Ama Kırk Sekizinci Gece Olunca
Ama Kırk Sekizinci Gece Olunca

Ama Kırk Sekizinci Gece Olunca

     Yeniden söze başlamış:

     İşittim ki, ey bahtı güzel şahım, genç kız Şarkân’a, önerisini geri çevirdikten sonra, “Ve sen şimdi benimle birlikte gel, ey yabancı!” demiş. Şarkân da bu sözleri duyunca, bu genç kızın kendisine, Vezir Dendan’a ve kendi tarafındakilere duyduğu düşmanlığı öğrenmekten son derece üzüntü duymuş. Ve kuşkusuz, onun kötü niyetini öğrenmemiş olsa, kendini tanıtıp genç kızın kalbini kazanırmış, ama misafirliğin gereği olarak ve de özellikle kızın güzelliğinden büyülendiği için, bundan sakınmış ve şu dizeleri okumuş:
     Tüm suçları işlesen de, ey genç kız, güzelliğin hepsini affettirir ve bunları yeni bir zevke dönüştürebilir!
     Bunun üzerine kız, çekme köprüyü geçmiş ve manastıra doğru yönelmiş. Şarkân da onu izlemiş; ona sırtından bakarken, şahane kalçalarının deniz dalgaları gibi yükselip alçaldığını görmüş. Ve Vezir Dendan’ın yanında olup da bu harika durumu görmemesine esef etmiş. Ve kendi kendine şairin şu dizelerini okumuş:
     Gümüş göğüslerinin saflığına bak şu kızın, hayran gözlerine iki dolunay gibi görünecekler!
     Şu kutsal kalçalarının yuvarlaklığına bak, gökte yan yana iki hilal görmüş gibi olacaksın!
     Sonra hep birlikte parlak mermerden kemerleri olan büyük bir cümle kapısına ulaşmışlar. Buradan girip iki yanında kaymak taşından sütunlardan oluşmuş on kemerin bulunduğu uzun bir geçitten geçmişler. Her bir kemerde güneş gibi ışık saçan kristal taştan yapılma lambalar asılı imiş. Orada, ellerinde tutuşmuş hoş kokular saçan meşaleler bulunan genç cariyeler, hanımlarının önünde yol göstermeye başlamışlar. Alınlarında değerli taşlarla işlenmiş ipek alınlıklar varmış.
     İki genci yol göstererek manastırın büyük salonuna getirmişler. Şarkân burada, salon çevresinde duvarların kenarına şahane şilteler serilmiş olduğunu görmüş; kapılarda ve duvarlarda da üzerlerine birer altın tacın işlenmiş olduğu büyük perdeler varmış ve tüm yerler, ince kesilmiş renkli mermerlerle kaplı imiş; salonun ortasında da yirmi dört altın musluktan akan sularla beslenen bir havuz varmış. Salonun dip tarafında da, ancak kral saraylarında görülebilecek ipekten bir yatak serili imiş.
     Buraya ulaşınca, genç kız, Şarkân’a “Bu yatağın üstüne çıkın efendim, istirahat edin!” demiş. Şarkân bu yatağa çıkıp keyfince yaslanmış; kız salondan çıkmış ve alnında değerli taşlarla süslenmiş alınlıklar bulunan genç esirelerle onu yalnız bırakmış.
    Ama hanımlarının geri dönmesi gecikince, Şarkân, genç kızlara onun nereye gittiğini sormuş. Onlar da “Uyumaya gitti. Biz de onun emirlerine uygun şekilde sana hizmet etmek üzere işte buradayız!” diye yanıt vermişler. Bu durumda Şarkân ne düşüneceğini bilememiş. Bunun üzerine genç kızlar değerli kuyum işi tepsilerde her türden lezzetli yemekler getirmişler; o da iyice yeyip karnını doyurmuş. Bundan sonra, önüne üzeri gümüş işlemeli altın leğen ve ibrik getirmişler, gül ve portakal çiçeği suyuyla kokulandırılmış sular dökmüşler. Ama tam o sırada Şarkân, vadide kendi başına bıraktığı askerlerinden dolayı endişe duymaya başlamış ve babasının öğütlerini dinlemediği için pişmanlık duymuş. Kaygıları, genç ev sahibinin kim olduğunu ve kendisinin nerede bulunduğunu bilmemesinden dolayı daha da artmış. Ve bu durumda şairin şu dizelerini okumaya başlamış:
     Metanetimi ve cesaretimi yitirdiysem eğer, hatam önemli değildir; çünkü pek çok şey beni kandırmış ve bana ihanet etmiştir! Ey dostlarım, beni derdimden, tüm gücümü, tüm sevincimi yitirten bu dertten kurtarın! İşte kalbim aşk yolunda şaşırmış; şaşırmış ve tükenmiş. Tükenmiş evet; ve ben, felaketimi kime haykırayım, bilemiyorum!
     Şarkân, bu dizeleri okuyup bitirince, uyuyakalmış ve ancak sabahleyin uyanmış ve uyandığında hanımlarını çevrelemiş, aylar gibi yirmi genç kızın oluşturduğu bir güzeller topluluğunun salona girdiğini görmüş; genç kız onların ortasındaymış ve sanki yıldızlar ortasındaki aya benziyormuş.
     Üzeri desen ve figürlerle işlenmiş şahane ipek kumaşlarla bürülü imiş, boyu daha ince ve kumaşları sıkan kemerle kalçaları daha görkemli görünüyormuş ve bu kemer altın tellerden örülmüş imiş, üzeri de elmas taşlarla kaplıymış; öyle ki, bu kalça ve bu usul boyla pırıl pırıl bir kristal kitle içinde narin, gümüş bir dal gibiymiş. Göğüsleri de dik ve mağrur görünüyormuş. Saçlarına gelince, her türlü değerli taşlarla karıştırılmış incilerden örülmüş bir fileyle sarılı imiş. Sağında solunda giysilerinin eteğini tutmuş yirmi genç kız arasında salınarak göz kamaştıran bir edayla yürüyormuş.
     Bunu gören Şarkân’ın heyecandan aklı başından firlar gibi olmuş; askerlerini de, veziri de, babasının öğütlerini de unutmuş ve iki ayağı üzerinde dikilip bu denli güzelliklerle büyülenerek şu dizeleri okumuş:
     Bacakları ağır, engin, dengeli; bedeni yumuşak ve narin; boynu tatlı, kaygan ve parlak. Ey güzeller güzeli, içinde hazineler gizliyorsun! Benimse ışık geçirmeyen her şeyi delmesini bilen gözlerim var!
     Bunu duyan genç kız onun yanına gelmiş ve ona uzun uzun bakmış. Sonra ansızın ona “Sen Şarkân’sın! Hiç kuşkum yok! Ey Ömer-ün-Neman’ın oğlu Şarkân! Ey yiğit, ey yüce gönüllü kişi! Bu meydanı aydınlatıyor ve buraya onur veriyorsun! Söyle ey Şarkân, gecen sakin ve iyi geçti mi? Söyle bana ve de özellikle başka türlü görünmeye çalışma! Bırak yalanları yalan ustaları kıvırsın! Yalan hükmedenlerin kârı değildir, özellikle de hükmedenler arasında en büyüklerinin!” demiş.
     Şarkân bu sözleri duyunca, inkâr etmenin kendisine hiçbir yararı olmayacağını anlamış ve ”Ey sen, en tatlı varlık! Evet, ben Ömer-ün-Neman’ın oğlu Şarkân’ım! Aslında ben, savunmasız ve kahırlar içinde beni senin ellerine fırlatan bahttan acı çeken biriyim, Bana keyfince ve arzunca istediğini yap, ey siyah gözlü meçhule!” diyerek yanıt vermiş. Bunun üzerine “meçhule” bir an için gözlerini yere eğmiş; sonra da Şarkân’a bakarak, ona “Ruhunu yatıştır, bakışlarını tatlılaştır! Konuğum olduğunu ve aramızda ekmek ve tuz olduğunu unuttun mu yoksa? Dahası, aramızda geçen dostça görüşmeleri hatırlamıyor musun? Bundan dolayı artık benim korumam altındasın ve bağlılığım sana yarar sağlayacaktır. Artık korkma! Çünkü Mesih aşkına! Bütün âlem sana karşı çıksa da, can tenimden ayrılmadıkça, seni savunmak için çaba göstereceğim!” demiş.
     Bunu söyledikten sonra da, kibar bir salınışla Şarkân’ın yanına gelmiş ve tatlı bir gülümsemeyle onunla konuşmaya başlamış. Sonra esirelerinden birini çağırarak onunla Rumca görüşmüş; esire çıkıp biraz sonra başlarının üzerinde çeşitli yiyeceklerle donanmış büyük siniler taşıyan hizmetkârlarla geri dönmüş; bunlardan kimileri de her çeşitten içki sürahisi ve testi taşıyorlarmış. Ama Şarkân, bu yiyeceklere dokunmakta kararsızlık göstermiş ve genç kız bunun farkına varınca ona, “Ey Şarkân, kararsızsın! Bir ihanetten korkuyorsun galiba! Bilmez misin ki, istesem, dünden bu yana senin yaşamını çoktan sona erdirirdim!” demiş.
     Sonra da, ilkin kendisi el uzatarak her tabaktan birer lokma almış. Şarkân kuşkularından dolayı utanmış, sonra da doyuncaya kadar onunla birlikte yemeyi sürdürmüş. Bunu izleyerek, eller yıkandıktan sonra, altın, gümüş ve kristal kaplar içinde çiçekler ve içecekler getirmişler; bunlar her renkten ve her çeşidin en iyilerinden imiş. Bunu gören genç kız, ilkin kendisi bir altın kupa doldurmuş ve içmiş, sonra bunu yeniden doldurarak Şarkân’a sunmuş, o da bunu alıp içmiş. Kız ona; “Ey Müslüman, yaşamın ne denli kolay ve hoş yanları olduğunu görüyorsun!” demiş. 

     Anlatısının tam burasında Şehrazat, günün belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir