Üç Kardeş
Üç Kardeş

Üç Kardeş

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Zamanın birinde bir kasabada iki kardeş varmış. Bunlardan büyük olanın üç oğlu, küçük olanın da bir kızı varmış. Büyük kardeş ölürken bu üç oğlunu amcalarına emanet etmiş.
     Aradan yıllar geçmiş; kız da oğlanlar da büyümüş. Bu üç oğlan, birbirlerinden habersiz amcalarına gitmiş, kızını ondan istemişler.
     Bir gün amcaları bu üç oğlanı yanına çağırmış;
– Sizin hepinizi de çok severim. Size altı ay mühlet veriyorum. Hanginiz, altı ay sonunda en iyi işi yaparsa, kızımı ona vereceğim, demiş.
     Üç kardeş, amcalarının dediklerine razı olmuşlar. Hazırlık yapmış, yola düşmüşler. Gide gide yolları bir göle düşmüş. Burada yol üçe ayrılıyormuş. Birinci yolun ayrımında; “Gidip gelinen yol”, ikinci yol ayrımında ise; “Gidip gelinmesi meçhul yol”, üçüncü yolun ayrımında da “Gidilip gelinmeyen yol” levhaları varmış.
     Bu üç kardeş;
– Mühlete beş gün kala burada buluşalım, deyip ayrılmışlar.
     Büyük kardeş, gidilip gelinen yola gitmiş. Epey yürüdükten sonra bir kasabaya varmış. Burada satılan bir aynaya gözü takılmış. İnsan bu aynaya baktığı zaman sevdiğini görüyormuş. Büyük kardeş bundan çok hoşlanmış; bu aynadan bir tane alarak geri dönmüş.
     Ortanca kardeş ise; gidilip gelinmesi meçhul yola girmiş. Yürümüş yürümüş; sonunda yorgun argın bir kasabaya varmış. Orada da çok çabuk uçarak yol alan bir halı görmüş. O da bu halıyı almış, geri dönmüş.
     Küçük kardeş de gidilip gelinemeyen yola girmiş. Aç susuz bu yolda gitmiş de gitmiş… Derken yanından gölge gibi şeyin geçtiğini fark etmiş. Onu tutar tutmaz yanında bir dev peydah olmuş.
     Dev oğlana;
– Dile benden ne dilersen! Artık ben senin emrindeyim, demiş.
     Küçük kardeş hem korkmuş hem de ürpermiş:
– Madem öyle beni buraya en yakın bir kasabaya ulaştır, demiş.
     Dev;
– Yum gözünü, demiş. İki saniye sonra dev;
– Aç gözünü, demiş.
     Küçük kardeş gözünü açmış bakmış ki, bir kasabadaymış. Orayı epeyce dolaştıktan sonra bir elmacıya rastlamış. Bu elmalar yenildiği zaman insan ölümsüzleşiyormuş. Bu elmacıdan bir tane elma almış.
     Hemen deve dönmüş;
– Beni bu yolun başındaki göle götür, demiş.
     Bu sırada öbür iki kardeş de gölün başında buluşmuş, bunun gelmesini bekliyormuş. Fakat kardeşlerinin geri geleceğini düşünemiyorlarmış. Tam gidecekleri sırada küçük kardeşleri aniden yanlarında olmuş. Hepsi bir araya gelince biraz oturmuş, sohbet etmişler. Herkes başından geçeni anlatmış. İlk önce büyük kardeşin getirdiği aynaya bakmışlar. Bir de ne görsünler? Amcalarının kızı ölümcül bir halde hasta yatıyor… “Arada dört beş günlük yol var. Nasıl ederiz, nasıl gideriz?” diye düşünürken ortanca kardeşin getirdiği halı akıllarına gelmiş.
     Ortanca kardeş;
– Çabuk bu halıya oturun, hemen gidelim, demiş.
     Üçü de halıya oturunca halı çabucak havalanmış. Uçmuş uçmuş… İki saat sonra amcalarının evine varmışlar, içeri girmişler. Kız, ölüm döşeğinde, uzanmış yatıyormuş…
     Küçük kardeş cebinden elmayı çıkarmış, kıza uzatmış;
– Al bu elmayı ye! Hemen iyileşirsin, demiş.
     Kız elmadan yemiş. Biraz sonra ayağa kalkmış. Daha sonra da iyice dinçleşmiş.
     Aradan biraz zaman geçmiş. Amcaları eve gelmiş. Bunları evde görünce çok sevinmiş. O arada kızını da görmüş. Onu iyileşmiş, dinçleşmiş görünce hayrete düşmüş.
     Yeğenlerine sormuş;
– Nasıl oldu da kızımı bu kadar kısa bir zamanda iyileştirdiniz?
     Üç kardeş de olup biteni anlatmışlar.
     Büyük kardeş;
–  Aynamla kızın durumunu göstermeseydim, biz gelinceye kadar ölecekti, demiş.
     Ortanca kardeş;
– Halım, bizi çabucak getirmeseydi, kız ölürdü, demiş.
     Küçük olan ise;
– Elmamı yedirmeseydim, kız iyileşmezdi, ölürdü, demiş.
     Amcaları bu durum karşısında şaşırmış. Bir türlü kızı kime vereceğini söyleyememiş.
     Üç gün düşündükten sonra yeğenlerini çağırmış. Büyük olana;
– Siz halıyı, aynayı satarak para kazanabilirsiniz. Fakat küçük kardeşinizin elması yenmiştir; parasını alamaz. O halde kızımı küçük yeğenime veriyorum, demiş.
     Kızın gönlü de zaten küçük oğlandaymış. Küçük kardeşlerinin kızla evlenmesini haklı gören ağabeyleri ses çıkarmamışlar. Küçük kardeşleri ve hanımıyla birlikte mutlu bir hayat yaşamışlar.
     Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir