Ama Kırk Dokuzuncu Gece Olunca
Ama Kırk Dokuzuncu Gece Olunca

Ama Kırk Dokuzuncu Gece Olunca

     Yeniden söze başlamış:

     İşittim ki, ey bahtı güzel şahım, genç meçhule Şarkân’a, “Ey Müslüman, yaşamın ne denli kolay ve hoş yanları olduğunu görüyorsun!” demiş. Sonra ikisi birden, aynı tarzda, içki zihinlerini bulandırıncaya ve aşk Şarkân’ın yüreğine işleyesiye kadar içmeyi sürdürmüşler. Bunun üzerine genç kız, Mercane adlı gözde bir hizmetçisine, “Ey Mercane, koş bize eğlenecek çalgılar getir!” demiş. Mercane de “İşittim ve itaat ettim!” diyerek yanıt vermiş. Bir an için ortadan kaybolmuş, sonra da Şam Udu, Acem harpı, Tatar sazı ve Mısır kitarası taşıyan kızlarla geri dönmüş. Genç kız udu eline almış, ustaca akordunu yaptıktan sonra, halılann üzerine oturmuş üç kızın eşliğinde meltemden daha tatlı ve kaynak sularından da hoş ve zevk dolu bir sesle şu şarkıyı okumuş:
     Ey katı yürekli sevgili, kaç kişinin gözlerinin kurbanı olduğunu biliyor musun, acaba? Bakışlarının fırlattığı oklar kaç yüreğin kanını dökmüştür, biliyor musun? Ama gözlerin uğrunda acı çeken yürekler ne denli mutluysa, aşkına esir düşenler onlardan bin kez daha mutludur!
     Şarkı bitince kız susmuş. Bunun üzerine, daha ağır aksak bir sesle, sazlardan birini çalan bir genç kız, Şarkân’ın ne olduğunu bilemediği Rumca bir şarkı okumaya başlamış. Ve genç hanımı, zaman zaman aynı tonda ona karşılık vermiş. Birinin bırakıp ötekinin aldığı bu karşılıklı söylenen hazin şarkı, sanki bir flütün bağrından kopmuşçasına tatlıymış.
     Genç kız, Şarkân’a, “Ey Müslüman, bu şarkıyı anladın mı?” diye sormuş. Şarkân da, “Gerçeği söylemek gerekirse, sözlerinden hiçbir şey anlamadım, fakat müziği ve ritmi beni çok etkiledi ve gülen dişlerin parlaklığı ve çalgıda dolaşan parmakların çevikliği beni sınırsız mutlandırdı,” demiş.
     Kız bunu duyunca gülmüş ve Şarkân’a, “Peki, Şarkân ben sana bir Arap şarkısı söylersem, ne yaparsın, ha? Söyle bakayım ne yaparsın?” diye yanıt vermiş. O zaman kız udunun tonunu ve ritmini değiştirmiş; bir iki mızrap vurduktan sonra, şairin şu dizelerini şarkı halinde söylemiş:
     Ayrılığın tadı acıdır! Öyleyken sabırlı olmayı da öğreten odur! Üç şeyden birini seçmemi istedi benden: uzaklaşma, ayrılma, terk edilme… Üçü de korkutucudur oysa… Bana egemen olan güzel bir varlığın aşkıyla böylesine erimişken, nasıl bu denli katı deneylere boyun eğmemi ve seçmemi ister ki benden?
     Şarkân bu şarkıyı işitince ve zaten pek çok içki de içmiş bulunduğundan, tam anlamıyla sarhoş olmuş ve kendinden geçmiş. Yeniden kendine geldiğinde, genç kızın orada bulunmadığını fark etmiş. Esirelere sorup şu yanıtı almış: “Uyumak için kendi dairesine çekildi, baksana gece oldu!”
     Şarkân, buna çok kırılmışsa da, tam tersine, onlara, “Allah onu muhafaza buyursun!” demiş. Ama ertesi sabah, gözde esire Mercane, uyanır uyanmaz onu almaya gelmiş ve doğruca hanımının dairesine götürmüş. Tam eşiği geçerken, Şarkân, kendisine hoş geldin der gibi, çalgılarla şarkılarla karşılanmış.
     Üstüne inci ve değerli taşlar kakılmış som fildişi bir kapıdan içeri girmiş ve her yanı Horasan’ın ipek halılarıyla kaplı bir salonda bulunduğunu görmüş; bu salon, büyük pencerelerden gelen ışıklarla aydınlanıyor, bu pencerelerde gür çiçekler, ağaçlar ve akarsularla donanmış bir bahçeye bakıyormuş. Duvarların önüne dizilmiş ve sanki canlıymış gibi giydirilmiş heykeller varmış ve bunlar gizli bir tertiple şaşırtıcı bir tarzda kol ve bacak oynatıp canlı âdemoğulları gibi şarkı söyleyip konuşuyorlarmış.
     Ev sahibesi Şarkân’ı görünce, ayağa kalkmış ve yanına gelerek onu elinden tutup yanına oturtmuş ve ona ilgiyle geceyi nasıl geçirdiğini sormuş, sonra başka sorular da sormuş; bunlara Şarkân uygun yanıtlar vermiş. Sonra konuşmaya başlamışlar, kız Şarkân’a “Şairlerin âşıklara ve aşk esirlerine dair söylediği şiirleri biliyor musun?” diye sormuş; o da “Evet, hanımım, bazılarını bilirim,” demiş. Kız da “Onları işitmek isterdim,” diye yanıt vermiş. Bunun üzerine Şarkân, “İşte örneğin ince ruhlu Kusair’in sevdiceği İzzet’in üstün güzelliği hakkında söyledikleri:
     Oh hayır! İzzet’in büyülü yanlarını asla dile getiremem! İzzet’e olan aşkımı sözle tanımlayamam! Zaten bunları dile getirmeyeyim diye bana o kadar çok yeminler ettirmiş ve de o kadar çok vaatlerde bulunmuştur ki! Ama onun büyülü yanlarını bir bilseydiniz! Çile çekenler toza bulanıp ağlarlar ve aşk acılarından sakınırlar kendilerini; ama benim tanıdığım cıvıltıları işitseydiler, koşar gelir, İzzet’in önünde diz çökerek ona taparlardı! Ah! Eğer İzzet’in büyülü yanlarını bilseydiler!
     Genç kız, “Gerçekte, güzel söz söyleme sanatı ona Allah vergisidir. Bu Kusair’in şöyle bir eklemesi de vardır,” demiş:
     Eğer İzzet, ona ve onun güzelliğine yaraşır bir yargıç önüne sabahın tatlı güneşini rakibi olarak getirse, kuşkusuz yargıcın hak verdiği İzzet olurdu! Bununla birlikte, benim önümde kimi kadınlar İzzet’in güzelliğinin ayrıntıları üzerine eleştiri yapmaya yeltendiler. Allah onları utandırsın ve yanaklarını İzzet’in ayağının çiğnediği halılara dönüştürsün!
     Ve konutun genç hanımı, “Bu İzzet ne çok sevilmiş! Ve sen Emir Şarkân, eğer Cemil’in bu İzzet hakkında söylediklerini hatırlıyorsan, bize onları söylemek nezaketini de gösterir misin?” sözlerini de eklemiş. Şarkân da; “Cemil’in onun hakkında söylediklerinden gerçekte ancak şu kıtayı hatırlıyorum” demiş:
     Ey güzel kandırıcı, sen sadece benim ölümümü istiyorsun! Ve tüm arzum orada tükeniyor! Böyle de olsa, her şeye karşın, kabilenin tüm kızları içinde istediğim tek kişi sensin!
     Ve Şarkân, “Çünkü, bilmem anlıyor musun, ey sultanım, ben aynen Cemil’in durumundayım şimdi! Sen de bakışların altında benim ölmemi isteyen İzzet gibisin!” diye eklemiş.
     Bu sözleri duyunca genç kız gülümsemiş, ama hiçbir şey söylememiş. Ve sabah oluncaya kadar içmeyi sürdürmüşler. Bu durumda kız kalkmış ve ortadan yok olmuş. Şarkân da o geceyi yine yatağında tek başına geçirmiş. Ama sabah olunca, hizmetçiler, her zaman olduğu gibi, onu çalgılarının sesleri ve teflerinin vuruşlarıyla almaya gelmişler; önünde dize gelip yer öptükten sonra, ona “Bizden, seni bekleyen hanımımızın yanına birlikte gitmek lütfunu esirgeme!” demişler. Bunun üzerine Şarkân, ayağa kalkmış, çalgılarını çalan ve teflerini çırpan esirelerle birlikte odasından çıkmış ve ilkinden de harika bir başka salona götürülmüş; heykellerin dışında buranın duvarlarında hayvan ve kuşların çizildiği tablolar ve de tüm tanımlamaların ötesinde başlıca değerli eşya varmış.
     Şarkân gördüklerinin etkisiyle hayranlık duymuş ve şu dizeler dudaklarından dökülmüş:
     Yedi yıldızlı Süreyya’nın altın meyveleri arasında yükselen yıldızı koparacağım.
     Gümüşlü şafakların habercisi soylu incidir o, takım yıldızların altın tanesidir!
     Bir su gözesidir o, gümüş köpüklü sular akıtan;
     Canlı yanakların pembe gülü; yanan bir yakut, altından bir simadır!
     Gözleri! Koyu menekşe rengindedir, mavi sürmeyle çevrili o güzelim gözleri!
     Bunu duyan genç kız yerinden kalkmış, Şarkân’ın yanına gelerek elinden tutmuş ve yanına oturtarak ona “Emir Şarkân, kuşkusuz sen satranç oynamasını bilirsin!” demiş. Şarkân da, “Kuşkusuz sultanım, ama lütfedin! Şairin sızlandığı şeyi yapmayın bana” demiş.
     Boşuna konuşuyorum! Aşkla öğütülmüşken, mutlu ağzıyla susuzluğumu gideremiyorum; oysa dudaklarının bir dokunuşuyla yeniden hayata dönebilirim! Beni savsaklıyor ya da aldırış etmiyor değil; beni oyalamak için de satranç tahtasını getirmiyor, ama ruhumun oyalanmak istediği asıl satranç onun gönlü değil mi? Ve zaten, gözlerinin derinliklerinde yitip gitmiş ve ciğerime işleyen bakışlarının oyununa yenilmişken, başımı nasıl dik tutabilirim?
     Ama genç kız, gülerek satranç tahtasını ileri sürmüş ve oyun başlamış. Şarkân, kendisine her sıra geldiğinde, kızın yüzüne dalıp gidiyor ve hep tersine: filin yerine atı, atın yerine fili koyarak oynuyormuş. Bunun farkına varan kız, gülerek ona “Mesih aşkına! Sen ne marifetli oyuncuymuşsun öyle!” diyerek takılmış. O da, “Oh, bu daha birinci parti! Genellikle pek önemli sayılmaz!” diye yanıt vermiş. Oyun için taşları yeniden dizmişler. Ama kız ikinci kez de kazanmış, sonra üçüncü, dördüncü ve beşinci kez de… Sonra da Şarkân’a, “Ey efendim, sen bütün oyunları kaybettin!” demiş. O da “Ey sultanım, senin gibi bir rakibe yenilmek zaferdir!” diye yanıt vermiş.
     Bunun üzerine genç kız sofra örtüsünü serdirmiş, yemek yenmiş, sonra da el yıkanmış, en sonunda da her türden içki içilmiş. Bunun üzerine genç kız eline bir harp almış ve harp çalmakta çok usta olduğundan, ağır ve bağımsız birkaç notayla peşrev yaptıktan sonra şu dizeleri okumuş:
     İnsan bahtından asla kaçamaz, ister açık ister gizli olsun! İster yüzü rahat, ister sarkık olsun! Öyleyse her şeyi unut dostum! Ve güzelliğe iç, eğer yapabilirsen! Yaşama iç! Ben, yeryüzünde hiçbir erkeğin kayıtsızca bakamayacağı kadar yaşayan bir güzelliğim!
     Kız susmuş ve sadece kristal parmaklarının dokunduğu harp ses vermiş. Ve Şarkân hayran, sonsuz arzular içinde kaybolduğunu duyumsamış. Bunun üzerine, yeni bir peşrevden sonra kız şu dizeleri okumuş:
     Pek içten olmayan bir dostluk sadece ayrılığın acısını getirir. Yeryüzünü terk etmek zorunda kaldığı zaman güneş bile sararır.
     Ama bu şarkı söylenip henüz bitmişken, dışarıdan müthiş gürültüler ve haykırışlar duymuşlar; bakıp görmüşler ki, ellerinde yalın kılıçlarıyla büyük bir Hristiyan savaşçı topluluğu yaklaşmakta ve “İşte elimize düştün Şarkân ve işte senin kahrolacağın gün geldi!” diye haykırmaktaymış.
     Şarkân bu sözleri duyunca, ilkin ihanete uğradığını sanmış ve kuşkuları genç kız üzerinde toplanmış ve ondan yana dönüp sitemlerde bulunmak üzere iken onun, sapsarı kesilmiş, dışarı fırlayarak, savaşçıların karşısına çıkıp, onlara “Ne istiyorsunuz?” diye haykırdığını duymuş.
     Bunun üzerine topluluğun başında bulunan komutan ilerlemiş, önünde eğilip yer öptükten sonra, ona, “Ey şanlı ecemiz! Efendimiz Abriza, suların incileri arasında en parlağı olan sen, bu manastıra girip huzurunuzda bulunan kimsenin kim olduğunu bilmiyor musun?” demiş. Bunun üzerine Abriza Ece, onlara, “Siz kimden söz ediyorsunuz?” diye sormuş. Onlar da, “Yiğitlerin efendisi, kentlerin yıkıcısı, Ömer-ün-Neman’ın müthiş oğlu Şarkân’dan söz ediyoruz. O ki, yıkılmadık tek bir kule bile bırakmamış, yerle bir etmedik bir kale bile bağışlamamıştır. Dolayısıyla ey Abriza Ece, babanız ve efendimiz Kral Hardobyos, kenti Kayseriyye’de, yaşlı Felaketler Anası’nın ağzından Emir Şarkân’ın burada bulunduğunu öğrenmiş. Çünkü Felaketler Anası, krala Şarkân’ı ormanda, manastıra doğru yürürken gördüğünü söyledi. Böylece, ey ecemiz, arslanı kendi ağına düşürerek Müslüman ordusu karşısında kazanacağımız zaferimizin nedeni olarak büyük yarar gösterdin!” diye yanıt vermişler.
     Bu sözleri duyunca, Kayseriyye’nin hakimi Kral Hardobyos’un kızı genç Ece Abriza, savaşçıların komutanına hiddetle bakmış ve ona, “Söyle bakayım senin adın ne?” diye sormuş. Komutan da “Yurttaş Kaşerda’nın oğlu Masura’nın oğlu Masura köleniz!” diye yanıt vermiş. Kız ona, “Nasıl oluyor da, sen ey saygısız Masura, bana haber vermeden ve izin almadan bu manastıra girebiliyorsun?” diye sormuş. O da, “Ey efendim, beni hiçbir kapıcı engellemedi, aksine, hepsi beni sizin dairenize kadar getirdi. Ve şimdi babanız kralın emrine uyarak Müslümanlar arasında en korkunç savaşçı olan bu Şarkân’ı bize vermenizi bekliyoruz!” demiş.
     Bunun üzerine Abriza Ece, “Sen ne söylüyorsun? Sen yaşlı Felaketler Anası’nın ihanetle dolu bir yalancı olduğunu bilmez misin? Mesih aşkına! Evet benim yanımda, burada, bir erkek var, ancak senin sözünü ettiğin Şarkân olmaktan ne kadar uzak! Bu, bizden misafir edilmek dileyen bir yabancıdır; biz de kendisini geniş bir yürekle misafir ettik. Ve zaten bu yabancı Şarkân olsa bile, misafir etmenin yüklediği görevler onu yeryüzünde herkese karşı savunmamı gerektirmez mi? Bana hiç kimse, ‘Abriza, aralarında ekmek ve tuz hakkı doğduktan sonra misafirine ihanet etti‘ diyemez. Bundan dolayı sana ey yurttaş Masura, gidip kral babamı bularak, önünde saygı duruşunda bulunduktan sonra, yaşlı Felaketler Anası’nın yalan söyleyip kendisini aldattığını bildirmekten başka yapacak şey kalmıyor!” demiş.
     Yurttaş Masura, “Abriza Ece, babanız Kral Hardobyos’un yanına, yakalanmasını emrettiği kişiyi birlikte götürmedikçe dönemem!” diye yanıt vermiş. Bunu duyan Ece, hiddetlenerek “Sen ne demek istiyorsun, ey asker? Sen elinden geldiğince dövüşmekle görevlisin! Madem ki dövüşmek için sana para ödeniyor! Ama seni ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokmaktan vazgeç! Zaten, Şarkân’a, bu yabancının Şarkân olduğunu düşünerek saldırmaya cesaret edersen, bunu hayatın ve burada seninle birlikte bulunan tüm savaşçıların hayatı pahasına ödersin! İşte kılıcı ve kalkanıyla onu buraya getiriyorum.” demiş. Yurttaş Masura, “Felaket! Senin gazabından kurtulsam, kralın hiddetinden yakamı sıyıramam! Oysa eğer Şarkân burada ise, onu savaşçılarımla hemen yakalar ve boynu eğik bir esir olarak baban Kayseriyye Kralı’nın ellerine teslim ederim!” demiş.
     Bunu duyan Abriza, ona “Bir savaşçıya yakışmayacak kadar çok konuşuyorsun, ey Yurttaş Masura! Ve sözlerin küstahlık ve kendini beğenmişlikle dolu! Burada tek kişiye karşı yüz savaşçıyla bulunduğunu unutuyor musun? Eğer yurttaşlık haysiyetin seni gerekli cesaretle donatmışsa, onunla teke tek savaşmak zorundasın! Yenilirsen, yerini bir başkası alır ve onunla dövüşür ve bu böylece Şarkân yenilip elinize geçesiye kadar sürer gider! Böylece içinizden kimin yiğit olduğu da ortaya çıkar!” demiş.

      Fakat anlatısının tam bu anında Şehrazat, sabahın belirdiğini görmüş ve yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir