Ama Elli Birinci Gece Olunca
Ama Elli Birinci Gece Olunca

Ama Elli Birinci Gece Olunca

     Yeniden söze başlamış:

     Uzaktan Barış Kenti’nin görkemli minarelerini görmüşler. Bunun üzerine Şarkân, Abriza Ece’den arkadaşlarının savaşçı giyimlerini üzerlerinden çıkartıp Rum kadınlarının gerçek giysilerine bürünmelerini sağlamasını rica etmiş. Onlar da öyle yapmışlar. Sonra kimi arkadaşlarını öncü olarak babası Ömer-ün-Neman’a, kendisiyle Abriza Ece’nin gelişini gösterişli bir merasimle karşılanmalarını sağlamak üzere Bağdat’a göndermiş. Sonra o akşam, geceyi konaklayarak geçirmek üzere çadırlar kurulmuş ve sabaha kadar uyunmuş.
     Böylece, gün doğmasından başlayarak Emir Şarkân ile atlıları, Abriza Ece ve savaşçıları savaş atlarına binip kentin yolunu tutmuşlar. Kentin çıkış kapısında Vezir Dendan, bin atlıdan oluşan maiyetiyle onları karşılamaya gelmiş ve genç kız ile Şarkân’a yaklaşmış ve önlerinde toprağı öpmüş; sonra hep birlikte kente girmişler.
     Babası Ömer-ün-Neman’ı görmek üzere saraya ilk giren Şarkân olmuş. Babası onu görünce ayağa kalkarak oğlunu kucaklamış ve ona ne haberler getirdiğini sormuş; Şarkân da Kayseriyye Kralı Hardobyos’un kızı genç Abriza ile yaşadığı tüm serüveni; Konstantiniyye Kralı’nın ihanetini ve aslında Kral Afridonyos’un kızından başkası olmayan, sonradan babasına cariye olan Sofia dolayısıyla bu kralın duyduğu hıncı anlatmış ve de Abriza’nın konukseverliğini, yerinde görüşlerini ve son kahramanca davranışını ve de değerli yanlarını ve güzelliğini vurgulamış.
     Ömer-ün-Neman bu son sözleri işitince, bu harika genç kızı görmek arzusunu belirtmiş ve tüm varlığı işittiği ayrıntılarla ışıldamış. Kendi kendine, bu denli savaşa alışkın, bakire ve savaşçı arkadaşları tarafından çok sevilen bu genç kızın tıkız ve uyumlu incelikteki bedenini yatağında sarmanın zevklerini düşünmüş. Savaş donanımı içinde, tüy ve kıldan arınık taze yanaklarıyla bir oğlan çocuğunun yüzüne sahip olan öteki savaşçı kızlara gösterdiği ilgi de daha az olmamış. Çünkü Şah Ömer-ün-Neman, bedenindeki kasları gençlerinkinden de üstün nitelikte, hayranlık uyandıran bir yaşlı kişiymiş. Cinsellik savaşımından hiç korkmaz, en ateşli kadının kolları arasında bile her zaman galip çıkarmış.
     Böylece, Şarkân, babasının genç Ece hakkında ne gibi görüşlere sahip olduğunu düşünmezlik edememiş ve gidip onu arayarak babasının huzuruna çıkarmak için acele etmiş. Şah da haremağaları hariç tüm mabeyincilerini ve tüm kölelerini savarak tahtında otururken genç Abriza huzuruna çıkmış ve önünde yer öpmüş. Şah’a tatlı bir saflık ve zarafet belirleyen bir sesle hitap etmiş. Şah Ömer-ün-Neman da hayranlığın sınırlarını zorlayarak ona teşekkür edip oğlu Emir Şarkân’a karşı tüm davranışından dolayı onu övmüş ve yanına oturmaya davet etmiş. Abriza da oturarak yüzünü örten peçeyi kaldırmış; bu ışıldayan yüz karşısında Ömer-ün- Neman’ın neredeyse aklı başından gidiyormuş. Gerek Ece, gerekse arkadaşları için sarayında en görkemli daireleri ayırtmış ve emrine şanına yaraşır sayı ve nitelikte hizmetçiler atamış ve ancak o zaman erdem dolu üç değerli taş hakkında sorular yöneltmiş.
     Bu konuda Abriza kendisine, “Ey zamanın şahı, bu üç değerli taş bendedir ve yanımdan hiç ayırmam! Onları size göstereyim!” demiş. Bir kasa getirterek içinden bir kutu çıkarmış ve kapağını açmış; bu kutudan da altın işlemeli bir mücevher kutusu çıkarmış ve bunu da açmış. Abriza bunları alıp birer birer dudaklarına götürerek öpmüş. Sonra da bunları gösterdiği konukseverlik dolayısıyla armağan olarak Şah Ömer-ün-Neman’a sunmuş ve dışarı çıkmış.
     Şah Ömer-ün-Neman da yüreğinin onunla birlikte sürüklenip gittiğini hissetmiş. Yine de değerli taşlar parıldayarak önünde durduğundan, oğlu Şarkân’ı çağırtmış ve ona bunlardan birini armağan olarak vermiş; Şarkân da ona öteki iki mücevheri ne yapacağım sormuş. Şah babası da ona, “Bunlardan birini kız kardeşin Nüzhet’e, ötekini de küçük kardeşin Dav-ül-Mekân’a vereceğim!” demiş.
     Varlığından kesinlikle haberli olmadığı kardeşi Dav-ül-Mekân’a dair duyduğu bu sözler, Şarkân’ı hoş olmayan bir tarzda etkilemiş; çünkü sadece Nüzhet-üz-Zaman’ın doğduğunu biliyormuş. Bunun üzerine babası Ömer-ün-Neman’a dönerek, “Baba, benden başka bir oğlun daha mı var?” diye sormuş. O da; “Tabii ya! Altı yaşında, Nüzhet-üz-Zaman’ın ikizi! İkisi de cariyem Konstantiniyye Kralı’nın kızı Safiye’den olma!” diye yanıt vermiş. Bu haberden sarsılan Şarkân, o zaman, canı sıkılarak ve öfkelenerek giysilerinden tozları silkmekten kendini alamamış; yine de kendini tutarak “İkisini de Yüce Tanrı kutsasın!” demiş. Ama babası onun tedirginliğinin ve can sıkıntısının farkına varmış ve ona “Oğlum, niye böyle sarsıldın? Bilmez misin ki ölümümden sonra tahta yalnız sen geçeceksin! Ve erdem dolu üç mücevherden en güzelini ilkin sana vermedim mi?” diye sormuş.
     Ama Şarkân, yanıt verecek durumda olmayıp, babasına karşı çıkarak onu üzmek de istemediğinden, başını eğerek taht salonundan dışarı çıkmış ve Abriza’ya ayrılan daireye doğru yönelmiş; Abriza da hemen ayağa kalkarak onu karşılamış; kendi hakkında yaptıklarına nezaketle teşekkür etmiş ve yanına oturmasını rica etmiş. Sonra da onun yüzünü üzgün ve kederli görerek tatlı bir edayla nedenini sormuş.
     Şarkân da ona derdinin nedenini anlatmış ve “Benim düşüncemi en çok meşgul eden, ey Abriza, babamın kuşkuya pek yer vermeyecek şekilde senin hakkında bazı niyetleri olduğunu ve gözlerinde sana sahip olma arzuları bulunduğunu sezinlemem olmuştur. Sen buna ne dersin?” diye sormuş; o da “Ruhunu sakinleştirebilirsin ey Şarkân! Çünkü baban bana ancak ölünce sahip olabilir. Üç yüz altmış kadını ve de diğerleri ona yetmiyor olacak ki, hiç de onun dişlerine göre olmayan benim bakireliğime göz dikmiş! Sen canını üzme ey Şarkân ve de dertlerini sav gitsin!” diye yanıt vermiş. Sonra yiyecek içecek getirtmiş ve oturup ikisi yiyip içmişler ve Şarkân, ruhu daima keder içinde, o gece kendi dairesine uyumaya gitmiş. Şarkân’ın durumu böyle imiş.
     Şah Ömer-ün-Neman’a gelince, Şarkân yanından ayrılınca, kendi dairesinde cariyesi Safiye’nin yanına gitmiş; birer altın zincire bağlı iki değerli taşı da elinde tutuyormuş. Onun içeri girdiğini görünce, Safiye ayağa kalkmış ve Şah ilkin oturmadıkça, kendisi de oturmamış. O sırada iki yavrusu: küçük kız Nüzhet-üz-Zaman ile küçük Dav-ül-Mekân yanına gelmiş. Şah onları öpmüş, sonra da her birinin boynuna değerli taşlardan birini takmış. İki küçük çocuk buna çok sevinmiş, anneleri de Şah’a refah ve mutluluk dilemiş.
     Bunun üzerine Şah ona, “Ey Safiye, sen Konstantiniyye Kralı’ nın kızıymışsın. Öyleyken bana hiç bunun sözünü etmedin! Bunu neden benden gizledin ve böylece sana şanına layık bir davranışta bulunmamı ve değer ve onur vermemi engelledin?” diye sormuş. Safiye de ona, “Ey eli açık şahım, gerçekte sizden daha fazla ne isteyebilirdim? Beni zaten hediyelerin ve lütuflarınla donatmadın mı? Ve bana ay parçası gibi iki evlat vermedin mi?” demiş. O zaman Şah Ömer-ün-Neman, çok hoş, zevk ve incelik ve de nezaket ve zarafet dolu bulduğu bu yanıttan çok etkilenmiş ve Safiye’ye ilkinden de daha güzel bir saray bağışlamış, hizmetçilerini ve saray masraflarını arttırmış. Sonra da kendi sarayına çekilmiş; âdet olduğu üzere hükmetmek, atamak ve azletmek gibi görevlerini yerine getirmiş.
     Ama aklı ve yüreği, genç Ece Abriza’nın varlığıyla doluymuş; geceleri onun yanında geçirerek onunla konuşuyor ve arzularını ima yoluyla ona duyurmaya çalışıyormuş. Ama Abriza, her defasında, cevap olarak ona “Ey zamanın şahı, gerçekten erkeklere karşı hiçbir arzu duymuyorum!” diyormuş. Ama bu yanıt Şah’ın duygularını daha çok kamçılıyor, içini daha çok üzüyormuş. Sonunda bu yüzden hasta düşmüş. Bunun üzerine Dendan’ı çağırtmış ve ona hayranlık duyduğu Abriza’ya olan aşkını, girişimlerinden sonuç alamadığını, ona asla sahip olamayacağını bilmenin yarattığı düş kırıklığını açıklamış.
     Vezir onun bu sözlerini duyunca, Şah’a, “Bunun çaresi şu: Gece olunca, yanına keskin etkisi olan şu uyku ilacı bhank’tan bir parça alırsın ve Abriza’yı görmeye gidersin ve oturup onunla içki içmeye koyulursun! Son bardağı içerken bu bhank parçasını farkına varmadan onun bardağına koyarsın! Ve yatağına girince ona sahip olarak arzunu doyurmaya ve ateşini söndürmeye ait ne gerekiyorsa yerine getirirsin! Benim görüşüm budur” demiş. Şah da ona, “Çok iyi ve uygulanabilir tek görüş!” diye yanıt vermiş.
     O zaman ayağa kalkıp dolaplarından birini açmış ve bir parça saf bhank almış; bu uyuşturucu öylesine etkiliymiş ki kokusunu duymakla bile bir yıldan öbür yıla kadar bir fili uykuya daldırırmış. Bu bhank parçasını cebine koyup gecenin gelmesini beklemiş. O zaman Abriza Ece’yi bulmaya gitmiş; o da Şah’ı görünce kendisini karşılamak üzere ayağa kalkmış ve Şah oturmadıkça ve kendisine izin vermedikçe yerine oturmamış. Şah da onunla konuşmaya koyulmuş ve içki içme arzusunu göstermiş; genç kız da hemen içecek ve içecekle birlikte yenecek meyveler, badem, fındık, fıstık ve benzeri şeyler getirtmiş ve bunların hepsi altın ve kristalden yapılmış büyük bardaklara ve kaplara konulmuş bulunuyormuş.
     İkisi birlikte içmeye koyulmuşlar ve Abriza’nın başını sarhoşluk iyice döndürünceye kadar karşılıklı ikramda bulunmayı sürdürmüşler. Bunu gören Şah, cebinden bhank parçasını çıkarmış ve onu parmakları arasında gizlemiş; sonra bir bardak içki doldurarak yarısına kadar içmiş ve gizlice içine bhank parçasını kaydırıvermiş; bunu genç kıza sunarak ona, “Ey şahane genç kız, şu bardağı al ve benim hatırım için iç!” demiş.
     Abriza Ece de içine konulanı bilmeden bardağı alarak ve gülerek içmiş. İçmiş ama hemencecik de dünya gözünün önünde dönmeye başlamış ve ancak yatağına sığınacak zaman bulabilmiş, kendini tüm ağırlıyla sırtüstü yatağına atmış; kolları yanlarına ve bacakları ayrık biçimde uzanıvermiş. Yatağının biri başucunda, öteki ayak ucunda iki meşale yanmakta bulunuyormuş.
     Bunun üzerine Şah Ömer-ün-Neman, Abriza’ya yaklaşıp geniş şalvarın ipek uçkurunu çözmeye başlamış ve üzerinde hafif, ince bir gömlek kalasıya kadar onu soymuş; bu gömleğin ucunu da kaldırınca, altından kalçalarının arasında meşalelerin ışığı altında ayrıntılarıyla aydınlanmış, aklı ve ruhu bulandıran bir şey ortaya çıkmış. Ama Şah, yine de kendi giysi ve şalvarını çıkaracak zamana sahip olmak için kendini tutma gücünü bulabilmiş ve ancak o vakit, onu saran müthiş ateşi özgürce söndürme olanağını bulmuş; uzanan genç beden üzerine atılmış ve onun üzerini kapanmış. Ve olan bitenin ölçüsünü artık kim bilebilir! İşte genç Ece Abriza’nın bekâreti böylesine giderilip yok olmuş.
     Bu iş bir kez tamamlanınca, Şah Ömer-ün-Neman ayağa kalkıp yan odadaki Abriza’nın gözde kölesi sadık Mercane’yi bulmaya gitmiş ve ona, “Çabuk sana ihtiyacı olan hanımının yanına git!” demiş. Mercane de hemencecik hanımının yanına gitmiş ve onu sırtüstü yatmış ve perişan durumda, gömleği kaldırılmış, bacakları kana bulanmış ve yüzü sararmış olarak bulmuş.
     Mercane, göstereceği ilginin acele olduğunu anlamış ve hemen eline bir mendil alarak, hanımının saygıdeğer uzvunun üstüne bastırmış; sonra ikinci bir mendil alarak karnını ve bacaklarını özenle temizlemiş; sonra yüzünü, ellerini ve ayaklarını yıkamış ve gülsuları serpmiş; dudakları ve ağzını da portakal çiçeği suyuyla yıkamış.
     O sırada Abriza Ece aksırmış, sonra gözlerini açarak yattığı yerden kalkmış ve gözdesi Mercane’yi karşısında görmüş ve ona “Ey Mercane, bana ne oldu? Söyle bana! Neredeyse bayılacak gibiyim,” demiş. Mercane de onu sırtüstü uzanmış, bacaklarından kan sızar durumda bulduğunu anlatmak zorunda kalmış. Abriza, o zaman Şah Ömer-ün-Neman’ın kendi üzerinde arzularını doyurduğunu ve onarılmaz biçimde şeyini delip geçtiğini anlamış. Istırabı ve kederi öylesine ağır basmış ki, Mercane’ye dairesine hiç kimseyi sokmamasını emretmiş; ondan haber almaya gelecek Ömer-ün-Neman’a da, “Hanımım hasta, bu yüzden kimseyi görmek istemiyor!” demesini tembihlemiş.
     Şah Ömer-ün-Neman bu haberi alınca Abriza’ya her çeşit yiyecek ve içecekle dolu büyük tepsiler, meyve ve reçellerle dolu tabaklar ve kaymak ve tatlıyla dolu porselen kaseler taşıyan esireler göndermeye başlamış. Ancak o, bir gün karnının şişmeye başladığını ve gövdesinin ağırlaştığını görünceye, dolayısıyla hamile kaldığını anlayıncaya kadar dairesinde kapalı kalmaya devam etmiş.
     Bunu anlayınca kederi hatırı sayılır derecede artmış ve dünya gözünde daralmış; Mercane’nin teselli edici sözlerini de duymaz olmuş; sonra ona, “Ey Mercane, kendimi bu duruma sokmamın sorumlusu ben kendimim, çünkü anamı, babamı, ülkemi terk ederek kendimi felaketle karşı karşıya bıraktım! Şimdi kendimden de, yaşamdan da nefret ediyorum. Cesaretim tükendi, gücüm beni terk etti. Bekâretimle birlikte tüm dayanma gücümü de yitirdim; gebeliğim beni bir çocuğun vuruşuna bile dayanamayacak kadar güçsüz bırakıyor. Hatta bir savaş atının dizginine bile egemen olamam. Ben ki, Abriza, genç Abriza olarak bir zamanlar hırslıydım ve güçlüydüm. Bundan böyle ne yapmalı? Eğer bu sarayda doğum yaparsam, burada oturan ve benim bekâretimi ne şekilde yitirdiğimi bilen tüm Müslümanlar’ın maskarası olurum. Babamın yanına dönersem, ona hangi yüzle bakmaya cesaret ederim? Oh! Şairin şu sözleri ne kadar doğruymuş:
     Dostum! Şunu iyi bil ki, felakete uğrayınca, artık ne anan baban, ne ülken, ne de hoş karşılanacağın bir evin vardır!”
     Bunu duyan Mercane ona, “Ey efendim, ben ki senin kölenim ve her zaman senin emirlerine itaat edeceğim! Ne istiyorsan emret!” demiş. O da, “Öyleyse ey Mercane, iyi dinle! Hiç kimse kuşkulanmadan benim saraydan çıkıp gitmem ve her şeye karşın babamla anamın yanına dönmem kesinlikle zorunlu! Çünkü ey Mercane, eğer bir ceset kokuşmuşsa, onunla yakınları ilgilenmelidir ve ben artık yaşamını tüketmiş bir ölüden başka bir şey değilim. Gerisi Allah’ın bileceği iştir!” demiş. Mercane de ona, “Ey sevgili ecem, galiba senin yapmak istediğin en doğru olandır!” diye yanıt vermiş ve o andan başlayarak gizli gizli yolculuk hazırlıkları yapmaya başlamışlar. Ama uygun bir firsat gözleyerek sabrediyorlarmış.
     Bu fırsat da, Şah’ın ava, Şarkân’ın da asker güçlerinin bulunduğu imparatorluk sınırlarını yoklamaya gitmeleri dolayısıyla çok geçmeden ortaya çıkmış. Ama bunca gecikmeyi göze almalarından dolayı doğum zamanı iyice yaklaşmış ve Abriza, Mercane’ye, “Bu gece hemen yola çıkmamız gerek! Ama bahtın alnıma yazdığı yazıya karşı çıkılır mı? Üç ya da dört gün sonra doğum yapacağım. Böyle de olsa yola çıkalım; çünkü sarayda doğum yapmaktansa, başka her şeyi yeğlerim. Böyle olunca, bizi yolculuğumuzda gözetecek bir erkek bulmamız gerekiyor; çünkü artık en hafif silahı bile taşıyacak gücüm yok!” demiş.
     Mercane de, “Vallahi! Ey efendim, bize yoldaşlık edip savunabilecek bir tek kişi tanıyorum, o da zenci Ağlayık’tır; çünkü kendisini birçok kez minnettar bıraktım, kendisine birçok kez lütufta bulundum, dahası bana bir zamanlar haydut ve yolkesen olduğunu anlattı; kendisi saray kapıcılarından biri olduğundan onu gidip bulabilir ve ona altın vererek ülkemize ulaştığımızda Kayseriyye’nin en güzel kızı ile onu evlendireceğimizi söylerim!” demiş.
     Bunu duyan Abriza, ona, “Ey Mercane, ona sen bir şey söyleme, onu buraya getir, ben konuşayım!” demiş.
     Bunun üzerine Mercane, gidip zenciyi bulmuş ve ona, “Ey Ağlayık! İşte bahtının açıldığı gün sonunda geldi. Ama bunun için sana hanımım ne söylerse yerine getirmen gerek! Haydi gel!” demiş. Onu elinden tutup Abriza Ece’nin yanına getirmiş.
     Zenci Ağlayık, genç kadını görünce, ilerleyip elini öpmüş. Ama kadın zenciyi görünce, gönlünün onu ittiğini duyumsamış, görünüşü hiç hoşuna gitmemiş; bununla birlikte, kendi kendine; “İhtiyaç duymanın zorunlukları vardır!” diye düşünmüş ve duyduğu tüm dehşete karşın ona, “Ey Ağlayık, yardımımıza gelerek zamanın ve bahtsızlığın darbelerine karşı bizi savunsan kendini suçlu bulur musun? Ve sana sırrımı açarsam, onu kimseye açmayacak kadar ağzı sıkı davranabilir misin?” demiş.
     Abriza’yı ilk görüşte yüreğinin tutuştuğunu duyumsayan zenci Ağlayık, bu sözleri işitince ona, “Ey efendim, bana ne emredersen yaparım!” demiş. Abriza da ona, “Bu durumda, senden hemen eşyalarımızı taşımak üzere iki katır, bizim için de iki at hazırlamanı ve bizi, beni ve esirem Mercane’yi buradan çıkartmanı istiyorum. Ben de sana, üçümüz birlikte ülkemize ulaşınca, seni Rum kızlarından kendi seçeceğin en güzeli ile evlendirmeyi vaat ediyorum. Ayrıca sana altınlar vererek seni servete boğacağım! Eğer yeniden ülkene dönmek istersen, seni ödüllerle geri göndeririz!” demiş.
     Bu sözleri duyan zenci Ağlayık’ın içi içine sığmaz olmuş ve “Ey efendim, sizin ikinize de iki gözümle hizmet edeceğim. Kuşkusuz sizinle birlikte gideceğim. Ve şimdi hemen gidip binek hayvanlarını ve diğer gerekli şeyleri hazırlayacağım!” diye haykırmış. Sonra kendi kendine “Bu ne ganimet, bu ne talihtir! Kuşkusuz bu iki ay parçasının etinden nasiplenip keyfime bakacağım! İçlerinden biri beni reddedecek olursa, onu öldürürüm! Tüm zenginlikleri de benim olur!” diye düşünerek dışarı çıkmış. Ve bu düşüncesinde kararlı olarak gerekli tüm hazırlıkları yapmış ve üçü birden kimse farkına varmadan ve Abriza Ece’nin durumuna karşın yola çıkabilmişler.
     Ama Abriza Ece, çocuğa yüklü olmanın verdiği ağrıyla dördüncü gün yolculuğu bırakmak zorunda kalmış ve daha fazla dayanma gücü olmadığından zenciye, “Ey Ağlayık, attan inmeme yardım et, çünkü ağrılarım dayanılmaz oldu, galiba doğuracağım!” demiş. Mercane’ye de “Ey Mercane, sen de attan in! Yanıma gelerek doğumuma yardım et!” demiş.
     Ama bir kez, üçü de attan inince, zenci Ağlayık, Ece’nin çekiciliğine kapılarak son derece tahrik edilmiş duruma gelmiş ve cinsel organı dehşet verecek biçimde dikilerek giysisini kabartmış. Artık kendisine egemen olamayarak onu meydana çıkarıp dehşet ve nefretten bayılmak üzere olan kadına doğru yaklaşmış ve ona, “Ey efendim, lütfen bana izin ver, sana yakın olayım!” demiş.

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini fark etmiş ve yavaşça susarak öykü anlatmayı ertesi geceye bırakmış.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir