Robınson Crusoe (4)
Robınson Crusoe (4)

Robınson Crusoe (4)

     Dördüncü Bölüm (Kaçış)
     Böylece lüzumlu bütün şeyleri yanımıza aldıktan sonra, yelken açıp balık tutmak üzere limandan çıktık. Bir mil kadar açılır açılmaz, yelkenleri indirip balık tutmaya başladık. Rüzgâr arzularımın aksine olarak kuzeyden esiyordu; eğer güneyden esse idi, İspanya sahillerine varacağımdan, hiç değilse Kadis limanına ulaşacağımdan emin olabilirdim. Ama rüzgâr kuzeyden değil de, hani bilmem nereden esse, yine bu Allah’ın belâsı yerden kaçmaya ve işin üst tarafını talihe bırakmaya karar vermiştim artık..
     Uzun zaman avlandığımız halde hiç balık tutamamıştık; çünkü oltama balık takıldığını hissettiğim zaman Arap görecek diye oltamı sudan çıkarmıyordum. Nihayet Araba:
     “Burada pek balık tutamadık,” dedim. “Efendimizin şakası yoktur, kendisine iyi hizmet edilsin ister; biraz daha açılmamız gerek,”
     O, bu teklifimde fena bir niyet görmediği için, fikrimi kabul etti. Ve gidip yelkenleri açtı. Ben de dümene geçtim, kayığı beş kilometre kadar daha uzağa götürdüm; sonra tekrar balık tutmak istiyormuş gibi görünerek, yelkenleri indirttim. Birden dümeni Afrikalı çocuğa bırakarak, kayığın baş tarafında duran Araba yürüdüm ve arkasında duran bir şeyi almak için eğiliyormuşum gibi yaparak, ansızın bacaklarından tutup denize fırlattım. Hemen suyun üstüne çıktı; çünkü bir balık gibi yüzmesini biliyordu. Bana seslenerek, kendisini kayığa almam için yalvardı; benimle istersem dünyanın bir ucuna gideceğine yeminler etti. Rüzgâr pek hafif esiyordu O da, o kadar hızlı yüzüyordu ki, az zamanda bize yetişecekti. Hemen kamaraya koşup bir tüfek aldım, Araba nişan alarak:
     “Bana bak ahbap,” dedim. “Sana bir fenalık yapmadım; rahat durduğun takdirde yapmayacağım da. Gayet iyi yüzdüğünden senin için sahile ulaşmak işten bile değil. Hazır deniz sakinken, sahilin yolunu tutmak için acele etmeye bak. Yok, kayığa yaklaşmaya kalkarsan, beynini dağıtırım alimallah! Hürriyetime kavuşmayı aklıma koydum bir kere…”
     Arap bir şey demeden bana arkasını dönüp sahile doğru yüzmeye başladı. Mükemmel bir yüzücüydü; muhakkak sahile kolayca varmıştır.
     Sonra Afrikalı çocuğa dönerek :
     “Suri,” dedim. “Bana sadık kalırsan, sana iyi muamele ederim. Ama bana sadık olacağına yemin etmezsen, seni de denize atarım.”
     Çocuk bana tatlı tatlı gülümseyerek, o kadar masum bir tavırla konuştu ki, içimde hiç şüphe bırakmadı. Sonra bana sadık kalacağına ve nereye gidersem benimle geleceğine yemin etti. Yüzmekte olan Arabı görebildiğim müddetçe, boğaza doğru gittiğim sanılsın diye hiç rotamı değiştirmedim. Zaten güneye, ihtimal bizi çiğ çiğ yiyecek yamyamların bulunduğu yere gideceğimiz kimin aklına gelirdi ki!
     Ortalık kararır kararmaz, yolumu değiştirdim,ve geminin burnunu güneydoğuya çevirdim. Rüzgâr müsait estiği ve denizin yüzü sakin ve dalgasız olduğu için, o kadar yol aldık ki, ertesi gün öğleden sonra saat üç sularında ük defa uzaktan kara gördüğüm zaman herhalde Sale’nin yüz elli mil güneyinde bulunuyordum. Görünürlerde hiçbir gemi yoktu.
     Afrikalılardan pek çok korkuyordum; ellerine düşeceğim diye öylesine ödüm kopuyordu ki, ne karaya çıkmak, ne de demir atmak istemiyordum. Bu müsait rüzgâr estiği müddetçe tam beş gün, beş gece durmadan yoluma devam ettim. Sonra rüzgâr değişip güneyden esmeye başladı. O zaman beni takip eden bir gemi varsa beni kovalamaktan vazgeçer, diye düşünerek, sahile yanaşmak tehlikesini göze aldım; adını bilmediğim küçük bir derenin döküldüğü yere demir attım. Hiçbir canlı mahlûk görmedim. Zaten görsem de korkacak değildim. Tatlı suya müthiş surette ihtiyacım vardı. Bu koya girdiğimiz zaman akşam olmak üzereydi. Karanlık basar basmaz yüze yüze sahile çıkıp etrafı keşfetmeye karar verdim. Fakat ortalık iyiden iyiye kararınca da, vahşi hayvanların öyle korkunç bir şekilde uluyup kükrediklerini duyduk ki, zavallı çocuk az daha korkudan ölecekti. Ortalık ağarıncaya kadar karaya çıkmayalım diye, bana yalvardı durdu. Ben de dediğini yaptım. Bütün gece hareketsiz durduk. Zaten uyumamıza imkân mı vardı ki?
     Çünkü az sonra ne isim vereceğimizi bilemediğimiz müthiş bir büyüklükte türlü cinsten hayvanlar görmeye başlamıştık. Kıyıya doğru geliyorlar, suya giriyorlar, ve serinlemek için sulara dalıp çıkıyorlardı. Öyle korkunç sesler çıkarıyorlardı ki, ömrümde bunlara benzeyenini hiç işitmemiştim.
     Suri korkudan üç buçuk atıyordu; ama ne yalan söyleyeyim, benim de ondan aşağı kalır tarafım yoktu. Bu kocaman hayvanlardan birinin yüze yüze kayığa yaklaşmakta olduğunu işitince, bizde şafak attı. Hakikatte hayvanı görmüyorduk ama nefes alırken, çıkardığı gürültüden bunun son derece büyük ve azgın bir hayvan olduğunu anlamak kolaydı. Suri, bunun bir arslan olduğunu söylüyordu. Belki de doğruydu. Zavallı çocuk, küreklere sarılıp kaçmamız için feryat ediyordu. Birden karanlıkta hayvanı gördüm; aramızda beş altı metre bir şey vardı. Bu hal beni biraz korkuttu. Sonra hemen kamaraya koşup tüfeğimi aldım, üstüne ateş ettim. Hayvan hemen arkasını dönüp sahile doğru yüzmeye başladı.
     Tüfeğimin patlayıp etrafta yankılar uyandırması üzerine gerek sahilde, gerekse daha gerilerde yükselen korkunç sesleri, böğürmeleri imkânı yok anlatamam. Bundan açıkça anladım ki, geceleyin karaya çıkmak kabil değildi. Fakat ne olursa olsun, içecek suyumuz pek azaldığı için karaya çıkmak zorundaydık. Fakat bu iş için hangi zamanı ve neresini seçmeliydik? İşte bütün mesele buradaydı. Suri, bir testiyle karaya çıkmasına izin verirsem su bulup getireceğini söyledi. Ona niçin kendisinin gitmek istediğini sordum. Ve:
     “Su aramaya ben yalnız gitsem ve sen de kayıkta kalsan daha iyi olmaz mı?” dedim. Çocuk, o bozuk ingilizcesiyle:
     “Eğer ki vahşi adamlar gelecek.. Beni yerler! Siz kaçar kurtulur,” dedi.
     “Öyleyse Suri,  beraber gideriz…  Vahşiler karşımıza çıkarsa onları öldürürüz!”
     Sonra çocuğa bir parça peksimetle, bir bardak içki verdim. Kayığı uygun bulduğumuz bir mesafeye kadar sahile yaklaştırdık, sonra yanımıza tüfeklerimizi ve iki testi alarak karaya çıktık.
     Vahşiler kayıklarıyla dereden inip gelirler korkusuyla kayığımı gözden kaybedecek kadar uzaklaşmaya cesaret edemiyordum. Fakat çocuk, bir mil kadar ileride çukur bir yer fark edince, o tarafa doğru koşa koşa gitmeye başladı: Bir müddet sonra onun var kuvvetiyle koşarak gelmekte olduğunu gördüm. Bir yamyam tarafından kovalandığını veya vahşi bir hayvandan korktuğunu düşünerek, hemen yardımına koştum. Fakat yanma yaklaşınca, omuzundan aşağı doğru sarkan bir şey gördüm: Tavşana benzeyen bir hayvan avlamıştı. Yalnız hayvanın rengi başka ve ayakları biraz daha uzuncaydı. Eti de gayet nefisti. Suri, vahşilere rastlamadan su bulduğuna sevinmiş ve bu haberi bana müjdelemek için koşa koşa   gelmişti. Böylece testilerimizi doldurduk; vurduğumuz tavşanla kendimize şöyle nefis bir ziyafet çektik. Sonra yola koyularak, hiçbir insan izine rastlamadan kayığa döndük.
     Bu sahillere evvelce bir yolculuk yaptığım için, Kanarya ve Yeşil Burun adalarının buradan uzakta olmadığından emindim. Yalnız elimde âletler olmadığından yerlerini kati olarak bilemiyor ve onlara ulaşmak için hangi yoldan gideceğimi kestiremiyordum. Fakat sahili takip edersem, İngilizlerin ticaret yaptığı bölgeye geleceğimi ve onların ticaret gemilerinden birine rastlayacağımı ümit ediyordum.
     Buraları yalnız vahşi hayvanların yaşadığı baştan başa çorak yerler olacaktı. Nitekim sahili takiben yüz mil gittiğimiz müddetçe, gündüzleri yalnız uçsuz bucaksız çöller görüyor, geceleri de vahşi hayvanların kükreme ve ulumalarından başka bir ses duymuyorduk. Böyle sahili takiben giderken, su bulmak için birçok defa karaya çıkmak zorunda kaldık Hele bir defasında sabahın erken saatlerinde oldukça yüksek bir arazi çıkıntısının önünde demir attık ve sular yükselmeye başladığı için, denizin bizi yavaş yavaş daha ileriye götürmesini bekledik. Anlaşılan gözleri benimkilerden daha keskin olan Suri, beni alçak sesle yanına çağırarak; “Sahilden uzaklaşsak daha iyi olur,” dedi. Ve:
     “Şu tepede, yamaçta yatmış korkunç bir canavar… Uyuyor. Siz görmüyor mu onu?” diye devam etti. Parmağıyla işaret ettiği tarafa gözlerimi çevirdim. Korkunç bir canavar gördüm. Bu, son derece büyük bir aslandı. Yamaçta küçük bir çukur içine yatmıştı.
     “Suri, karaya çık da, onu öldür!” dedim. Çocukcağız bu teklifimden müthiş surette korkmuş görünerek:
     “Ben onu öldürmek! Asla! O, beni bir lokmada yemek kıtır kıtır…” dedi. Ona gürültü yapmamasını söyleyerek, üç tüfeğimizden en büyüğünü aldım. İçine bol miktarda barutla üç koca mermi yerleştirerek yanıma koydum; ikinci ve üçüncü tüfekleri de doldurdum. Sonra ilk önce doldurduğumu alarak,   dikkatle canavarın başına nişan aldım. Fakat pençelerinden birini burnunun üstüne koyarak yatmış olduğundan, kurşunlar bacağına isabet etti, ve bacağının kemiğini kırdı. Arslan önce homurdanarak doğruldu. Fakat bir bacağı kırıldığı için yere yuvarlandı. Sonra üç ayağı üzerinde doğrularak korkunç bir şekilde kükremeye başladı. Hemen ikinci tüfeğe el attım. Kaçmaya başlamasına rağmen attığım kurşun başına saplandı. Hayvanın gık demeden yere yuvarlanışını zevkle seyrettim. Yerde çırpınıyor, âdeta ölümle pençeleşiyordu. O zaman Suri’ye cesaret geldi. Suya atladı ve bir elinde tüfeğini tutarak yüze yüze sahile çıktı. Hayvanın burnuna kadar sokuldu ve tüfeğini kulağına dayayarak hayvanın işini bitirdi. Sonra kayığa gelerek, kendisine baltayı vermemi rica etti.
     “Ne yapacaksın?” diye sordum.
     “Ben kesmek onun başı!” diye karşılık verdi. Fakat hayvanın başını kesmek onun gücünü aşan bir işti. Bir pençesini kesip bana getirdi. Korkunç denecek kadar büyüktü. Postunun bize faydalı olacağını düşünerek, hayvanın derisini yüzmeye karar verdim. Hemen işe başladık. Suri, hayvanı soymayı benden daha iyi beceriyordu. Bu iş bütün günümüzü aldı. Hayvanın postunu kamaranın üstüne serdim. Güneş onu iki günde kuruttu. Sonraları onu şilte olarak kullandım.
     On gün bu şekilde yolumuza devam ettikten sonra, bir iki yerde insanlar gördüm; sahilde durmuş, geçişimizi seyrediyorlardı. Onların siyah derili ve çıplak olduklarını bile seçebiliyorduk. Sahile çıkıp onların yanına gitmek istedim. Her zaman bana akıllıca öğütler veren Suri, beni bu fikrimden caydırdı. Yine de onlarla konuşabilmek için sahile biraz daha yaklaşarak yoluma devam ettim. Onlar da sahil boyunca koşuyorlardı. Onların silâhsız olduğunu fark ettim. Yalnız içlerinden birinin elinde bir sopa vardı. Suri, bunun bir mızrak olduğunu ve bunu büyük bir ustalıkla çok uzaklara fırlatabildiklerini söyledi. Onlarla elimden geldiği kadar işaretleşerek, yiyecek bir şeyler istedim. Kayığı durdurmamı, gidip   yiyecek   getireceklerini işaret ettiler.
     Bunun üzerine yelkenleri indirdik. İçlerinden ikisi  içerilere doğru koştu. Ve yarım saate kalmadan dönüp geldiler. İki parça etle bir miktar buğday getirdiler. Etin ne eti olduğunu bilmediğimiz gibi, buğdayın da ne cins buğday olduğunu bilmiyorduk. Ama yine de bunları kabul etmek niyetindeydik. Bunları almak için karaya çıkmak işime gelmiyordu. Vahşiler de bizden çekmiyorlardı. Nihayet hem bizim, hem de kendileri için, güzel bir çare buldular. Yiyecekleri sahile bırakıp uzak bir mesafeye çekildiler ve biz onları alıp kayığa taşıyana kadar orada beklediler. Sonra sahile yiyeceklerine karşılık yere bıraktığım bir şişe şarabı aldılar. Damacanaları da sahilde bırakmıştım; onları da suyla doldurdular. Onları da aynı şekilde kayığa taşıdık.
     Yiyecek ve içecek aldıktan sonra yelkenleri açtım ve güneye doğru yoluma devam ettim; on bir gün hiç karaya çıkmadım. Bu müddetin sonunda karanın, denizin çok ilerilerine doğru uzandığını gördüm. Deniz gayet sakindi. Buruna varmak için büyük bir kavis çizdim. Burnu dönünce karşı tarafta başka kara parçaları gördüm. O vakit bir tarafta Yeşil Burun’un, öbür tarafta da bu ismi taşıyan adaların bulunduğuna hükmettim. Dümeni hangi tarafa kıracağımı bilmiyordum.

(Yazan: Daniel Defoe-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir