Robinson Crusoe (6)
Robinson Crusoe (6)

Robinson Crusoe (6)

     Altıncı Bölüm (Robinson Issız Bir Adaya Çıkıyor)
     Gemimiz tahminen yüz yirmi ton kadardı; altı topu vardı. Kaptan, Muço ve ben dahil on dört kişiydik. Gemiye yalnız ticaretimize yarayacak bardaklar, istiridye kabukları, aynalar, bıçaklar, makaslar ve baltalar gibi ufak tefek eşyalar yüklemiştik.
     Yelken açıp, sahil boyunca kuzeye doğru gitmeye başladık; on, on iki derece kuzey enlemine gelecek, oradan da Afrika sahillerine doğru dümen kıracaktık. Hava boğucu sıcak olmakla beraber, kıyı boyunca rüzgâr gayet iyi esti. Saint-Augustin burnu civarına gelince, denize açıldık ve az sonra karayı gözden kaybettik. Kuzey-doğuya doğru yönelerek on iki günlük bir yolculuktan sonra Ekvatoru geçtik. Son hesaplarımıza göre, yedi derece yirmi iki dakika kuzey enleminde bulunuyorduk ki, şiddetli bir kasırga çıktı. Güney-doğudan başlayıp Kuzey-doğuya karar kılan rüzgâr öyle korkunç bir şekilde esiyordu ki, tam on iki gün kadere ve rüzgârın şiddetine boyun eğerek, oradan oraya sürüklenmekten başka bir şey yapamadık. Bu zaman zarfında her an dalgalara gömülmemizi beklediğimi söylemeye lüzum yok…
     Bu kasırga bize ecel terleri döktürdükten başka, üç adamımızın da ölmesine sebep oldu. Biri sıtmadan öldü; birisi Muço olan, diğer iki kişi de denize düştü. On ikinci günün sonuna doğru fırtına biraz hafifler gibi olunca, kaptan kuzey enleminin on birinci derecesi civarında olduğumuzu tahmin etti. O zaman hangi yolu takip edeceğimizi öğrenmek için bana fikrimi sordu. Gemimiz fena halde hırpalanmış ve epey su almaya başlamıştı. Kaptanla beraber bir Amerikan deniz haritasını inceledikten sonra, insanların oturduğu en yakın yer olan Barbad’a doğru yelken açmaya karar verdik. Engine açılmak suretiyle buraya on beş günde rahat rahat varabilirdik. Fakat gerek gemi, gerek kendimiz için herhangi bir yardım sağlamadan o halimizle Afrika sahillerine gitmeyi aklımızdan bile geçiremezdik.
     Bu maksatla yolumuzu değiştirdik; İngilizlerin oturduğu adalardan birine varmak amacıyla kuzey batıya doğru yol almaya başladık. Orada yardım göreceğimizi ümit ediyordum. Fakat yolculuğumuzun bambaşka bir şekilde sona ermesi kaderde varmış! Çünkü on iki derece on sekiz dakika enleminde bulunduğumuz sırada, ikinci bir kasırgaya tutulduk. Evvelki fırtınanın şiddetiyle bizi batıya doğru sürükledi ve insanların yaşadığı yerlerden o kadar uzaklara götürdü ki, dalgaların azgınlığından hayatımızı kurtaracak olsak bile, vatanımıza dönmek ümidinden ziyade yamyamlara yem olmak ihtimali vardı.
     Rüzgâr hep çılgınca esti durdu; gün ağarmaya başlarken, tayfalarımızdan biri: “Kara!” diye bağırdı. Bunun ne olduğunu ve dünyanın hangi yerinde bulunduğumuzu anlamak için kamaradan fırlamamızla gemimizin bir kum yığınına oturması bir oldu ve yerinde saymaya başladı. Dalgalar gemiye o kadar hızla giriyorlardı ki, ha öldük ha öleceğiz diye bekliyor ve kendimizi dalgaların şiddetine karşı korumak için de geminin kenarlarına sıkı sıkı tutunuyorduk.
     Böyle bir vaziyette duyulan korku ve dehşeti tasavvur etmek öyle kolay değildir. Ne hangi iklimde bulunduğumuzu bildiğimiz vardı, ne de hangi topraklara doğru sürüklendiğimizi… Biraz hafiflemiş olmakla beraber rüzgârın azgınlığı devam ettiği için, bir çeşit mucize ile ortalık süt limana dönmedikçe gemimizin birkaç dakikaya kadar paramparça olmayacağını ümit edemezdik. Bir kelime ile put gibi duruyor, birbirimizin yüzüne bakarak her an ölümü bekliyorduk.
     Gerçi rüzgâr biraz hafifler gibi olmuşsa da, gemimiz öylesine kumlara saplanmıştı ki, onu kurtarmaya imkân yoktu. Durumumuz gerçekten ümitsizdi; canımızı kurtarmaya bakmaktan başka yapacak bir işimiz kalmamıştı. Fırtına kopmazdan az önce, arkamızdan gelen bir kayığımız vardı; önce dümene çarpa çarpa bir yara almış, sonra da ya parçalanmış, yahut da batmıştı. Güvertede bir kayığımız daha vardı ama bunu denize nasıl indireceğimizi bilmiyorduk. Halbuki kaybedecek zaman yoktu; geminin neredeyse parçalanacağını biliyorduk. Kılavuz kayığı çekmeye davrandı, tayfaların da yardımıyla nihayet kayık geminin yanma indirildi. On bir kişi, canlarımızı Allah’a emanet ederek, kayığa atladık ve kendimizi kudurmuş dalgalara bıraktık. Çünkü fırtınanın şiddeti pek çok hafiflemiş olmakla beraber, dalgalar korkunç bir yüksekliğe çıkarak karaya saldırıyorlardı.
     Korkunç tehlike gelmiş çatmıştı. Bu kudurmuş denize karşı kayığımızın uzun zaman dayanamayacağını hepimiz anlamıştık. Sulara gömülüp boğulacağımız muhakkaktı. Yelkenimiz yoktu; hoş, olsa da açamazdık. Bir an evvel karaya varmak için, bütün kuvvetimizle küreklere sarıldık; yüzlerimizde asılmaya giden mahkûmlarınkine benzeyen ümitsiz bir ifade vardı.. Kayığın, sahile vardığı zaman uğrayacağı ağır ve şiddetli darbeler yüzünden tuzla buz olacağını içimizde bilmeyen yoktu. Yine de ruhlarımızın selâmeti için Allah’a bütün kalbimizle dua ettik.
     Sahilin ne halde olduğunu bilmiyorduk: Acaba kayalık mıydı, yoksa kumsal mıydı? Yüksek mi, yoksa alçak mıydı? Bize kurtuluş ümidi verecek biricik şey, bir körfeze veya bir derenin döküldüğü yere rastlamaktı. Fakat görünürlerde buna benzer bir şey yoktu; üstelik yaklaştıkça, kara, denizden daha korkunç görünmeye başlamıştı.
     Yaptığımız hesaba göre yedi sekiz kilometre kürek çektikten, daha doğrusu sürüklendikten sonra, azgın, dağ gibi bir dalga peşimizden yaklaşmaya başladı. Adeta işimizi bitireceğini haber veriyordu. Hakikaten, üzerimize öyle bir saldırış saldırdı ki, bir anda kayığın altını üstüne getirdi. Daha “Allah!”‘ demeye vakit bulmadan hepimiz sulara gömüldük.
     Denizin dibine giderken, kafamdaki düşüncelerin perişanlığını anlatacak kelime yoktu; gerçi gayet iyi yüzmesini bilirdim amma, dalgadan yakamı kurtarıp nefes alamıyordum ki. Nihayet dalga beni sahile doğru bir hayli sürükledikten sonra, kırılarak, beni yuttuğum sulardan âdeta boğulmuş bir halde bıraktı. Karanın bana zannettiğimden daha yakın olduğunu görünce, ayaklarımın üzerine doğrulacak kadar soğukkanlılık gösterip, yeter derecede kuvvetli bir nefes aldıktan sonra, bir başka dalga gelip beni yakalamadan sahile ulaşmaya çalıştım. Fakat bunu başaramayacağımı anladım. Çünkü arkama dönüp bakınca, denizin boy ölçüşemeyeceğim amansız bir düşman gibi, yükselip kudurarak beni tehdit ettiğini gördüm. Bütün yapacağım şey, nefesimi tutmak, ve imkân bulursam, suyun üzerine çıkmaktı. Bu şekilde yüzebilir ve nefesimi muhafaza ederek sahile gidebilirdim. En çok korktuğum, bu dalganın gelirken beni sahile kadar götürdükten sonra, çekilirken beni tekrar denize sürüklemesiydi.
     İkinci defa gelip üzerime saldıran dalga, beni önce yirmi veya otuz ayak boyunda bir su kitlesiyle kapladı; müthiş bir hız ve kuvvetle karaya doğru sürüklendiğimi hissediyordum; nefesimi tutuyor ve bütün kuvvetimle yüzerek daha ilerilere gitmeye çabalıyordum. Nefesimi tuta tuta neredeyse patlayacak hale gelmiştim ki, suyun üstüne doğru çıktığımı hissettim. Bir an başımla, ellerimi suyun dışında buldum. İki saniyelik bu zaman zarfında hemen nefes aldım. Fakat yine sular beni örttü. Dalganın kırılıp geri çekilmeye başladığını görünce, tekrar sürüklenmemek için olanca kuvvetimle ileri atıldım ve ayağımın yere değdiğini hissettim. Gerek nefes almak, gerekse suların çekilmesini beklemek için bir an hareketsiz durdum, sonra mümkün olan hızla sahile doğru koşmaya başladım. Dalgalar daha iki defa beni sahile doğru kaldırıp attılar.
     Dalgaların sonuncusu az kalsın ölümüme sebep olacaktı. Çünkü dalga beni sahile getirip bir kayaya o kadar şiddetle çarptı ki, kendimi ve kurtulmak için hareket kabiliyetimi kaybettim. Göğsüm kayaya çarptığı için bir an nefessiz kaldım. Deniz ara vermeden hücumunu tazeleseydi, muhakkak boğulurdum. Suların dönüşünden az evvel kendime geldim. Kayaya sıkı sıkı yapışarak, nefesimi tuttum. Ve sular çekilinceye kadar bu vaziyette bekledim. Sonra bir hamle yaparak sahile vardım. Suların hücumundan uzak bir yerde, çimenlerin üzerine oturdum. Kendimi bu şekilde emniyette görünce, gözlerimi göğe kaldırıp, hayatımı kurtardığı için Allah’a şükrettim.
     Adeta kefeni yırtıp ölümden kurtulan bir insanın duyduğu heyecan ve vecdi tam anlamıyla ifade etmek zannedersem imkânsızdır. Deniz kıyısında dolaşıyor, ellerimi göğe kaldırarak, bin bir hareketle sevinç ve heyecanlarımı ifade ediyordum. Bütün arkadaşlarımın boğulduğunu ve yalnız kendimin kurtulduğunu düşünüyordum; çünkü deniz kazasından sonra onların hiç birini görmemiş, üç şapka, bir başlık ve iki ayrı ayakkabı tekinden başka hiçbir ize rastlamamıştım.
     Gözlerimi kumlara oturan gemiye doğru çevirdim; fakat deniz o kadar azgın ve köpüklü idi ve zaten gemi de o kadar uzak bir mesafedeydi ki, onu ancak hayal meyal seçebiliyordum. Bu manzara karşısında: “Hey, koca Tanrım! Nasıl oldu da karaya gelebildim?” diye haykırdım.
     Durumumun avutucu bir tarafı olduğunu düşünerek, cesaretim arttıktan sonra, nasıl bir yerde olduğumu ve ilk defa ne yapacağımı anlamak için etrafıma bakınmaya başladım. Birden keyfimin kaçtığını hissettim; vaziyetim korkunçtu: her tarafım sırılsıklamdı, halbuki değişecek elbisem yoktu; karnım açtı, fakat ağzıma koyacak bir şey yoktu; susamıştım, içecek suyum yoktu; sonra çok halsiz düştüğüm halde, vücudumu kuvvetlendirecek bir şey yoktu. Ya açlıktan ölecek, yahut da vahşi hayvanlar tarafından parça parça edilip yenilecektim, işin keder verici tarafı, avlanarak herhangi bir yiyecek tedarik etmek veya beni öldürmek isteyecek herhangi bir varlığa karşı kendimi korumak için yanımda hiçbir silah yoktu. Üzerimde yalnız bir bıçak ve bir parça da tütün vardı. Bu hal beni öyle korkunç bir kedere düşürdü ki, bir müddet bir deli gibi oradan oraya koştum, durdum. Gece yaklaşıyordu. Bu yerde vahşi hayvanlar varsa, sonumun ne olacağını düşünmeye başladım.
     Şimdilik yapılacak iş, çama benzeyen yaprakları gayet sık, fakat dikenli bir ağaca çıkmak ve geceyi orada geçirmekten ibaretti. Sahilden birkaç yüz metre uzaklaşarak, içecek tatlı su aradım Suya rastlayınca da pek çok sevindim. Kana kana içtikten ve açlığımı oyalamak için ağzıma bir parça tütün attıktan sonra, ağaca koştum; üzerinde, uyuyakaldığım takdirde, yere düşmeyecek şekilde yerleşebileceğim bir yer aradım. Elimde, kendimi korumak için kestiğim kısa bir sopa vardı. Son derece bitkin bir halde olduğum için, bütün kuvvetimi yerine getiren derin ve tatlı bir uykuya dalmışım…
     Uyandığım zaman güneş doğalı epey olmuştu; hava açmış fırtına dinmişti. Denizin de bir gün evvelki o kudurmuş hali kalmamıştı. Geminin, geceleyin sular tarafından saplandığı kumlardan çıkarılıp, korkunç şekilde çarptığım kayanın yakınma kadar sürüklenmiş olduğunu görünce hayretten ağzım açık kaldı. Bulunduğum yerle gemi arasında bir mil ya var ya yoktu.
     Ağaçtaki yerimden iner inmez, tekrar etrafıma bakındım. İlk gözüme çarpan şey, rüzgâr ve dalgaların kıyıya fırlattığı kayık oldu; sağ tarafta aşağı yukarı benden iki mil uzaktaydı. Yanına gitmek için kıyı boyunca yürüdüm; fakat kayıkla aramda yarım mil genişliğinde bir körfez görünce, gerisin geriye döndüm. Şimdi bütün arzularım gemiye çevrilmişti; çünkü orada yiyecek bir şeyler bulacağımı ümit ediyordum.

(Yazan: Daniel Defoe-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir