği yaşlı biri varmış; başvezir olan bu zatın ismi Dendan imiş.
     Başvezir Dendan fikri sorulunca şunları söylemiş:
     “Ey azametli sultanım! Gerçekte, bu Büyük Konstantiniyye’nin sahibi Kral Afridonyos, Tann’nın ve dua ve barış ondan yana olası Peygamber’in yasalarına inanmaz bir imansızdır ve tebaası da inancı olmayan bir topluluktur. Bizden yardım istemelerine neden olan karşısındakiler de aynı şekilde kâfir ve inançsızdırlar. Bundan dolayı, onların meseleleri sadece kendilerini ilgilendirir, iman sahiplerini ilgilendirmez. Ama, yine de, Kral Afri-donyos’a dostluk göstermeni ve başlarında şanlı bir savaştan yeni dönmüş olan oğlun Şarkân olmak üzere kalabalık bir orduyu yardıma göndermeni öneririm. Sana önerdiğim bu görüş, iki nedenle yerinde olacaktır: İlki, Rum Kralı’nın elçileriyle yollayıp kabul buyurmuş olduğun armağanlar; ikincisi de, bu küçük Kayseriyye Krallığı’ndan korkacak bir şeyimiz olmadığı gibi, Kral Afridonyos’a düşmanını yenmede yardım ederek, bu davranışınla büyük sonuçlara ulaşacağın ve zaferin gerçek sahibi olarak tanınmış olacağındır. O zaman Batı kralları senin dostluğunu arayacak ve her türden armağanlar ve olağanüstü hediyeler taşıyacak pek çok ulak göndereceklerdir.”
     Sultan Ömer-ün-Neman büyük vezirinin bu sözlerini işitince, bunlardan çok hoşnut olmuş; bu görüşleri tüm kalbiyle onaylamış ve ona bir hilat vererek, “Gerçekten, bir Şah’ın ilham vericisi ve danışmanı olarak çok değerlisin!” diye iltifatta bulunmuş ve eklemiş:
     “Ordunun başında da öncü olarak senin bulunman gerekir. Oğlum Şarkân’a gelince, o
sadece gerideki kuvvetleri komuta edecektir!”
     Bunun üzerine Şah Ömer, oğlu Şarkân’ı çağırtmış, meseleyi ona da açmış; kendisine elçilerin getirdiği haberi, Başvezir Dendan’ın önerdiklerini ve kendi görüşünü bildirmiş ve hemen yola çıkma hazırlıklarının yapılmasını, orduyu oluştururken tüm ordu içinden askerlerin birer birer seçilmesini ve askere maaşlarıyla birlikte bahşiş de dağıtılmasının unutulmamasını; böylece mahrumiyet ve yorgunluklara dayanıklı, tüm donanımları sağlamış on bin atlıdan oluşmuş bir birlik meydana getirilmesini emretmiş.
     Şarkân, babası Ömer-ün-Neman’ın sözlerini saygıyla karşılamış ve hemen kalkarak erleri arasından donanımları yerinde on bin atlı ayırarak bunlara bol bol altın dağıttıktan sonra, “Şimdi size üç günlük bir istirahat ve özgürlük veriyorum!” demiş, On bin atlı önünde yer öpüp iradesine boyun eğdiklerini açıkladıktan sonra, cepleri dolu, yolculuk için hazırlanmak ve donanım düzmek üzere oradan ayrılmışlar.
     Bunun üzerine Şarkân, hazine kasalarının ve ordu yedek parçalarının ve silahlarının bulunduğu salona girmiş ve oradan üzerlerinde fildişi ve abanoz kabzalarında yazılar bulunan altın savatlı en güzel silahları seçmiş ve kendi zevkine ve tercihine uygun gerekli her şeyi almış. Sonra sarayın ahırlarına doğru yollanmış; burada, firuzeyle süslenmiş altın ve ipekten mahfaza ve muskalar içinde soy kütükleri boyunlarında asılı Arabistan’ın ve Necef’in en güzel atları bulunuyormuş; buradan soyca en ünlü olan atları, kendisi için de don’u parlak, koyu duru gözleri, başında çiçek gibi duran toynakları iri, kuyruğu şahane biçimde kalkık, kulakları bir gazelinki kadar ince ve dik bir at seçmiş. Bu at, kudretli bir Arap kabile şeyhinin Şah Ömer-ün-Neman’a armağanı imiş; seglavi-cedran  ırkından bir atmış bu…
     Üç günlük süre geçince, asker, kentin dışında düzenli biçimde toplanmış, Şah Ömer-ün-Neman da Şarkân’a ve büyük vezir Dendan’a selametlik dilemek üzere oraya gelmiş; önünde eğilip toprağı öpen Şarkân’a yaklaşmış, ona içi para dolu yedi sandık vermiş ve daima bilge Başvezir Dendan’a danışmaktan geri kalmamasını önermiş. Şarkân saygıyla dinleyip babasının dediğine uyacağını vaat etmiş. Vezir, önünde yer öperek ona “Duyduk ve itaat ettik!” diye yanıt vermiş. Sonra Şarkân, Şah’ın ve vezirin önünde, seglavi-cedran soyundan atına binmiş ve önünden ordusunun başlıca komutanlarının ve on bin atlının geçişini izlemiş. Sonra Şah Ömer-ün-Neman’ın elini öpmüş, sonra vezirin eşliğinde atını dörtnal sürmüş.
     İlerlenilmiş, savaş davulları, zurna ve boru sesleri arasında yola çıkılmış. Başlarında sancaklar ve birliklerin nişaneleri yükseliyor, sancaklar rüzgâra karşı dalgalanıyormuş. Rum elçilerin yol gösterdiği ordu, yürüyüşe geçip böylece bütün gün yol almış; aynı şekilde ertesi gün ve daha ertesi günler de yol alarak beş günü doldurmuşlar. Sadece geceleri durup dinlenerek aldıkları yolun sonunda fısıldayan sularla ve ormanlarla kaplı geniş bir vadiye ulaşmışlar. Gece vakti olduğundan, Şarkân kamp kurulmasını emretmiş ve burada üç gün dinlenileceğini bildirmiş. Attan inilmiş, çadırlar kurulmuş, herkes sağa sola dağılmış. Vezir Dendan otağını vadinin tam ortasına kurdurmuş, hemen yöresinde de Konstantiniyye Kralı Afridonyos’un elçilerinin çadırları yer alıyormuş.
     Şarkân’a gelince, tüm askerlerinin dağılmasını beklemiş; muhafızlarına da kendisini yalnız bırakmalarını emretmiş ve Başvezir Dendan’ın yanına gitmelerini söylemiş. Sonra atına binerek dizginlerini serbest bırakmış; ağır ağır yol alırken vadiyi kendince tanımak, böylece babasının, dost düşman Rum ülkelerine yaklaşırken her türlü güvenceyi almasını titizlikle öneren öğütlerini uygulamaya sokmak istiyormuş.
     Böylece gecenin dörtte biri geçesiye kadar atının sırtından inmeyerek yol alıp vadinin yöresini dolaşmış. O sırada göz kapaklarına uykunun ağırlığı çökmüş, dörtnal at sürmenin olanaksızlığı içinde, daha önceleri yaptığı gibi, kendi bildiğince yol alan atının sırtında ilerlemeyi sürdürmüş.
     Böylece at, gece yarısına kadar yol almış ve birdenbire, tenha bir ağaçlıkta durmuş ve toynaklarını şiddetle yere vurmuş. Şarkân uyanmış ve kendisinin o sırada ayın aydınlattığı ormanlık bir yerde bulunduğunu görmüş. Şarkân böylesine tenha bir yerde bulunmasından çok heyecanlanmış; ancak imanı kuvvetlendiren, “Yüce Tanrı’dan daha kudretli ve güçlü varlık yoktur” sözlerini yüksek sesle haykırmaktan da geri kalmamış. Ve birdenbire mucize yaratan mehtabın aydınlattığı ormanın ağaçsız bir bölümünde ruhunun sükûnet bulduğunu ve ormanın vahşi hayvanlarından korkmadığını hissetmiş.
     Mehtap burasını öylesine aydınlatıyormuş ki, sanki cennetin meydanlarından birinde sanmış Şarkân kendini… Ve de hemen yanı başında harika bir sesin tatlı sözlerini ve gülüşlerini duymuş. İnsanoğlu, bu sesleri işitmekle ince bir şehvet içinde kaybolmak ve o dudaklardan dökülen arzuyu içerek ölmek çılgınlığına kendini kaptırıyormuş.
     Bunun üzerine Şarkân, atından sıçrayarak yere atlamış ve bu seslerin sahibini arayıp bulmak üzere ormana dalmış ve neşeli bir coşkuyla akan ve şarkı söyleyen bir ırmağın beyaz kıyısına ulaşıncaya kadar yürümüş; ırmağın bu şarkısına kuşların doğal sesleri ve gazellerin iç bayıltan iniltileri ve tüm hayvanların tek ağızdan konuşmaları yanıt veriyormuş ve bunların hepsi, birden neşe dolu bir şarkıya dönüşüyormuş. Ve o mevki de, şairin tanımladığı şekilde çiçek ve bitkilerle dolu imiş:
     Çiçekler renklenmese toprak güzel olur muydu?
     Çiçeklerle evlenip yanyana yatmasaydı su güzelleşir miydi?
     Toprağı yaratan ve onu çiçeklerle ve sularla donatana şükürler olsun!
     Ve de seni yeryüzünün çiçekleri ve sularının yanına ulaştırana!
     Ve Şarkân, bakıp karşı kıyıda, havaya yükselmiş, yüksek kulesiyle insanı etkileyen belirgin beyaz bir manastırın ayışığında aydınlanan duvarını görmüş. Bu manastır ayaklarını ırmağın akan sularında serinletiyor ve önünde, ortalarındaki on birincisini çevreleyen on kadını barındıran bir çimenlik uzanıyormuş. Bu on kadın ay kadar parlak ve güzel, giysileri de hafif, geniş ve hoşmuş; hepsi de bakire ve baş döndürücü imiş, tıpkı şairin şu dizelerde tanımladığı gibi:
     Ay ışıldadı! Ve işte çimenler de ışıldadı. El dokunmamış bedenlerinin beyazlığıyla saf ve bembeyaz genç kızlar raks ederlerken, çimenler irkildi ve titredi! Doğaüstü güzel kızlar! İnce, kıvrak bedenleri salınıp yumuşak ve ahenkli yürürlerken, çimenler irkildi ve titredi. Ve dağınık saçları, bağ kütüğünde sarkan üzüm salkımları gibi, omuzlarına düşüyordu. Sarışın ve esmer, tıpkı sarı ve kara üzüm salkımları gibi! Ah bu güzelim saçlar! Çekici, baştan çıkarıcı kızlar! Ve gözleriniz! Gözlerinizin ateşi, gözlerinizin okları beni bağrımdan vurdu, öldürdü!
     On beyaz esirenin çevrelediği genç kıza gelince, tıpkı ayın on dördü gibiydi, sanki çimenliği o aydınlatıyordu. Kaşları şahane bir yay gibi gerilmiş, alınları sabahın ilk ışıkları gibi aydınlık, kirpikleri ince bir kadife gibi göz kapaklarını çevreliyor, saçları şakaklarında nefis bir kıvrımla bükülüyormuş; nitelikleri şairin şu dizelerde tanımladığı üstünlükteymiş:
     Gururla bana baktı, ne kadar hayranlık uyandırıcı bakışlardı onlar! Boyu dimdik ve sert! Ey dik ve sert olan mızraklar! Şaşkına dönüp onun önünde eğilin! İlerledi ve işte! Ve işte yanakları, yanaklarının pembe çiçekleri! Ben onların tatlılığını ve tüm yumuşaklığını bilirim. İşte saçları! Saf alnının üzerine yayılan bukleleriyle! Gündüzün sükûtunda dinlenen gecenin kanadı gibi!
     Ve işte Şarkân’ın sesini duyduğu bu kızmış. Ve şimdi gülerek konuşuyor ve yöresindeki genç esirelere “Mesih aşkına, küçük utanmazlar, siz ne yapıyorsunuz bakayım orada? Yaptığınız hoş değil, hatta korkunç! İçinizden biri bir daha böyle bir şey yaparsa, onu kemeriyle bağlayıp popolarını döveceğim!” diyormuş; sonra da gülüp, ‘”Bakın kızlar, içinizden hanginiz beni yenebilir? Hanginiz, ay batıp gün doğmadan gelip benimle güreşecek?” diye sormuş.
     Bunun üzerine genç kızlardan biri ayağa kalkmış ve hanımıyla güreşmek istemiş, ama kız onu hemen yere devirmiş; sonra bir ikinciyi ve bir üçüncüyü… Ve de hepsini…
     Genç kız galip olarak ve galipliğin ödülü olarak genç kızlara ne isterse onu yapabilecek durumda iken, birdenbire ormandan yaşlı bir kadın çıkıp güreşen genç kızların oluşturduğu topluluğa yaklaşmış ve galip genç kıza dönerek ona, “Ey sapık inançsız! Sen bu genç kızlarla ne uğraşıyorsun? Bu narin genç kızları yere çalarak parlak bir zafer kazandığını mı sanıyorsun? Gerçekten dövüşmeyi biliyorsan, işte ben karşında duruyorum! Yaşlıyım ama hâlâ da seni yenebilirim! Haydi gel, dövüşelim!” demiş.
     Bunu duyan genç kız, çok kızmasına karşın kendini tutarak gülmüş ve yaşlı kadına, “Ey Felaketler Anası! Doğru mu söylüyorsun; sen benimle gerçekten dövüşmek mi istiyorsun,yoksa şaka mı ediyorsun?” diye sormuş. Yaşlı kadın “Kesinlikle! Ben çok ciddiyim!” diye yanıtlamış.

     Anlatısının burasında Şehrazat günün doğmak üzere olduğunu görerek susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir