Üç Elma
Üç Elma

Üç Elma

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Çok söylemesi günah, az söylemesi sevapmış. Bir Padişah varmış. Bu Padişah’ın hiç çocuğu olmazmış. Vadetmiş ki; “Bir çocuğum olursa, kırk gün kırk gece; birinden yağ, birinden bal akan iki çeşme akıtacağım.”
     Gün olmuş, zaman olmuş bir oğlu olmuş. Oğlu büyümüş, on beş yaşına gelmiş. Padişah; “Vaadimi yerine getireyim,” diye çeşmeleri akıtmış. İhtiyar bir kadın bunu hiç duymamış. Son gün haberi olmuş. Hemen testilerini almış, çeşmeye gitmiş. Zor güç, damla damla testileri doldurmuş. Eve gelirken Padişah’ın oğlu da pencereden ok atıyormuş. Oku gelmiş, testiyi kırmış. Kadının canı acımış;
     “Oğlum! Üç Turunç’un aşkına uğrayasın,” demiş, geçmiş gitmiş.
     Padişah’ın oğlu bunu çok merak etmiş. Merakından hastalanmış. Bir gün Padişah karısına demiş ki:
     “Bunun derdi neyse söylesin,” demiş. Annesi oğlanın yanına gitmiş;
     “Oğlum! Sana ne oldu böyle? Gün güne sararıp soluyorsun,” demiş.
     Oğlan;
     “İhtiyar bir kadın çeşmeden giderken; ok attım, testisi kırıldı. O zaman o da; “Üç Elma’nın aşkına uğrayasın!” dedi. “Bu neyse onu bulacağım,” demiş.
     Padişah kadını huzuruna çağırtmış. Ona;
     “Sen benim oğluma böyle demişsin. Bu neyse söyle,” demiş. Kadın da;
     “Atına biner; az gider, uz gider, dere tepe düz gider. Bir çakır dikene rastlar. Dikeni koparıp; “Oh! Ne güzel kokuyor,” derse; onlar ona yol verir. Biraz gittikten sonra acı bir armut ağacına rastlar. Ondan da bir tane koparıp, yer; “Oh! Ne tatlı armudu var,” derse onlar da yol verir. Biraz daha gider; devin yattığı kapıya gelir. Karşısına iki tane kapı çıkar; biri açık, biri örtük… Açığı örter, örtük olanı açarsa onlar da yol verir. Sonra içeri girer; orada bir at, bir de it vardır. İtin önünde ot, atın önünde et durur. İtin önündekini ata, atın önündekini ite verirse içeri girer. Bakar ki dev uyuyor, rafta üç tane elma vardır… Devi uyandırmadan bunları alır, cebine koyar. Kapıdan çıkarken dev uyanır. İtle ata bağırır: “İnsanoğlunu tutun!” Onlar tutmaz: “Senelerdir biz aç ölüyoruz. Sen bizim karnımızı doyurmadın!” Kapılara bağırır, ağaca bağırır, dikenlere bağırır; hiçbiri tutmaz. Böylece kurtarmış olur, gelir. Ama elmaları susuz yerde açmasın. Suyun başına gelince elmayı kessin. “Su” deyince suyu versin. Şayet su olmazsa uçar giderler. Bu kızlar Peri Kızları’dır,” demiş.
     Padişahın oğlu tek tek bunların hepsini yapmış. Fakat elmaları alınca sabredememiş. Elmaların ikisini susuz yerde açmış; kızlar uçmuş, gitmişler. Üçüncü elmayı bir havuzun başında açmış. İçinden çıkan; “Su!” demiş. Oğlan bir avuç su vermiş. İçinden öyle güzel bir kız çıkmış ki; “Aya doğma ben doğarım, güne çavma ben çavarım!” diyormuş.
     Oğlan kıza demiş ki:
     “Babamın haberi olaydı; düğüncülerle, askerlerle, gelir bizi karşılardı,” demiş. Kız da;
     “Ben burada beklerim. Sen git babana haber ver,” demiş. Oğlan kıza;
     “Sen nerede kalacaksın?” diye sormuş. Kız da;
     “Ben şu selvinin başında otururum,” demiş. Kız selviye seslenmiş;
     “Eğil selvim!” Selvi eğilmiş.Kız çıkmış oturmuş.
     “Doğrul selvim,” demiş. Selvi doğrulmuş. Oğlan da babasının yanına gelmiş.
     O sırada üç tane Çingene kızı suya gelmiş. Peri Kızı’nın şavkı suya vurmuş. Bu üç kız; “Bu benim şavkım! Bu senin şavkın!” diye birbiriyle kavga edip durmuşlar. Kız selvinin tepesinden;
     “Dövüşmeyin! O benim şavkım,” diye seslenmiş. Bunu duyan çingene kızlarından biri;
     “Beni de yanına al,” demiş. Kız;
     “Alırım,” diye cevap vermiş.
     “Beni nasıl çıkaracaksın?” diye sormuş. Kız da;
     “Sen merak etme! Saçımı uzatırım, sen de tırmanır çıkarsın,” demiş.
     Kız saçını uzatmış, Çingene kızı çıkmış. Biraz oturmuşlar. Çingene kızı, Peri Kızı’na;
     “Elbiselerimizi değişsek ,ben de senin gibi güzel olur muyum?” demiş. Kız;
     “Değişelim,” demiş.
     Elbiseleri değiştikten sonra; Çingene kızı, Peri Kızı’nı itelemiş, suya düşürmüş. Kız suya düşer düşmez bir gül olmuş.
     O sırada Padişah’ın oğlu da düğüncülerle gelmiş. Gelmiş ki, ne görsün? Bir dudağı yerde bir dudağı gökte; kapkara bir kız…
     “Sen niye böyle oldun?” diye sormuş. Çingene kızı;
     “Elbet olurum; gün vurdu kararttı, yel vurdu sararttı,” demiş.
     Oğlan bundan bir şey anlamamış, şüphelenmiş. Ama gene de kızı götürmeye mecbur olmuş.
     Bu arada düğüncüler havuzdaki gülü almak için uzanmışlarsa da bir türlü alamamışlar. Padişah’ın oğlu; “Bir de ben uzanayım,” demiş; uzanmış, gülü almış. Çingene kızı, bunu yukarıdan görmüş.
     Düğüncüler Çingene kızını gelin diye almış, götürmüşler. Aradan bir zaman geçmiş gelin hamile kalmış. Zamanı gelince de bir oğlan doğurmuş. Gelin, ikide bir çocuğu iğnelermiş ki, oğlan ağlasın. Padişah;
     “Oğlan niye ağlıyor?” diye sormuş. Gelin de;
     “Dolaptaki gülü kaynatır da içirirsek, iyi olur,” demiş.
     Padişah, bunun üstüne dolabı açmış. Gülü kaynatıp suyunu içirmişler, kalanı da bahçeye atmışlar. Oradan bir selvi çıkmış.
     Çingene kızı durmadan çocuğu iğneliyormuş. Padişah geline sormuş;
     “Bu çocuk yine niye ağlıyor?”
     “Beşiği yok da onun için ağlıyor,” demiş.
     Padişah emir vermiş. Hemen bahçedeki selvi kesilmiş, bir beşik yapılmış.
     Bu Peri Kızı da bir iğne olmuş, yere düşmüş. Bu evde çalışan nine de beşikten artan yongaları toplarken bir iğne bulmuş. İğneyi yakasına takmış. Nine, her gün işe gidince iğne, kız oluyormuş. Evi barkı süpürüp siliyormuş. Yemeği de pişirip yeniden iğne oluyormuş.
     Bir gün böyle… Beş gün böyle derken nine şüphelenmiş. Bir gün; “İşe gidiyorum,” diye saklanmış. Kız yine evi temizleyip gideceği sırada nine içeri girmiş. Kızı yakalamış, sormuş;
     “İn misin? Cin misin?”
     “Ne inim, ne cinim. Seni beni yaratan Allah’ın kuluyum. Sen benim annem, ben de senin kızın olayım,” demiş.
     Nine de Allah’tan arıyormuş.
     Bir gün Padişah’ın oğlu hastalanmış. Ahırda da atları hasta olmuş. Bu atları bakım için dağıtacaklarmış. Kız bunu duyunca;
     “Ninem, bir at da bize getir,” demiş.
     Nine de;
     “Bir at da bana verin, ama en hastası olsun,” diye bir at istemiş. Onlar da;
     “Bre nenem, sen buna nasıl bakacaksın?” demişler.
     “Oğlum, siz verin, hem de en kötüsünü,” demiş.
     Verelim bakalım… Ölürse ölsün, kalırsa kalsın,” demiş ve en kötüsünü vermişler.
     Nine, atı eve getirmiş. Kız atın bir yanına çayır çimen, bir yanına da su koymuş. Ata öyle bir bakmış ki, ona konuşmayı bile öğretmiş. Aradan uzun bir zaman geçmiş. Atların toplanma zamanı gelmiş. Herkes atını meydana çekmiş ama bir at eksikmiş. O da ninenin götürdüğü atmış.
     Nineye haber göndermişler: “Öldüyse ölüsünü kaldıysa dirisini getirsin,” demişler.
     Nene atı götürmeden kız ata tembih etmiş;
     “Padişah’ın oğlu gelmeden yerinden kımıldama! O gelirse bile kalkma! Ben gelir de; “Kalk hayırsız! Sahibinden ne hayır gördüm ki, senden ne hayır göreyim,” deyince kalk,” demiş.
     Padişah’ın oğlu atın gelmediğini görünce ninenin evine gelmiş. At bir türlü yerinden kalkmamış.
     Kız gelmiş;
     “Kalk hayırsız kalk! Sahibinden ne hayır gördüm ki, senden göreyim,” demiş.
     At şimşek gibi yerinden fırlamış. Padişah’ın oğlu kızın bu sözlerinden şüphelenmiş, kızı tanımış. Hemen nineyi çağırtmış, sormuş. Nine de olup biteni anlatmış. Padişah’ın oğlu kızın yanına gelmiş, kızın boynuna sarılmış. iki sevgili birbirlerine kavuşmuşlar.
     Sıra gelmiş Çingene kızına;
     “Kırk satır mı istersin, kırk katır mı?” diye sormuş. O da;
     “Kırk satır senin boynuna vurulsun. Kırk katıra binip babamın evine giderim,” demiş.
     En iyi kırk katırın kuyruğuna bağlamışlar kızı, dere tepe yuvarlamışlar.
     Bunlar da kırk gün kırk gece düğün edip, muratlarına ermişler. Allah herkesin muradını versin…

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir