Esvaplı Şeytan
Esvaplı Şeytan

Esvaplı Şeytan

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellâl iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, hamamcıya vardım bohçası yok, külhancıya vardım baltası yok, Katır muhtar olmuş haberi yok…
     Sivas köylerinin birinde Hasan adında biri varmış. Bunun da iki tarlası varmış; geçimini buradan sağlarmış. Köylü, Hasan’ı çok severmiş, ama Hasan karısı Ayşe’den yana dertliymiş. Karısı cin fikirlinin biriymiş.
     Aradan yıllar geçmiş, Hasan yaşlanmış, çalışamaz olmuş, ama çalışmaya mecbur olduğu için ıhlıya tıslaya işini görürmüş. Dedesi ona küçükken bir şiir öğretmiş; bu şiir arada sırada aklına gelirmiş. Çalışırken neşeli olursa bu şiiri söylermiş. Bazen de karnı zil çalınca bu şiir aklına gelir; oturur, söylermiş.
     Camimizin minaresi sipsivridir sipsivri,
     Arpa unundan baklava kupkurudur kupkuru,
     Sarımsaksız sübüra dupdurudur dupduru,
     Öldü diye gömerler dipdiridir dipdiri.
     Bir gün Hasan tarlada çok çalışmış, yorulmuş. İşini bitirdikten sonra yorgun-argın caminin avlusuna girmiş. Eli yüzü toz toprak içindeymiş: “Şurada elimi yüzümü yıkayım da eve öyle gideyim,” demiş. Caminin çeşmesinin başına oturmuş. Bakmış ki, bir adam hem abdest alıyor, hem de kendi kendine söyleniyormuş: “Ya Rabb’im! Beni esvaplı şeytanın şerrinden koru!” diye dua ediyormuş.
     O zamanlarda “Esvaplı Şeytan” diye kadınlara derlermiş. Hasan, adama kızmış;
     “Esvaplı şeytandan korkulur mu be adam,” demiş.
     Elini yüzünü temizlemiş, eve gelmiş. Başından geçenleri bir bir karısına anlatmış. Karısı içinden kıs kıs gülmüş: “Demek sen esvaplı şeytanın şerrinden korkmuyorsun. Sana öyle bir oyun oynarım ki, söylediğine pişman olursun,” demiş.
     Aradan birkaç hafta geçmiş. Karısının söylediği bu sözlere hiç aldırış etmemiş. Bir kulağından girmiş, öbür kulağından çıkmış.
     Bu sözün üstüne karısı da her gün Hasan’la beraber tarlaya gidip çalışıyormuş. Hasan bu işe hem seviniyormuş, hem de tuhafına gidiyormuş: “Allah! Allah! Bu kadın şimdiye kadar benimle hiç tarlaya gelmezdi. Şimdi niye geliyor anlamadım?
     “İnşallah sonu hayırlı olur!” diye kendi kendine söylenip duruyormuş.
     Artık büyük tarlanın işi bitmiş, sıra küçük tarlaya gelmiş. Kadın o sabah erkenden kalkmış, ırmağa gitmiş. On-on beş tane balık tutmuş. Kocasından evvel tarlaya gitmiş. Tuttuğu balıkları tarlanın değişik yerlerine yerleştirmiş, üstünü toprakla örtmüş.
     Hasan ise, hâlâ evdeymiş. Sabah kalkınca, canı tarlaya gitmek istememiş. Kendine yiyecek bir şeyler aramış. Evde iki günden, üç günden kalma paçayla mumbar varmış. Hemen onları yemiş, üstüne de bir bardak çay içmiş. Ama karnı doymamış. Başlamış söylenmeye;
     “Erken kalktım kaça kaça, kemikleri saça saça, altmış kazan kelle paça, yedim karnım doymadı…
     Ustamızın adı Kamber, başına vurulmuş çember, Ulu Cami minaresi kadar mumbar, yedim karnım doymadı…”
     Sonra tarlaya doğru yola koyulmuş. Epey gittikten sonra tarlaya varmış. Yarım saat uğraşmış, çifti hazırlamış. Çift sürdüğü yerden balık çıkıyormuş. Balıklar çıktıkça Hasan seviniyormuş. Karısına;
     “Kız Ayşe! Akşam yemeğimiz çıktı. Niye öyle duruyorsun? Şunları toplasana!,” diye bağırmış. Biraz sonra karısı da;
     “Ben gideyim, akşam yemeğini hazırlayım,” diye eve gitmiş.
     Kadın eve gelmiş. Yemeği kızlarına yaptırmış, sonra da balıkları kızlarıyla beraber yemişler.
     Hasan işini bitirmiş, yorgun argın eve gelmiş. Karısı sofrayı hazırlamış, önüne de balık yerine herle çorbası getirmiş, koymuş. Herleyi görünce Hasan’ın tepesi atmış;
     “Bu nasıl iş böyle? Hani tarladan çıkan balıklar?” diye kızmış. Karısı;
     “Ne balığı Hasan? Hiç tarladan balık çıkar mı?” demiş. Bunun üstüne Hasan karısının üstüne yürümüş, dövmeye başlamış. Kadın bağırarak dışarı çıkmış;
     “Yetişin komşular! Hasan deliriyor,” diye bağırmış. Komşular yığılmış; sormuş, soruşturmuşlar. Sonunda “Deli…” diye Hasan’ı tımarhaneye götürmüşler.
     O zamanlar deliler akıllansın diye en büyük çare dayakmış. Kadın, Hasan’ın yanına gitmiş. Doktorların yanında;
     “Hasan tarladan balık çıktı mı?” diye sormuş. O da;
     “Çıktı ya! Sen de gördün. Hani beraber topladık ya,” deyince karısı;
     “Gördünüz mü hâlâ aynı şeyi söylüyor. Altı ay dövülsün de uslansın,” demiş.
     Hasan karısının oyununa geldiğini anlamış ama bir türlü anlatamıyormuş. Hatta, “Tarladan balık çıkmaz,” bile diyemiyormuş. Aradan altı ay geçmiş. Kadın tekrar tımarhaneye gitmiş. Hasan hâlâ; “Odunumun parası!” diyormuş. Hasan’ı bir daha dövmüşler, altı ay daha bekletmişler.
     Sonunda karısı acımış:
     “Hasan, bir daha sorarlarsa; “Hiç tarladan balık çıkar mı? Balık sudan çıkar.” de demiş.
     Hasan’a bir daha sormuşlar. O zaman, karısının öğrettiği gibi söylemiş. “Artık bu akıllandı,” diye Hasan’ı taburcu etmişler.
     Hasan eve gelince karısı; “Esvaplı şeytanın şerrinden korkulacağını” ispat ettiğini söylemiş. Bu sefer Hasan sesini çıkaramamış. Aradan birkaç hafta geçmiş. Hasan eşine dostuna ziyafet çekmek istemiş. Sabah hazırlıklar tamamlanmış. Karısı bir pilâv pişirmiş tepsiye koyarken altına da bir balık yerleştirmiş.
     Akşam olmuş konu komşu, eş dost toplanmış. Konuşup sohbet ettikten sonra, sıra yemeğe gelmiş. Kadın tepsiyle pilâvı getirmiş, sofranın ortasına koymuş. O zaman bir âdet varmış; ev sahibi pilâvın yağı üste çıksın diye pilâvı karıştırırmış. Hasan, ev sahibi olduğu için kalkmış, pilâvı karıştırmış, Karıştırırken kaşığına balık takılmış. Hasan balığı görür görmez;
     “Elhamdülillah! Ya Rabbi çok şükür!” demiş, sofradan kalkmış.
     Misafirler merak etmiş sormuşlar. Hasan da şaşkın şaşkın;
     “Pilâvın altından balık çıktı desem, bir altı ay daha deli diye dayak yiyeceğim. İnanmazsanız bakın,” demiş.
     Misafirler balığı görünce bunun karısının bir oyunu olduğunu anlamışlar. Hasan’ın boş yere tımarhanede kaldığını anlayınca üzülmüşler. Yemişler, içmişler, muratlarına ermişler…
      Dağdan üç elma indi; Biri bize, biri size, biri de geri kalanlara…
O yalan bu yalan
Fili yuttu bir yılan
Eşeğe binip deveyi kucağım alan
Palanı kaldırdım
Bu sözün hepsi yalan. 

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir