Ancak Ellinci Gece Olunca
Ancak Ellinci Gece Olunca

Ancak Ellinci Gece Olunca

     Yeniden söze başlamış:

     Ey bahtı güzel şahım, işittim ki, genç Ece Abriza “Ve hepinizin içinde kimin yiğit olduğunu görürüz!” demiş.
     Yurttaş Masura da, “Mesih aşkına! Doğru söylüyorsun! Öyleyse dövüş alanına ilk çıkan ben olayım!” demiş. Kız da “Bekle biraz, gidip kendisine bildireyim ve görüşünü alayım! Kabul ederse, mesele bitmiştir; reddederse, onurlu ve korunan misafirim olarak durumunu sürdürecektir,” demiş.
     Ve Abriza aceleyle gidip Şarkân’ı bulmuş ve kendisinin kini olduğunu belli etmeden olup biteni anlatmış. O zaman Şarkân, genç kızın davranışları hakkında ne denli yanlış değerlendirmeler yaptığını anlamış ve kendi kendini iki bakımdan suçlamış: Genç kızın hakkında yanlış düşündüğü ve düşünmeksizin kendini Rum ülkelerine atmış bulunduğu için… Sonra da, “Ey sultanım, ben hiç böyle teke tek dövüşme âdetini edinmedim, hep on kişiye karşı dövüşürüm; dövüşten benim anladığım tarz budur,” demiş ve bunu dedikten sonra iki ayağı üzerine sıçrayarak Hristiyan savaşçıların karşısına çıkmış. Elinde de kılıcı ve kalkanı varmış.
     Yurttaş Masura, Şarkân’ın yaklaştığını görünce, bir sıçrayışta yanına gelmiş ve saldırıya girişmiş. Ama Şarkân bu saldırıyı savuşturmuş ve rakibinin üzerine bir arslan gibi atılmış ve kılıcıyla rakibinin omzuna öyle bir darbe indirmiş ki, parlak kılıcı boydan boya rakibinin bedenini yarıp bağırsaklarını delerek kalçasından dışarı uğramış.
     Bunu görünce, Şarkân’ın değeri genç ecenin gözünde daha da artmış ve kendi kendine, “İşte, ormanda dövüşebileceğim gerçek bir yiğit!” diye düşünmüş. Sonra dövüşçülere dönmüş ve onlara “Dövüşü sürdürmek için ne bekliyorsunuz? Yurttaşın ölümünün öcünü almak istemiyor musunuz yoksa?” diye haykırmış. Bunun üzerine korkunç görünüşlü ve yüzü gücünü dışarıya vuran dev gibi bir güreşçi iri adımlarla ortaya çıkmış; bu savaşçı Yurttaş Masura’nın kardeşi imiş; ama Şarkân onun gösteriş yapmasına zaman bırakmadan, omzuna indirdiği bir darbeyle yine yarıp bağırsaklarını dökerek kılıcını kasığından çıkartmış. Bunu izleyerek, birer birer öteki savaşçılar da ilerlemişler; ama Şarkân hepsini aynı tarzda haklamış ve kılıcı, başlarında uçurma oyunları yapmış.
     Böylece bunlardan ellisini öldürmüş. Geri kalan ellisi de arkadaşlarının başına gelenleri görünce, toplanıp bir araya gelmişler ve hep birlikte Şarkân’a saldırmışlar, fakat onlara da olacak olmuş; Şarkân tarafından taştan daha sert bir yürekle karşılanmış ve değirmen taşı altında ezilen taneler gibi ezilerek ruhları bedenlerinden sonsuza dek ayrılmış.
     Bunun üzerine Abriza Ece, hizmetçilerine, “Manastırda hâlâ başka erkekler var mı?” diye haykırmış. Onlar da “Kapıcılardan başka adam kalmadı,” yanıtını vermişler. Bunun üzerine Abriza Ece, Şarkân’a doğru ilerlemiş, onu kollarına alarak ateşli öpüşlerle öpmüş, sonra ölüleri saydırmış, seksen adet olduklarını saptamışlar; diğer yirmi savaşçıya gelince, yaralanmalarına karşın kaçıp gözden kayboldukları anlaşılmış. Bunun üzerine Şarkân, kılıcının keskin tarafındaki kanı silmiş ve Abriza tarafından manastıra götürülürken şu yiğitlemenin dizelerini okumuş:
     Yiğitlik günümde, benim ile dövüşmek için bir topluluk öfkeyle bana saldırdı. Ama ölüp başıboş kalan doru atlarını arslanlar, kardeşlerim arslanlar, parçaladı! Haydi delikanlılar, istiyorsanız, gelin beni giysilerimin ağırlığından kurtarın! Yiğitlik günümde, geçip giderken yoluma çıkan tüm bu savaşçılar, şimdi çölümün yakıcı toprağında uzanmış yatıyorlar!
     Manastırın büyük salonuna geldiklerinde, genç Abriza, zevkten sevinç içinde, Şarkân’ın elini tutmuş ve onu dudaklarına götürmüş, sonra giysisini kaldırmış ve altından vücudunu sıkı sıkıya saran örme zırha bağlı halis Hint çeliğinden yapılmış bir kılıç belirmiş; şaşırıp kalan Şarkân, “Ey sultanım, bu örme zırh ve bu kılıcın bulundurulma nedeni nedir?” diye sormuş; kız da “Ey Şarkân, sen dövüşünün en ateşli safhasını sürdürürken, gidip acele bunları donanarak yardımına koşmayı düşündüm, ama kolumun yardımına senin hiç ihtiyacın olmadı!” demiş.
     Sonra Abriza Ece, manastırın kapıcılarını çağırtmış ve onlara, “Nasıl oldu da benim haberim olmadan kralın adamlarının içeri sızmasına izin verdiniz!” diye sormuş; onlar da, “Kralın adamlarının, özellikle başlarında büyük yurttaşlardan biri bulundukça, içeri girmeleri için izin almak âdetten değildir,” diye yanıt vermişler. O zaman ece, “Sizden beni utanca düşürmek istediğiniz ve misafirimi öldürtmek niyetinde olduğunuz hakkında kuşkularım var!” demiş ve Şarkân’dan bunların kafalarını uçurması için ricada bulunmuş; Şarkân da onların kafalarını uçurmuş. Bunun üzerine Abriza, öteki kölelerine dönüp, “Bundan daha da kötü bir cezayı hak etmişlerdi!” demiş. Sonra Şarkân’a dönüp ona “İşte ey Şarkân, bu ana kadar sana açıklamadığım bir şeyi açıklıyorum!” deyip sözünü şöyle sürdürmüş:
     “Bil ki ey Şarkân, ben, Kayseriyye hükümdarı Hardobyos’un tek kızıyım, adım da Abriza’dır. Ve de babamın sütanası olan ve sarayda sözü dinlenen ve korkulan acımasız Felâketler Anası benim düşmanımdır. Benimle onun arasındaki bu düşmanlığın nedenini de sana anlatmaktan beni bağışlayacağını umarım. Çünkü ayrıntılara kuşkusuz zamanla öğreneceğin bu öyküye kimi genç kızlar karışmıştır. Bundan dolayı Felaketler Anası’nın beni kahretmek için her fırsatı değerlendireceğinden kuşku duymuyorum; hele şimdi yurttaşların komutanı ile savaşçıların ölümüne neden olmuş bulunduğuma göre… Babama da Müslümanlar’ın davasına baş koyduğumu söyleyecektir. Böylece, benim için, tutulacak tek yol, Felaketler Anası beni sıkıştırdıkça, yurdumdan ve ana babamdan uzaklaşmaktır. Senden, buradan ayrılmama yardım etmeni, bana karşı, ben sana nasıl davrandı isem, senin de bana öyle davranmanı istiyorum, çünkü olan bitenin nedeni biraz da sensin!” demiş.
     Bu sözleri duyunca, Şarkân, sevinçten aklını kaçırmakta olduğunu, göğsünün ferahladığını ve bütün varlığının ışıldadığını duyumsamış ve “Vallahi! Canım bedenimde kaldıkça sana yaklaşmaya kim cesaret edebilir acaba? Ama sen, babandan ve öteki yakınlarından ayrılmaya dayanabilecek misin?” demiş. Kız da “Elbet dayanırım!” diye yanıt vermiş. Bunun üzerine Şarkân ona, bunu yapabileceğine dair yemin ettirmiş; Abriza yemin verip “Şimdi yüreğim ferahladı. Ama senden istediğim bir şey daha var,” diye eklemiş. Şarkân “Nedir?” diye sorunca, “Tüm askerlerinle birlikte, kendi yurduna, Bağdat’a dönmen!” demiş. Şarkân “Ey Sultanım, babam Ömer-ün-Neman beni Rum ülkelerine baban ile savaşmam ve onu yenmem için gönderdi. Çünkü Konstantiniyye kralı Afridonyos bu konuda bizden yardım istemişti. Zira baban, kendisine ait zenginliklerle, genç esirelerle dolu ve sihirli erdemleri olan üç değerli mücevheri de taşıyan üç gemiyi zapt etmiş!” yanıtını vermiş. Bunu duyan Abriza, “Ruhunu yatıştır ve bakışlarını yumuşat! Çünkü şimdi sana Kral Afridonyos ile düşmanlığımızın gerçek öyküsünü anlatacağım!” demiş:
     “Biz Hristiyan Rumlar’ın, bu manastırda her yıl kutladığımız bir şenliği vardır. Ve her yıl, belli bir tarihte, tüm Hristiyan krallar bütün ülkelerden gelerek burada toplanırlar; onlarla birlikte tüm soylular ile tüm büyük tacirler de gelirler, krallar ile öteki ziyaretçilerin karıları ve kızları da gelirler; bu şenlik yedi gün sürer. Yılın birinde gelen ziyaretçiler arasında Konstantiniyye hükümdarı Afridonyos’un kızı da vardı; şimdi babanız Ömer-ün-Neman’ın cariyelerinden olan ve ona bir de erkek evlat veren Sofia idi bu kız. Ama o sırada henüz genç bir kızdı.
     Şenlik sona erince, ayrılış günü olan yedinci gün, Sofia, “Konstantiniyye’ye kara yoluyla dönmek istemiyorum, deniz yoluyla döneceğim!” dedi. Bunun üzerine kendisi için bir gemi hazırlandı, arkadaşlarıyla birlikte gemiye bindi; kendisine ait tüm eşyalar da yüklendi, yelken açıp ayrıldılar. Ancak gemi, yola çıkar çıkmaz ters rüzgârlar esmeye başlamış ve gemi rotasını kaybetmiş. Her halde Tanrı öyle istemiş olacak ki, o sularda bulunan ve içi Kâfur Adası’nın Hristiyanlarından beş yüz Frenk ile dolu bir gemi bulunuyormuş; bunların hepsi de silahlı ve zırha bürünmüş imiş ve yağmada bulunmak için denize açıldıklarından beri böylesi bir fırsat gözlüyorlarmış. İçinde Sofia’nın bulunduğu gemiyi görür görmez, ona yaklaşmışlar ve ahırda kancalarını atarak gemiyi zapt etmişler; sonra onu da yedeğe alıp yelken açmışlar. Ama, o sırada müthiş bir fırtına kopmuş ve onları yollarını şaşırtarak bizim kıyılarımıza atmış. Bunu gören adamlarımız onların üzerine atılmışlar ve korsanları öldürdüler; bu kez de bizimkiler aralarında Sofia’nın da bulunduğu altmış genç kızı ve gemide bulunan serveti ele geçirdiler. Sonra da, altmış genç kızı armağan olarak babama sundular; serveti kendilerine sakladılar. Bunun üzerine babam, kendisi için on genç kız seçip geri kalanını maiyetine dağıttı. Ve elinde bulunan on genç kızdan en güzel beşini ayırarak baban Ömer-ün-Neman’a gönderdi; bunların arasında Afridonyos’un kızı Sofia da vardı; ama bundan bizim haberimiz yoktu; ne kendisi ne de bir başkası onun adını ve durumunu bize açıklamıştı.
     Ve böylece ey Şarkân, Sofia baban Ömer-ün-Neman’ın cariyesi oldu; Sofia ile birlikte ipekliler, yünlü kumaşlar ve Yunan işi gergef işlemeler gibi başka birçok şey de yollamıştı. Ancak bu yılın başında hükümdar babam, Sofia’nın babası Kral Afridonyos’tan bir mektup aldı. Bu mektupta, burada tekrarlamayacağım hakaretler yazılı idi; ama şu satırlar özellikle önem taşıyordu:
     İki yıl önce korsanlar eliyle, aralarında kızım Sofia’nın da bulunduğu altmış genç kızı zapt etmişsin; bunu ancak şimdi öğrendim. Sen ise ey Kral Hardobyos, bunu bana asla bildirmedin! Bu, bence, gerek bana, gerekse yakınlarıma en büyük hakaret ve en büyük lekedir. Benim düşmanlığımı kazanmak istemiyorsan, mektubumu alır almaz, kızım Sofia’yı dokunulmamış olarak ve beden bütünlüğü içinde bana göndermelisin! Aksi takdirde, onu göndermekten kaçındığın için, layık olduğun muameleyi göreceksin! Ve sana karşı hiddetimin ve hıncımın gereği korkunç misillemeler yapılacaktır!
     Babam bu mektubu alınca, büyük bir şaşkınlığa ve büyük bir heyecana kapıldı; çünkü genç Sofia, armağan olarak baban Ömer-ün-Neman’a yollanmış bulunuyordu ve dokunulmamış ve beden bütünlüğü içinde olması da mümkün bulunmadığından ve esasen hükümdar Ömer-ün-Neman’dan bir de çocuğu bulunduğundan, konunun arz ettiği güçlük bakımından Kral Afridonyos’un isteğinin yerine getirilmesi mümkün değildi.
     Bunun bizim için ne denli bir felaket olduğunu o anda anladık. Ve babam, Kral Afridonyos’a bir mektup yazarak durumu açıklamaktan ve Sofia’nın kimliğini bilememiş olmasından dolayı ve bunu binlerce yeminle destekleyerek özürler dilemekten başka çözüm yolu bulamadı.
     Babamın mektubunu alınca Kral Afridonyos tanımlaması imkânsız bir hiddete kapılmış, hop oturup hop kalkmış, kaynayıp coşmuş. Bütün Hristiyan krallarının evlenmeye can attığı kızının bir Müslüman’ın esirleri arasında olması ve onun arzularına boyun eğmesi ve de evlilik sözleşmesi olmadan, onun yatağına mahkûm bulunması mümkün müdür? Ama, “Mesih üzerine yemin ederim ki, bunca kadının doyumsuz binicisi bu Müslüman’dan, Doğu’da ve Batı’da uzun yıllar sözü edilecek bir intikam alacağım!” demiş.
     İşte bu böylece, Kral Afridonyos, babana zengin armağanlar ile elçiler göndermeyi ve ondan yardım istemeyi düşünmüş. Ama, ey Şarkân gerçekte, asıl maksadı, bu yoldan seni ve on bin atlı askerini bir tuzağa düşürüp önceden tasarladığı intikamı almaktır.
     Şimdi, bunca erdemin bağlı bulunduğu üç değerli taşa gelince, bunlar elimizdedir. Aslında bunlar Sofia’ya ait olup sonradan korsanların, daha sonra da babamın eline geçti ve o da bana armağan etti. Yani şimdi bunlar benim elimdedir ve sana bunları göstereceğim. Ama şu an için senin askerlerinin yanına dönüp, sizler için tüm haberleşme imkânları kesilip Konstantiniyye Kralı’nın ağına düşmeden önce hep birlikte Bağdat yolunu tutmanız gerek!” demiş.
     Şarkân bu sözleri işitince, Abriza’nın elini tutmuş, onu dudaklarına götürüp öpmüş ve ona “Kullarının bahtına hükmeden Tanrı’ya şükürler olsun! Beni ve savaş arkadaşlarımı kurtarmak için seni yoluma çıkardı. Ama, ey narin ve yardımsever ece, artık ben senden ayrılamam, hele bütün bu olup bitenlerden sonra… Burada yapayalnız kalmana asla dayanamam. Gel Abriza, Bağdat’a gidelim!” demiş.
     Ama Abriza, biraz düşündükten sonra, ona “Ey Şarkân, ilkin sen acele yola çıkarak çadırlarının yöresinde bulunan Kral Afridonyos’un yolladığı öncüleri yakala ve onlara gerçeği itiraf ettir! Böylece sözlerimi de sınamış olursun! Ben de aradan üç gün geçmeden, sana ulaşacağım; Bağdat’a birlikte gireriz!” demiş.
     Sonra ayağa kalkarak ona yaklaşmış ve başını elleri arasına alarak onu öpmüş; Şarkân da onu öpmüş. Sonra da üstüne düşse taşı bile eritecek sıcak göz yaşları dökmüş. Şarkân da, onu gözü yaşlı görünce, yüreği daha fazla üzülüp kederlenmiş; o da çok ağlamış ve şu iki dizeyi okumuş:
     Ona veda ettim, sağ elim gözyaşlarımı kuruttu, sol kolum boynuna sarıldı. Bana korku dolu “Benim, kabilemin kadınlarının gözünde saygınlığımı yitireceğimden korkma!” dedi. Ben de ona, “Yo, korkmuyorum! Çünkü veda günü zaten âşıkların ihanet günü değil midir?” dedim.
     Ve Şarkân, Abriza’dan ayrılıp manastırdan çıkmış, iki kızın dizginlerini tuttuğu savaş atına binip oradan uzaklaşmış. Çelik zincirli köprüden geçmiş, ormanın ağaçları arasından geçerek ağaçların seyreldiği bir meydanlığa ulaşmış. Oraya henüz ulaştığı sırada üç atlının karşısına çıktığını ve onu görür görmez anında dörtnal gidişi kestiklerini görmüş. Bunu görünce, bunların niyetlerinin düşmanca olabileceğini düşünerek şimşek çakan kılıcını çekmiş. Ama birden onları tanımış, onlar da Şarkân’ı tanımışlar. Çünkü bu üç atlı Vezir Dendan ile maiyetindeki iki önemli köle imiş. Bunun üzerine üç atlı hemen canlı bir hareketle yere atlamışlar ve Şehzade Şarkân’ı saygıyla selamlamışlar ve onun yokluğunun orduyu ne denli kedere boğduğunu anlatmışlar. Şarkân da, baştan sonuna kadar yaşadığı macerayı tüm ayrıntılarıyla onlara anlatmış ve yakında geleceğini söylediği Abriza Ece’nin Afridonyos’un öncülerinin tasarladığı ihanet hakkındaki sözlerini aktarmış ve onlara “Bir ihtimal, bu öncüler, sizin yokluğunuzdan yararlanarak kaçıp ordularına bizim kendi topraklarına ayak bastığımızı söylemeye gitmişlerdir. Ve şimdi onların orduları bizimkini imha etmiş midir, kim bilir? Bundan dolayı hemen gidip askerlerimize katılalım!” demiş.
     Ve hemen, atlarını dörtnal sürerek çadırların kurulduğu vadiye gelmişler; orada düzen ve sakinlik varmış, ama Kral Afridonyos’un öncüleri ortada görülmüyormuş. Bunun üzerine ordugâhı bozmuşlar ve Bağdat’a dönmek üzere yola çıkmışlar.
     Birkaç gün geçince, bilinen ilk sınırlara ulaşmışlar ve böylece güvenliğe kavuşmuşlar. Ve ülkenin tüm halkı, onlara yiyecek ve atlarına yem getirmek için âdeta yarış etmiş. Orada bir süre dinlendikten sonra, yeniden yola çıkmışlar. Ama Şarkân, tüm öncü kuvvetlerin yönetimini Vezir Dendan’a bırakmış, kendine artçı olarak atlıların en seçkinleri arasından seçtiği yüz atlı ayırmış. Bir gün önce ordunun yola çıkmasını sağlamış. Bir gün sonra yüz savaşçıyla kendisi de yola koyulmuş. İki fersah ilerledikten sonra, iki yüksek dağ arasındaki çok dar bir geçide ulaşmışlar ve tam buraya ulaştıkları sırada geçidin öteki ucundan süratle yaklaşan oldukça yoğun bir tozun yükseldiğini görmüşler; bu toz dağıldığında, arslanlar kadar gözüpek, zırhları ve çelik başlıkları altında bedenleri gözden kaybolan yüz atlı belirmiş. Ve bu atlılar seslerinin olanca gücüyle, “Müslümanlar, atlarınızdan inin, atlarınızı ve silahlarınızı mesele çıkarmadan bize teslim edin! Yoksa Meryem ve Yuhanna adına ruhlarınız bedenlerinizi terk etmede gecikmeyecektir” diye haykırmışlar.
     Bu sözleri duyunca Şarkân’ın gözünde dünya kararmış, sonra da hiddet şimşekleri çakmış ve yanaklarını ateş basmış ve “Ey Hristiyan köpekleri, sınırlarımızı geçip topraklarımızı çiğnedikten sonra bizi tehdit etmeye nasıl cesaret ediyorsunuz? Bununla da kalmayıp bize ağza alınmayacak sözlerle hitap ediyorsunuz, ha?” diye haykırmış. Bunu söyledikten sonra, kendi savaşçılarına “Ey iman ehli! Saldırın bu köpeklere!” diye haykırmış. Ve ilkin kendisi düşman üzerine saldırmış. Bunun üzerine Şarkân’ın yüz atlısı atlarını dört nala geçirerek yüz Frenk atlısının üzerine saldırmışlar ve iki tarafın insan kitlesi kaya kadar sert yürekleriyle birbirine katışmışlar; çelik çeliğe sürtmüş, kılıç kılıca; çatırtı kopararak darbeler yağmur gibi yağmış, beden bedene sarılmış; şahlanan atlar öteki atların üzerine tüm ağırlıklarıyla düşmüş ve artık silah çatışmasından ve madenin maden ile gürültülü çarpışmasından başka ses duyulmaz olmuş ve savaş gecenin yaklaşmasına ve karanlığın çökmesine kadar sürmüş. Ancak o zaman iki düşman kuvvet birbirinden ayrılmış ve kayıplarını saymaları mümkün olmuş. Şarkân adamları içinde ciddi şekilde yaralanmış tek kişi bile bulamamış. Bunun üzerine:
     “Ey arkadaşlar, biliyorsunuz ki, tüm yaşamım, kılıç ve mızrakların çatıştığı savaş denizinde yüzerek geçti; birçok yiğit ile dövüştüm, ama henüz bu hasımlar gibi gözüpek adamlar, böylesi yiğit savaşçılar ve de bu denli çetin vuruşanlar görmedim!” demiş.
     Bunu duyan askerleri ona, “Emir Şarkân, sözleriniz gerçektir. Fakat dahası, bilesin ki, bu Hristiyan savaşçılar arasında hayranlık uyandıran, hepsinden yiğit bir de komutanları var. İçimizden herhangi biri onunla çatıştığında, onu öldürmemek için yönünü değiştiriyor ve ölümden kurtulmasını sağlıyor!” diye yanıt vermişler.
     Bu sözleri duyan Şarkân büyük bir şaşkınlığa düşmüş. Sonra da, “Yarın gün doğunca, tek bir cephe oluşturarak onlara saldıracağız; çünkü yüz kişiye karşı biz de yüz kişiyiz. Tanrı’dan zafer umarız!” demiş. Bu karar alındıktan sonra, hepsi o gece uykuya dalmış.
     Hristiyanlar’a gelince, komutanlarının yöresinde toplanmışlar ve ona “Bugün gerçekten oyunu sonuçlandıramadık!” demişler. Komutanları da onlara, “Yarın cephemizi oluşturur ve onları birbiri ardından yerle bir ederiz!” demiş. Bu kararı aldıktan sonra onlar da uyumuşlar.
     Böylece sabahın ilk ışıkları belirince -ve güneş ışığıyla dünyayı aydınlatıp barışçı olsun, savaşçı olsun tüm insanların yüzünde ayrım gözetmeden yansıyınca ve de doğa, tüm güzelliklerin övünç kaynağı Muhammed’i selamlayınca- Emir Şarkân, atına binmiş, iki sıra halinde dizilmiş atlılarının arasında ilerleyerek onlara, “İşte düşmanlarımız savaş düzenine geçmişler. Üzerlerine atılalım! Ancak her birimiz sadece bir kişiyi gözeterek! İlkin biriniz sıradan ayrılıp Hristiyan savaşçılarından birini teke tek vuruşmaya çağırsın. Sonra her biriniz sırası geldikçe aynı biçimde savaşı göze alsın!” demiş.
     Bunun üzerine Şarkân’ın atlılarından biri sıradan ayrılmış, atını düşmanına doğru sürerek “Ey siz hepiniz! İçinizde herhangi bir savaşçı ve gözüpek bir yiğit çıkıp bugün benimle dövüşmeyi göze alabilir mi?” diye haykırmış. Bu söz ağzından çıkar çıkmaz, Hristiyanlar arasından silahlar ve zırhlar kuşanmış ve de ipek ve altınla donanmış bir atlı ayrılmış; kır bir ata binen bu savaşçının tüyden arınmış pembe bir yüzü varmış. Atını savaş alanının ortasına sürerek kılıcını havaya kaldırarak Müslüman savaşçının üzerine atılmış ve çevik bir mızrak darbesiyle onu attan düşürmüş ve onu teslim olmaya zorlamış ve onu, Hristiyan savaşçılarının zafer ve neşe çığlıkları arasında boyun eğmiş bir esir olarak alıp götürmüş.
     Bunu izleyerek hemen sıradan bir başka Hristiyan ayrılmış, bir başka Müslüman ile karşılaşmak üzere savaş alanına doğru ilerlemiş; esir edilenin kardeşi olan bu İslam savaşçısı zaten onu beklemekteymiş; iki yiğit savaşa başlamışlar ve savaş Hristiyan’ın zaferiyle sonuçlanmakta gecikmemiş, çünkü bu savaşçı, Müslüman savaşçısının bir hatasından yararlanarak mızrağının kabzasıyla vurarak onu silahsız bırakarak esir etmiş. Bu durum, böylece her seferinde bir Hristiyan tarafından yenilen bir Müslüman’ın esir alınmasıyla sonuçlanan bire bir dövüşlerle ve Müslümanlar’dan yirmi savaşçının kaybedilmesiyle akşama kadar sürmüş.
     Şarkân bu sonuca ulaşıldığını görünce, bundan çok üzüntü duymuş; arkadaşlarını bir araya getirerek onlara “Şu başımıza gelenler, son derecede olağandışı değil midir? Bu durumda, yarın sabah, ben düşmanın karşısına tek başıma çıkacak ve bu Hristiyanlar’ın komutanını savaşa çağıracağım ve ondan toprağımıza girip bize saldırmasının nedenini öğreneceğim. Bunu açıklamayı reddederse, onu öldürürüz; önerilerimizi kabul ederse, onunla barış yaparız!” demiş. Bu kararı aldıktan sonra hepsi, sabaha kadar uyumuş.
     Sabahleyin, Şarkân, hemen atına binerek düşman hatlarına doğru tek başına ilerlemiş ve atlarından inmiş elli savaşçının ortasında bizzat Hristiyanlar’ın komutanı olan kişiden başkası olmayan bir atlı görmüş. Sıkı sıkıya bedenini saran bir zırh üzerinde omuzlarından kopçalanmış mavi ipek satenden bir pelerin taşıyormuş. Hint çeliğinden bir kılıç çekmiş olarak alnında yıldız gibi durup bir gümüş dirhem gibi parlayan beyaz bir leke bulunan yağız bir ata binmiş imiş. Bu atlının da çocuk gibi taze bir yüzü ve kılsız pembe yanakları varmış. Doğu ufkunda yükselen bir ay kadar da güzelmiş.
     Savaş alanının ortasına gelince, genç atlı Şarkân’a Arapça olarak en temiz lehçeyle hitap ederek “Ey kentler, kasabalar, kaleler, kuleler üzerinde hüküm süren Ömer-ün-Neman’ın oğlu Şarkân! Savaşa hazırlan, çünkü bu savaş çetin olacak! Sen kendi tarafının, ben de bizim tarafın komutanı olduğumuza göre, bu andan başlayarak, aramızda, bu savaşta yenenin, yenilenin ordusuna egemen olması ve efendi olarak tanınması kararına varalım!” demiş.
     Ama yüreği kin dolu olan Şarkân, hiddete kapılmış bir arslan gibi atını Hristiyan’a doğru sürmüş bulunuyormuş. Yiğitçe bir çatışma ile birbirlerine saldırmışlar ve karşılıklı darbeler indirilmiş; görenler sanki iki dağın birbirine saldırdığını ya da iki denizin kaynayarak birbirine katıldığını sanırmış ve de sabahtan ortalığın kararmasına kadar dövüşmeyi kesmemişler. Bunun üzerine birbirlerinden ayrılmışlar ve her biri kendi yandaşlarının yanına dönmüş.
     Şarkân, arkadaşlarına dönerek “Tüm yaşamımda böylesi dövüşen bir savaşçıya rastlamadım. Ama onda asıl şaşırtıcı bulduğum şey, rakibinin açık verdiği her defasında, onu yaralamamak yolunu seçmesi; sadece açık verdiği yerden mızrağının kabzasıyla hafifçe vurmakla yetinmesidir. Bütün bu olup bitenden hiçbir şey anlamıyorum. Ama, bizim savaşçılarımızın da benzeri bir yiğitlik göstermelerini çok isterdim!” demiş.
     Ertesi gün de aynı savaş sürdürülmüş, ama yine hiçbir sonuç alınamamış. Ama üçüncü gün, olan olmuş. Savaşın ortasında yakışıklı genç Hristiyan, atını dört nala kaldırmış iken onu ansızın durdurmuş ve beceriksizce dizginleri çekmiş, at şaha kalkmış ve sanki doğalmış gibi binicisini yere düşürmüş. Bunun üzerine Şarkân, atından aşağı sıçramış ye kılıcını kaldırarak düşmanının üzerine atılıp onu delik deşik etmek istemiş. Yakışıklı Hristiyan ise: “Yiğitler böyle mi davranırlar? Ya da kadınlara karşı yiğit bir savaşçının tutumu böyle mi olmalıdır?” diye haykırmış. Bu sözleri duyan Şarkân şaşırmış, dikkatle genç savaşçıya bakmış ve iyice inceledikten sonra Abriza Ece’yi tanımış. Çünkü gerçekten bu savaşçı, manastırda birlikte yaşadığı serüvende tanıdığı Abriza Ece imiş.
     O zaman kılıcını uzağa fırlatmış ve genç kızın önünde yerlere kadar eğilerek yeri öpmüş ve ona, “Ama ey ece, bütün bunlar ne demek oluyor?” diye sormuş. Kız da ona, “Ben seni savaş alanında kendim denemek ve dayanma gücünü ve yiğitliğini ölçmek istedim. Bil ki, seninkilerle dövüşen benim yüz savaşçımın hepsi genç kızlardır ve bakiredirler. Bana gelince, atım şaha kalkmasaydı, başına başka şeyler de gelecekti, ey Şarkân!” demiş. Şarkân gülmüş ve “Ey Abriza Ece, ey zamanın sultanı, bizi birleştiren Tanrı’ya şükürler olsun!” diye yanıt vermiş.
     Ve ece, yandaşlarına hemen hareket emri vermiş ve yirmi esiri Şarkân’a birbiri ardından iade etmiş. Bunların her biri Abriza’nın önünde diz çöküp yer öpmüşler. Şarkân da güzel genç kızlara dönerek onlara “Hükümdarlar sizler gibi yiğit savaşçılara sahip olabilmekle övünürler!” demiş.
     Sonra çadırlar sökülmüş, iki yüz atlı Bağdat’a doğru yol almışlar ve böylece altı gün gitmişler; bu sürenin sonunda, uzakta, Barış Kenti’nin görkemli minarelerinin ışıldadığını görmüşler.

     Anlatısının burasında Şehrazat sabahın belirdiğini görmüş ve yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir