Robinson Crusoe (5)
Robinson Crusoe (5)

Robinson Crusoe (5)

     Beşinci Bölüm (Brezilya’ya Geliş)
     Bu kararsızlık içinde dümeni Suri’ye bırakarak, kamaraya girdim. Daha yeni oturmuştum ki, çocuğun: “Efendim, efendim, ben görüyor bir gemi yelkenli,” diye bağırdığını işittim. Zavallı çocuk, bizi takip ettirmek için onu, efendimizin arkamızdan gönderdiğini sanacak kadar saf olduğundan, o kadar korkmuştu ki, her tarafı zangır zangır titriyordu.
     Hemen kamaradan dışarı fırladım. Yelkenliyi gördükten başka, onun bir Portekiz gemisi olduğunu tanıdım. İlkin bunu Gine sahillerinde zenci ticareti yapan gemilerden biri sanmıştım; fakat takip ettiği yola dikkat edince, başka tarafa gittiğine ve karaya daha fazla sokulmak niyetinde olmadığına derhal kanaat getirdim. İmkân olduğu takdirde onlarla konuşmak amacıyla yelkenleri açtım ve olanca kuvvetimizle kürek çekmeye başladık.
     Elimden gelen bütün imkânları tüketip de, tam gemiye yetişmekten ümidimi kestiğim esnada bizi dürbünle gördüler ve batmış herhangi bir Avrupalı geminin kayığı zannederek, kendilerine yetişelim diye, bazı yelkenleri indirdiler. Bu vaziyet bana cesaret verdi. Kayıkta bir bayrak vardı. Hemen bunu iplerimize astım; bu işaretle onlara tehlikede olduğumuzu anlatmak istiyordum. Arkamdan bir el de silah attım. Bu işaretler üzerine yelkenleri indirdiler ve benim için durmak insanlığını gösterdiler. Ancak üç saat sonra yanlarına varabildim.
     Bana Portekizce, İspanyolca ve Fransızca olarak kimin nesi olduğumu sordular. Bu dillerden hiçbirini bilmiyordum. Nihayet gemide bulunan İskoçyalı bir tayfa bana seslendi. Ben de ona cevap olarak İngiliz milletinden olduğumu ve kölelikten kaçtığımı söyledim. O vakit beni gemiye davet ettiler ve bana ait olan her şeyimle beni gayet iyi karşıladılar.
     Ümitsiz ve bu derece sefil bir durumdan kurtulduğumu görmekten duyduğum sevinci imkân yok ifade edemem. Kendisine duyduğum minneti göstermek için kaptana nem varsa vermeyi teklif ettim. Fakat o hiçbir şeyimi almamak cömertliğini gösterdi ve Brezilya’ya vardığımız zaman bütün mallarımın bana geri verileceğini söyledi. Nitekim dediğini de tuttu. Bütün tayfalara eşyalarıma katiyen el sürmemelerini emretti. Hepsini emaneten aldı ve bana bütün eşyalarımın yazılı olduğu bir makbuz verdi.
     Gayet sağlam olan kayığımı da satın almayı teklif etti. Kaç para istediğimi sordu. Sonra Brezilya’da ödemek şartıyla kendi eliyle seksen altınlık bir senet yazdı. Bundan başka Suri için de altmış altın lira teklif etti. Fakat hürriyetime kavuşmam için bana sadakatle yardım eden bu zavallı çocuğun hürriyetini satmaya gönlüm razı olmuyordu. Nihayet o buna bir çare buldu. Çocuğu on sene sonra serbest bırakacağına dair bana eliyle bir senet yazdı. Çocuk da bu teklifi kabul ettiği için, onu kaptana teslim ettim.
     Brezilya’ya kadar güzel bir yolculuk yaptık.Yirmi iki gün sonra Azizler körfezine ulaştık. Kaptanın bana gösterdiği cömertliği ne kadar övsem yine azdır. Bir kere yolculuk için benden beş para almadı. Sonra arslan postu için bana kırk duka altını verdi. Bütün eşyalarımın bana verilmesini emretti. Satmak istediğim şarap sandığını, iki tüfeğimi, elimde kalan balmumu parçasını para verip aldı. Uzun lâfın kısası, mallarımı satmakla elime iki yüz altın kadar bir para geçti. İşte Brezilyaya böyle bir servetle ayak bastım.
     Bir müddet sonra kaptan beni kendisi gibi namuslu birine tavsiye etti. Bunun geniş arazileri ve bir de şeker fabrikası vardı. Bir müddet bu zatın evinde kaldım; bu suretle şeker kamışı yetiştirmesini ve şeker yapmasını öğrendim. Çiftlik sahiplerinin ne kadar rahat yaşadıklarını ve ne kadar kolaylıkla servet yaptıklarını görünce, bir izin alabildiğim takdirde, burada yerleşip çiftlik sahibi olmaya karar verdim. Bir yandan Londra’da bıraktığım paraları getirmek çarelerini ararken, bir yandan da elimdeki parayla boş arazi satın aldım.
     Lizbon’da bir İngiliz ailesinden doğma Portekizli bir komşum vardı; adı Wells idi; işleri benimkilerle aşağı yukarı aynı vaziyetteydi. Ona komşum diyorum çünkü arazisi benimkine bitişikti. Sonra kendisiyle gayet iyi anlaşıyorduk. Her ikimizin de elinde az bir para vardı. İki sene ektiklerimizle ancak geçimimizi sağladık. Fakat bu müddetin sonunda işimiz gelişti. Arazimiz verimli olmaya başladı, O kadar ki, üçüncü sene tütün ektik. Ve arazimizin büyük bir kısmını da ertesi yıl şeker kamışı ekmek için ayırdık. Fakat yardımcılara ihtiyacımız vardı. Suri’yi elden çıkarmakla ne büyük bir hata işlemiş olduğumu o zaman daha iyi anladım.
     Fakat heyhat! Emelime tamamıyla aykırı bir iş tutmuştum. Böyle bir iş yapacak olduktan sonra İngiltere’de kalıp bunu anamın babamın yanında yapamaz mıydım sanki ? Eski derdim yeniden tazelenmişti. Beni gemisine alan kaptan en sevdiğim bir dostumdu. Bir gün kendisine Londra’da bıraktığım servetimden söz açınca bana şu aklı öğretti: “Paranızın bulunduğu şahsa yazacağınız bir mektubu bana verirsiniz, ben ondan, paranızı alırım. Ve onların büyük bir kısmını ticaret eşyasına çeviririm.”
     Bunun üzerine kaptanın dul karısına bir mektup yazarak paramı göndermesini istedim. Kadın, kaptanın bana gösterdiği insaniyete karşılık kendisine yirmi beş İngiliz lirası vermiş, ayrıca bana verilmek üzere kaptana yüz İngiliz lirası teslim etmiş.
     Bütün bu eşyalar elime geçtiği zaman sevinçten çılgına döndüm. Bunlar Brezilya’da çok aranan çuha, kumaş vesaire olduğu için, bu eşyaları dört misli fiyata sattım. İşlerimin ve servetimin gün geçtikçe arttığını görerek kafamda yine seyahat tasavvurları kurmaya başladım. Dört seneye yakın bir zamandır Brezilya’da yaşıyordum. Gün geçtikçe daha fazla para kazanmaya başladığım için, diğer çiftlik sahipleriyle de ahbaplığı ilerlettim. Konuşmalarımız arasında onlara iki kere Gine’ye seyahat yaptığımı söylemiş, altın tozu, fildişi tedarik etmenin ne kadar kolay olduğunu anlatmıştım. Bıçak, ayna, makas gibi ufak tefek eşyalar karşılığında çok miktarda zenci satın alabileceğimizi açıklamıştım. Brezilya’da pek az zenci vardı ve çok kıymetliydi.
     Bir sabah üç çiftlik sahibi beni gelip buldular. Bana bir sır gibi saklanması icap eden bir teklifte bulunacaklarını söylediler. Bu sırrı saklayacağıma dair söz verdim. Bana hükümetin haberi olmadan Gine’ye sefer yapacak bir gemi donatmak arzusunda olduklarını bildirdiler. Benim de kendileri gibi arazim olduğunu, ve hepimizin zenci sıkıntısı çektiğimizi anlattılar. Bu geminin komutasını elime almayı kabul ettiğim takdirde zencilerin taksiminde onlara eşit bir pay alacak ve bu gemiyi donatmak için toplanacak paraya ben iştirak etmeyecektim.
     Vaktiyle babamın o makûl nasihatlerinin bir kulağımdan girip öbüründen çıkmasına sebep olan o acayip arzularımı nasıl susturamadıysam, bana yapılan bu teklife aynı şekilde karşı koyamadım. Ben yokken arazimle meşgul oldukları takdirde seve seve gideceğimi söyledim. Hepsi çiftlik işlerimi yaptıracaklarına dair söz verdiler, bir de senet imzaladılar.
     Gemi donatılıp da, bütün eşyalar gemiye yüklenince, ve ortaklarımla kararlaştırdığımız bütün hazırlıklar sona erince, 1659 senesi Eylül ayının birinci günü gemiye bindim. Bu gün, sekiz sene evvel Hull’da gemiye binişimin yıldönümüne rastlıyordu. Beni bir felâketin beklediğini nereden bilecektim. 

(Yazan: Daniel Defoe-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir