Robınson Crusoe (3)
Robınson Crusoe (3)

Robınson Crusoe (3)

     Üçüncü Bölüm (İkinci ve Üçüncü Yolculuklar… Kölelik)
     Londra’ya varır varmaz, iyi kimselere rastlamak saadetine eriştim. İlk tanıştığım adam bir gemi kaptanı oldu; Gine kıyılarına bir sefer yapmıştı. Bir hayli başarı elde ettiğinden yine oraya dönmek kararındaydı. Bu adam benimle konuşmaktan hoşlandı. Dünyayı tanımak istediğimi söyleyince de, aynı yolculuğu beraber yapmayı teklif etti. Yolculuk için benden beş para almayacaktı. Üstelik onunla beraber yemek yiyecek ve ona arkadaşlık edecektim. Yanımda mal götürdüğüm takdirde, bunları satmaktan elde edeceğim kazanç tamamen benim olacaktı.
     Mert ve dürüst bir adam olan kaptanın teklifini kabul ettim. Bu iş için kırk İngiliz lirasını gözden çıkardım ve kaptanın tavsiyesini dinleyerek, bu parayla ufak tefek şeyler satın aldım. Bu serveti benimle ‘haberleşen akrabalarımın yardımları sayesinde biriktirebilmiştim.
     Yaptığım bütün seyahatler içinde en başarılısı bir bu oldu, diyebilirim; bunu kaptan dostumun cömertliğine ve iyi niyetine borçluyum. Ondan elde ettiğim birçok faydalar arasında, yeter derecede matematik ve gemi idare etmesini öğrendim. O, bana öğretmekten zevk aldığı kadar, ben de öğrenmekten hoşlanıyordum. O kadar ki, bu yolculuk beni hem tayfa, hem de tüccar yaptı. Bu yolculuktan beş libreden biraz fazla altın tozu getirdim. Bunlar bana Londra’da üç yüz İngiliz lirası kazandırdı. Bu başarı kafamda engin tasavvurlar uyandırdı Zaten beni mahveden de işte bu başarı oldu ya…
     İklimin sıcaklığı yüzünden müthiş bir sıtmaya yakalandım. Geminin kaptanı, bu candan dost, Londra’ya dönüşümüzden birkaç gün sonra öldü. Bununla beraber aynı yolculuğu bir kere daha yapmayı aklıma koydum. İki yüz İngiliz lirasını emaneten kaptanın dul karısına bıraktım; yanıma yüz İngiliz lirası değerinde eşyalar alarak, birinci seferde kılavuz, ikincisinde de kaptan olan bir adamla gemiye bindim.
     Deniz yolculuğu hiçbir zaman bundan daha felâketli geçmemiştir. Kanarya adalarına doğru yol alırken, daha doğrusu bu adalarla Afrika sahilleri arasında giderken, sabaha karşı Sale’li bir Türk korsan gemisinin baskınına uğradık; gemi pupayelken bizi kovalıyordu. Biz de bu takipten kurtulalım diye bütün yelkenleri fora ettik; fakat korsan gemisinin bizden daha hızlı gittiğini ve bir iki saate kalmadan bize muhakkak yetişeceğini anlayınca, çarpışmaya hazırlandık. Güvertede on iki topumuz vardı; korsan gemisinin toplarıysa on sekiz taneydi. Öğleden sonra saat üç sularında gemi yanımıza yaklaştı ve hücuma geçti. Fakat bir hata yaptı; bize arkadan vuracak yerde, yanımıza bindirdi. Biz de sekiz topumuzu üzerine çevirerek hücumuna mukabele ettik ve hep birden ateş ederek onu geri püskürttük. Fakat o da bize toplarıyla mukabele etti, ve iki yüz adamı bizi tüfek ateşine tuttu. İçimizden kimse yaralanmamıştı. Adamlarımız dayanıyorlardı. Gemi hücumunu yenilemeye hazırlandı, biz de karşı koymaya.. Fakat bu sefer öbür yanımızdan bize yanaştı; adamlarından altmışı bizim güverteye atılıp ellerindeki baltalarla halatları kesmeye, direkleri parçalamaya başladılar. Biz de onları tüfeklerle, mızraklarla ve daha başka silâhlarla karşılıyorduk. Öyle ki, onları iki defa güvertemizden kovduk. Ama sonunda gemimiz işe yaramaz hale geldiği, adamlarımızdan üçü ölüp sekizi yaralandığı için, teslim olmak zorunda kaldık; bizi esir ederek Araplara ait bir liman olan Sale’ye götürdüler.
     Orada gördüğüm muamele evvelden zannettiğim kadar fena değildi. Genç ve çevik olduğum, bu yüzden işine epey yarayacağım için, korsan gemisinin kaptanı beni yanında alıkoymuştu. Hür bir adamken köle olmak gibi, vaziyetimde meydana gelen bu değişme beni ümitsizliğe düşürdü Babamın sefil ve perişan olacağıma dair kehanet dolu sözlerini tekrar hatırladım. Bundan daha beter bir felâketle karşılaşmadığım için, babamın dedikleri çıkmış ve mahvolmuşum gibi geliyordu bana.. Ama ne gezer! Meğer bu, ilerde başıma gelecek felâketlerin ufak bir örneğinden başka bir şey değilmiş!
     Yeni efendim beni evine aldığı için, denize açıldığı zaman beni de yanına alacağını ümit ediyordum. Eninde sonunda nasıl olsa bir İspanyol veya Portekiz harp gemisi tarafından yakalanacaktık ve ben de bu suretle hürriyetime kavuşacaktım. Fakat az sonra bu ümidim de hayal oldu; çünkü kendisi gemiye binerken, küçük bahçesine bakayım ve evinde bir köle gibi çalışayım diye beni karada bıraktı; seferden döndüğü zaman da, gemiyi beklemek için kamarasında yatmamı emretti. Bir defa gemiye ayak bastım ya, gözüm hep kaçmaktaydı. Uzun uzun düşündüğüm halde aklı başında bir insanın beğeneceği bir çare bulamadım. Kendisine fikrimi açabileceğim kimse olmadığı gibi, “haydi!” desem benimle gelecek hiçbir köle arkadaşım yoktu: Öyle ki, tam iki sene bu tasavvurumu gerçekleştirmek için en küçük bir ihtimal bile görmedim.
     İki sene sonra acaip bir fırsat çıkınca, bendeki hürriyetime kavuşmak düşüncesi yeniden kafamda canlandı. Efendim, parasızlık yüzünden gemisini donatamadığı için her zamankinden daha fazla karada kalıyor ve geminin büyük kayığıyla körfezde balık avlamaya çıkıyordu. O vakitler yanına hem beni, hem de kürek çeksin diye genç bir Afrikalı köleyi de alıyordu. Balık tutmakta büyük bir maharet gösteriyordum. Efendim, bundan o kadar memnun oluyordu ki, vakit vakit beni akrabalarından İsmail adında biriyle ve o genç Arapla balık tutmak için gönderiyordu.
     Yine böyle bir sabah erkenden balık tutmaya çıkmıştık; hava açık, deniz sakindi. Ansızın etrafı o kadar kaim bir sis bastırdı ki, yarım mil mesafede olduğumuz halde sahili göremez olduk. Nereye gittiğimizi kati olarak bilmeden küreklere sarıldık ve o gün o gece durmadan kürek çektik. Ertesi gün sabahleyin kendimizi açık denizde bulduk. Sahile yaklaşmak şöyle dursun, en az iki, üç mil uzaklaşmıştık. Bin bir güçlükle ve bir iki tehlike atlatarak sahile dönebildik. Çünkü rüzgâr sertleşmiş, ve hepimiz açlıktan ölü hale gelmiştik.
    Bu hâdise efendimin gözünü açtı. Bunun üzerine bir pusula ve bir miktar yiyecek almadan bir daha balık avına çıkmamaya karar verdi. Bizden aldığı İngiliz gemisinin büyük kayığı elinde olduğu için, bir İngiliz kölesi olan doğramacısına bu kayığın ortasına bir kamara yapmasını emretti. Bu kamarada kendisiyle birlikte bir veya iki kölenin yatacağı kadar yer vardı. Ayrıca bir masa, içkilerini, ekmeğini, pirinç ve kahvesini koyacak küçük dolaplar bulunuyordu. Ekseriya bu kayıkla avlanmaya çıkıyordu. Ona pek çok balık tutmayı becerdiğim için, beni yanma almadan hiç balığa gitmiyordu.
     Derken bir gün memleketin ileri gelen iki üç kişisiyle bir gezinti tertip etmeyi tasarladı. Balık tutulacak, eğlenilecekti. Bu maksatla birçok yiyecek satın aldı, bunları bir gün evvelden kayığa yükletti. Balıktan başka karaya da çıkıp avlanmak niyetinde oldukları için, bana üç tüfek ve kâfi derecede barut ve kurşun hazırlamamı emretti.
     Her şeyi emirlerine uygun olarak hazırladım. Kayığı sildim, süpürdüm, tertemiz yaptım, küçük bayraklarla süsledim. Ertesi sabah kayıkta beklerken, bir de baktım, efendim yalnız başına çıkageldi; işleri çıktığı için misafirlerinin, gezintiyi başka bir güne bıraktıklarını söyledi. Fakat akşam yemeğini beraber yiyecekleri için akrabası ve o genç köle ile balık avlamaya gitmemi emretti.
     Bu fırsat kafamda, kölelikten kurtulmak ümidini uyandırdı. Emrimde küçük bir gemi bulunduğunu düşündüm. Efendim uzaklaşır uzaklaşmaz, hemen hazırlığa başladım. Maksadım balık avına değil, fakat uzun bir yolculuğa çıkmaktı. Gerçi hangi yoldan gideceğimi bilmiyordum ama, bu Allah’ın belâsı yerden kurtulmak benim için kâfiydi.
     Kayıkta olduğumuz müddetçe bize lâzım olacak yiyecekleri tedarik etmesini Araba söyledim. Efendimizin yiyeceğine el sürmemizin doğru olmayacağını söyleyince bana hak verdi. Gidip bir sepet dolusu peksimet ve üç testi soğuk su getirdi. İsmail karada bulunduğu sırada, gemideki yerini bildiğim mahzenden bizim kayığa şarap, kocaman bir topak balmumu, bir yığın ip, bir balta ve bir çekiç taşıdım. Sonradan bütün bunlar işime yaradı; hele mum yapmak için balmumundan pek çok faydalandım. Bizim Araba bir başka tuzak daha kurdum. O da buna bal gibi kandı! Ona:
     “İsmail,” dedim. “Yanımızda efendimizin tüfekleri var… Bir parça barutla biraz da av saçması tedarik edemez misin? Hani bir iki kuş avlasak hiç de fena olmaz!”
     “Pekâlâ,” dedi. “Şimdi gidip getiririm.”
     Gerçekten az sonra iki meşin kese getirdi; büyük olanının içinde yarım kilo kadar, belki de daha fazla barut vardı. Öteki de kurşun doluydu. Kaptanın odasında bir miktar barut bulmuştum; kocaman bir şişeyi bununla doldurdum; artanını da başka bir şişeye boşalttım… 

(Yazan: Daniel Defoe-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir