Robinson Crusoe (2)
Robinson Crusoe (2)

Robinson Crusoe (2)

     İkinci Bölüm (İlk Yolculuk)
     Bir gün tesadüfen Hull’de bulunurken bir arkadaşıma rastladım; babasının gemisiyle Londra’ya gitmek üzereydi. Beni de beraber gitmeye davet etti, aklımı çelmek maksadiyle de bu yolculuk için benden beş para almayacağını söyledi. O vakit hiç durur muyum? Annemle babamın fikirlerini almadan, hatta onlara haber vermek zahmetine bile katlanmadan, işi oluruna bırakarak, doğru Londra’ya giden vapura atladım.
     1651 yılı Eylül ayının o ilk günü, bütün hayatımın en uğursuz günü oldu. Hiç sanmıyorum ki, felâketleri benimkilerden daha evvel başlamış ve daha uzun sürmüş bir macera düşkünü daha bu dünyaya gelmiş olsun.
     Gemi Humber ırmağından denize daha yeni çıkmıştı ki, rüzgâr serinlemeye, deniz korkunç şekilde kabarmaya başladı. Daha önceleri vapurla hiç yolculuk etmediğim için, aldı mı beni bir korku? Rahatsızlık bir yandan, korku bir yandan vücudumu ve ruhumu aynı zamanda sararak, beni tarif edemeyeceğim bir kedere gark ettiler. O zaman arpacı kumrusu gibi ben ne yaptım diye, kara kara düşünmeye başladım. Anamın, babamın hayırlı öğütleri, babamın göz yaşları, annemin yalvarıp yakarmaları bütün canlılığıyla gözlerimin önüne geldi. Henüz daha taşlaşmamış olan vicdanım, o hayırlı öğütlere kulak asmamış ve babamla Allah’a karşı olan vazifemi yapmamış olduğum için bana azap veriyordu.
     Bu arada fırtına gittikçe şiddetleniyor, deniz çalkandıkça çalkalanıyordu. Hoş hu vaziyet, sonradan gördüklerimin yanında hiç kalırdı ama, benim gibi toy bir gemiciyi allak bullak etmek için bu kadarı yeter de artardı bile! Her an dalgalara ha gömüldük, ha gömüleceğiz diye bekliyor ve geminin her alçalışında, bir daha çıkmamak üzere denizin dibini boylayacağını sanıyordum. Tanrı beni bu yolculuktan kurtarır da, karaya sağ salim ayak bastırırsa, bir dana anne-baba sözü dinleyeceğim, diye yemin üstüne yemin ediyordum.
     Ama bu kararım ancak fırtına müddetince devam etti! Ertesi gün, rüzgâr hafiflemiş, deniz durulmuş, ben de biraz denize alışmaya başlamıştım. Deniz tutmasından rahatsız olduğum için, bütün gün ciddiyeti elden bırakmadım. Fakat ortalık kararırken hava açıldı; rüzgâr büsbütün kesildi ve nefis bir gece başladı. Güneş batarken gökyüzü masmavi ve bulutsuzdu; ertesi gün yine bulutsuz bir gökyüzü vardı.. Hafif ve tatlı bir rüzgârla sallanan hava, bir ayna gibi dümdüz olan deniz ve bu aynada parıldayan güneş, gözlerimin önüne manzaraların en muhteşemini seriyordu.
     Gece pek rahat uyumuştum; deniz tutması şöyle dursun, cesaretim de yerine gelmişti. Bir gün evvel o kadar öfkeli ve korkunç iken, şimdi gayet sakin duran okyanusu   hayran hayran seyrediyordum. O sırada beni yolculuğa davet eden arkadaşım yanıma geldi. Dün geceki fırtınanın hafif bir esintiden başka bir şey olmadığını söyledi ve punç yapıp   içmeyi   teklif etti. İçtim, adamakıllı sarhoş oldum. Ve nasıl fırtınadan sonra, sular tekrar sakinleşti, durulduysa, artık korkum kalmayınca o tehlike anında yaptığım yeminler, vaatler de öylece kafamdan silindi.
     Yolculuğumuzun altıncı günü Yarmavt körfezine vardık. Rüzgâr aksi istikametten estiği için, fırtına dindiğinden beri pek az yol almıştık. Burada demir atmaya mecbur olduk ve rüzgâr aksi istikamette esmekte devam ettiği için sekiz gün bu körfezde kaldık. Bu zaman zarfında daha bir sürü gemiler bu körfeze girmişler, Taymis’e ulaşmak için bizim gibi müsait bir rüzgârın çıkmasını beklemişlerdi.
     Sığındığımız körfez gayet kuytu ve demir attığımız denizin dibi gayet kuvvetli olduğu için, gemiciler tehlikeli bir vaziyet görmüyorlar, vakitlerini istirahat ve neşe içinde geçiriyorlardı. Fakat sekizinci günün sabahı rüzgâr arttı. Öğleye doğru deniz müthiş kabardı. Gemimizin burnu sulara dalıp çıkıyor, denizin dalgaları gemiyi örtüyordu. Bunun üzerine geminin kaptanı en büyük çapayı denize attırdı; ama yine de halatları sonuna kadar saldıktan sonra iki çapayla birlikte sürüklenmekten kurtulamadık.
     O esnada fırtına korkunçtu; tayfaların yüzlerinde bile şaşkınlık ve korku izleri görmeye başlamıştım. Gemisini korumak için yorulmak bilmez bir gayretle çırpındığı halde kaptanın yanımdan her geçişimde: “Tanrım! Sen bize acı! Bittik,   mahvolduk!” diye alçak sesle söylendiğini işitiyordum. Bu ilk kargaşalık anında, dümenin yanındaki kamarada, korkudan iliklerim donmuş bir halde, usanmış yatıyordum. O esnada zihnimin ne halde olduğunu anlatamayacağım. Ettiğim yeminleri ne müthiş bir katı yürekle ayaklar altına aldığımı utanarak hatırlıyordum.
     Dışarıda olan bitenleri görmek için kamaradan çıktım. Ömrümde bu derece tüyler ürpertici bir manzarayla hiç karşılaşmamıştım: Dalgalar dağ gibi yükselerek, her an üzerimize saldırıyorlardı. Gözlerimi ne tarafa çevirip baksam, hep aynı müthiş manzarayla karşılaşıyordum. Adamakıllı yüklü iki gemi yanımızdan geçti: Direkleri kökünden kesilmişti. Tayfalar bizden bir mil mesafedeki bir geminin denizin dibini boyladığını haykırarak haber verdiler. Demirleri kopmuş iki başka gemi de, körfezden açık denize sürüklenmiş, direksiz rastgele gidiyorlardı. Yükü hafif gemiler fırtınaya daha az maruzdular.
     Akşama doğru, kılavuzla lostromo, kaptandan ön direği kesmeleri için izin vermesini istediler. Kaptan bu teklif karşısında hoşnutsuzluk gösterdi. Fakat lostromo, bu yapılmadığı takdirde geminin muhakkak surette batacağını anlatınca, razı oldu; ama ön direk bir defa kesilince, bu sefer başladı mı ortadaki direk sallanmaya ve gemiyi şiddetle sarsmaya! Onu da kesmek zorunda kaldılar. Böylece güverte bir baştan bir başa cascavlak kaldı.
     Ben ki, o zamana kadar bu derece korkmamıştım, artık o sırada ne halde olduğumu tasavvur etmeyi sizlere bırakıyorum. Son defa atlattığım tehlikeden sonra ders alacak yerde, ilk kararımı tatbik etmek için, buna hiç aldırış etmemiş olduğumu düşünmek bana ölümden daha çok dehşet veriyordu.
     Bu gibi düşüncelerle fırtınanın tabii olarak yarattığı kortu, beni anlatılması imkânsız bir duruma soktu. Fakat tehlikeyi bu kadar ucuza geçiştirmek kaderimizde yokmuş, fırtına öyle bir kudurmuşcasma devam etti ki, tayfalar bile hiçbir zaman bundan daha beterini görmediklerini söylediler. Gemimiz sağlamdı ama ağzına kadar yükle doluydu ve suya öylesine gömülmüştü ki, tayfalar ikide bir “Batacak!” diye bağırışıyorlardı. Fırtına o kadar kudurmuştu ki, kaptanın, lostromonun ve daha birkaç aklı başında tayfanın ellerini göğe kaldırarak dua ettiklerini ve geminin her an batmasını beklediklerini görüyordum. Bu kadar felâket azmış gibi, gece yarısına doğru anbarlarm dibini muayene etmesi için aşağıya gönderilen   bir adam, teknede bir delik açıldığını haber verdi; bir başkası da geminin bir metreye yakın su aldığını bildirdi. O vakit herkesi tulumba başına çağırdılar. Yalnız bu    tulumba kelimesi   bile beni öyle bir dehşete düşürdü ki, kenarına oturduğum yatağa arka üstü yuvarlandım!
     Fakat tayfalar gelip benim böyle uyuşuk uyuşuk yatmama mâni oldular ve o zamana kadar hiçbir işe yaramadıysam da, şimdi pekâlâ herkes gibi benim de tulumba çekebileceğimi söylediler. Bunun üzerine ben de kalktım, tulumba başına koştum ve bütün kuvvetimle çalışmaya başladım. Bu işler olmakta iken, fırtınanın şiddetine dayanamayarak denize açılan birkaç hafif kömürcü mavnasının üzerimize doğru geldiklerini gören kaptan; içinde bulunduğumuz büyük tehlikeyi haber   vermek için bir top attırdı. Fakat ben bunun ne demek olduğunu bilmediğim için, o kadar afalladım ki, geminin parçalandığını veya başka korkunç bir kazaya uğradığını  zannettim. Uzun lafın kısası, bayılmışım! Herkesin kendi canını kurtarmaktan başka bir şey düşünmediği bir anda olduğumuz için, kimse benim halime aldırış etmemişti; yalnız birisi benim yanıma gelmiş ve beni öldü sanarak, ayağı ile bir kenara itmiş ve beni öyle boylu boyunca uzanmış bir halde bırakmıştı; neden sonra kendime geldim.
     Ambarlar suyla dolmuştu. Batacağımız muhakkak gibi görünüyordu. Gerçi fırtına biraz kesilmişti ama geminin bir limana varıncaya kadar su üstünde kalmasına imkân yoktu. Kaptan yardım istemek için top atmakta ısrar etti. O sırada önümüzden geçmekte olan küçük bir gemi, bize yardım için bir kayık indirdi; kayık ancak birçok tehlikeye göğüs gererek gemimize yaklaşabildi. Küreklerin başındakiler son   gayretlerini sarf ediyorlar, bizi kurtarmak için hayatlarını tehlikeye koyuyorlardı.
     Geminin arkasından onlara ucuna bir cankurtaran simidi bağladığımız bir halatı fırlatıp attık. Kayıktakiler zorluk ve tehlikelere meydan okuyarak, halatı yakaladılar. Onları yanımıza kadar çektikten sonra kayıklarına atladık. Gemilerine ne kadar yanaşmak istesek nafileydi. Herkes su üstünde kalmamız ve elimizden geldiği kadar kayığın burnunu karaya doğru çevirmemiz lâzım geldiğini kabul ediyordu. Böylece kâh kürek çekerek, kâh rüzgârın keyfine uyarak, kuzeye doğru yol almaya başladık.
     Ayrılışımızın üzerinden on beş dakika geçmiş geçmemişti ki, gemimizin sulara gömüldüğünü gördük. Fakat şunu samimi olarak söyleyeyim ki, tayfalar bana geminin battığını söyledikleri vakit, ben etrafı bulanık görüyor ve etrafımızdaki şeyleri zar zor seçebiliyordum. Çünkü kayıkta bulunduğum, daha doğrusu beni kayığın içine attıkları zamandan beri gerek benliğimi saran korku, gerekse bana istikbalin korkunç akıbetlerini önceden hissettiren düşüncelerim yüzünden âdeta taş kesilmiş bir insan olmuştum.
     Bu sırada adamlarımız karaya mümkün olduğu kadar yaklaşmak için olanca kuvvetleriyle kürek çekiyorlardı; kayık dalgaların tepesine çıktığı zaman, sahilde bize yardım etmek için koşuşan bir yığın insan görüyorduk. Gel gelelim kayığımız sanki yerinde sayıyordu. Binbir güçlükle hepimiz sağ salim karaya çıktık. Oradan yaya olarak Yarmavt’a gittik;    çok insanca muamele gördük. Gerek memurlar, gerek şehrin tüccarları ve gemi sahipleri Londra’ya gitmek veya istersek Hull’a dönmek için hepimize yeter derecede para verdiler.
     Keşke o zaman evime dönmek için Hull’un yolunu tutmak akıllılığını gösterseymişim bari! Ama cebimde biraz para vardı ya, karadan Londra’ya gitmeye karar verdim. Gerek şehirde, gerek yolda ne çeşit bir hayat süreceğime dair kendi kendimle münakaşa ettim. Yani evime mi dönsem, yoksa denize mi açılsam diye..
     Eve dönmek şüphesiz en akıllıca bir hareketti; fakat utancım yüzünden bunu bir türlü kabul edemiyordum. Herkes eliyle beni gösterecekmiş gibi geliyordu bana. Yalnız anamla babamın değil, fakat kimin karşısına olursa olsun çıkmaktan utanacağımı düşünüyordum. Bir müddet kararsızlık içinde yaşadım; neye karar vereceğimi, ne de nasıl bir hayat süreceğimi bilmiyordum. Evime dönmek için içimde yenemediğim bir isteksizlik vardı. Sonra aradan zaman geçtikçe de, son felâketimin hâtırası hayalimden silinmeye başlamıştı. Nihayet eve dönmeyi büsbütün unutarak yeni bir yolculuğa çıkmak çarelerini aradım. 

(Yazan: Daniel Defoe-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir