Fakat Elli Üçüncü Gece Olunca
Fakat Elli Üçüncü Gece Olunca

Fakat Elli Üçüncü Gece Olunca

     Söze başlamış:

     İşittim ki, ey bahtı güzel şahım, Kral Hardobyos, hemen İslam bilginlerinin ve göğsü dolgun ve bekâretlerine dokunulmamış genç kızların bulunması için emir vermiş. Bulunan bilginleri ağırlayıp armağanlar vermiş ve onları büyük bir iyimserlikle kabul etmiş. Sonra da birer birer seçilmiş güzel genç kızları onlara teslim etmiş ve onlara bu genç kızlara büyük bir itinayla İslam eğitimi vermelerini önermiş. Aydın bilginler buna itaat etmiş ve kralın kendilerine yaptığı öneriyi aynen yerine getirmişler. Kral Hardobyos’un durumu böyle imiş.
     Ömer-ün-Neman’a gelince, avdan döndüğü ve sarayına girip Abriza’nın kaçışını ve kaybolduğunu öğrendiği zaman buna çok üzülmüş ve “Kimsenin haberi olmadan sarayımdan bir kadın nasıl çıkabilir? Eğer ülkem de sarayım gibi korunmuyorsa, gerçekten kaybımız hepimiz için yeri doldurulamaz boyutlara ulaşır. Bir başka sefer ava gittiğimde kapılarını iyice korumam gerek!” diye haykırmış.
     Şah bu konuşmayı yaparken Şarkân da görevden dönmüş ve yanına geldiği babasından Abriza’nın ortadan yok olduğunu öğrenmiş. Şarkân da o günden sonra, babasının sarayını görmeye tahammül edemediği kadar, küçük Nüzhet-üz-Zaman ve küçük Dav-ül-Mekân’ın Şah’ın büyük ilgi gösterdiği varlıklar oluşuna da dayanamamış. Gün geçtikte kederi artmış ve öyle bir dereceyi bulmuş ki, Şah ona “Yüzün sararıp bedenin böyle zayıfladığına göre, senin neyin var oğlum?” diye sormuş. Şarkân da ona, “Ey pederim, çeşitli nedenlerden ötürü bu sarayda oturmam çekilmez hale geldi. Bu nedenle senden bir lütuf olarak, geri kalan günlerimi gidip geçireceğim Bağdat’tan uzak bulunan bir kente beni vali tayin etmeni rica ediyorum!” demiş. Sonra da usta şairlerden birinin şu dizelerini okumuş:
     Bence, uzaklaşıp gitmek, oturmaktan daha hoş olur; böylece yitirdiğim tatlı dostu bana hatırlatacak şeyleri gözlerim görmeyecek ve kulaklarım işitmeyecektir.
     Bunu duyan Şah Ömer-ün-Neman, oğlu Şarkân’ın derdinin nedenlerini anlamış ve onu teselli etmeye çalışarak ona, “Ey çocuğum. İstediğin yerine getirilecektir! Ve imparatorluğun en önemli eyaleti Şam olduğundan, seni şu andan başlayarak Şam’a vali tayin ediyorum,” demiş. Ve hemen saray katiplerini ve ülkesinin tüm önemli kişilerini çağırtarak onların huzurunda, Şarkân’ı Şam eyaletine vali tayin etmiş. Tayin kararnamesi oracıkta yazılmış ve resmen ilan edilmiş; o da yola çıkmak üzere gerekli her hazırlığı yapmış, ana babasına ve son öğütlerini verdiği Vezir Dendan’a veda etmiş. Daha sonra, emirlerin, vezirlerin ve diğer ileri gelen kişilerin tebrik ve saygı gösterilerini kabul etmiş ve muhafızlarının başına geçerek Basra’ya ulaşıncaya kadar durmaksızın yolculuğunu sürdürmüş; kent halkı onu davul zurnalarla, zil ve çığırtmalarla karşılamış; onun uğruna kent süslenmiş ve aydınlatılmış ve halk biri sağda, biri solda iki sıra halinde büyük bir mevkii oluşturarak kente girinceye kadar ona öncülük etmiş. Şarkân’ın durumu böyleymiş.
     Şah Ömer-ün-Neman’a gelince, valilik yapmak üzere Şarkân’ın Şam’a ulaşmak için yola çıkmasından bir süre sonra, iki çocuğu Nüzhet ile Dav-ül-Mekân’ın bakımı ve eğitimi için görev almış bulunan bilginlerin ziyaretini kabul etmiş. Bu bilginler Şah’a, “Ey efendimiz, size çocuklarınızın öğrenim ve çalışmalarını tüm olarak bitirdiklerini bildirmeye gelmiş bulunuyoruz; artık onlar bilgeliğin ve nezaketin temel kurallarını, edebiyatı ve iyi davranış kuramlarını çok iyi biliyorlar,” demişler.
     Bu haberi alan Şah Ömer-ün-Neman’ın duyduğu neşe ve keyiften yüreği ferahlamış ve bilginlere şahane armağanlar vermiş. Ve özellikle şimdi on dört yaşını doldurmuş olan oğlu Dav-ül-Mekân’ın gerçekten gittikçe nasıl yakışıklı ve zarif olduğunu ve hayranlık verici ve güçlü bir erkek olduğunu, aynı zamanda dinsel uygulamalara pek bağlı olduğu kadar merhametli ve fakirleri koruyucu olduğunu ve dünyada en çok bilginler ve şairlerle düşüp kalkmayı ve fıkıh ve Kuran üstüne bilgili olan kimselerin topluluğunu aramayı yeğ tuttuğunu iyice anlamış. Bağdat’ın tüm halkı da onu seviyor ve Tanrı’dan onun hakkında kutsamalar diliyormuş.
     O sırada, Irak’ın dört yanından gelerek yıllık hac görevlerini tamamlayıp Medine’den, Allah’ın dua ve barışı üzerine olası Peygamber’in kabrini de ziyaret etmek için Mekke’ye gitmek isteyen hacıların Bağdat’a ulaştıkları bir vakitte bulunuluyormuş. Dav-ül-Mekân onların oluşturduğu kutsal kervanı görünce dindarlık duygusu canlanmış ve koşup babasını bularak ona, “Babacığım senden kutsal hac farizasını eda etmek üzere izin almaya geldim,” demiş. Ama Şah Ömer-ün-Neman onu bundan vazgeçirmeye çalışmış ve izin vermeyi reddederek ona, “Sen daha çok gençsin oğlum. Ama inşallah gelecek yıl, ben kendim de hacca gideceğim. Hiç kuşkun olmasın, seni de yanımda götürürüm!” demiş.
     Ama Dav-ül-Mekân, bu süreyi çok uzun bulmuş ve ikiz kız kardeşi Nüzhet’in yanına koşmuş ve onu ibadet ederken bulmuş. Onun ibadetini bitirmesini bekleyerek sonra kendisine, “Ey Nüzhet-üz-Zaman, hacca gitme ve Tanrı’nın dua ve barışı üzerine olası Peygamber’in kabrini ziyaret etme arzusuyla yanıp tutuşuyorum. Bunun için babamdan izin istedim; bunu benden esirgedi. Bu durumda, şimdi yanıma bir miktar para alıp gizlice, özellikle de babama haber vermeden, hacca gitmek niyetindeyim!” demiş.
     Bunu duyan Nüzhet-üz- Zaman da heyecanlanarak, “Allah senden razı olsun! Ama ne olursun beni de birlikte götür! Beni burada bırakma ve Tanrı’nın duası ve barışı üzerine olası Peygamber’in kabrini ziyaretten beni mahrum etme, ey kardeşim!” diye haykırmış. O da kız kardeşine “Peki, öyle olsun! Gece olunca, gel beni bul! Ve de özellikle kim olursa olsun, hiç kimseye bundan söz etme!” demiş.
     Böylece gece yarısında, Nüzhet, yatağından kalkıp tanınmamak için kendi yaşında ve boyunda olan kardeşinin kendisine vermiş olduğu erkek giysileriyle donanarak ve yanına bir miktar para alarak çıkıp saray kapısına doğru yollanmış; orada, kardeşi Dav-ül-Mekân’ı bulmuş. Kendisini iki deveyle bekleyen Dav-ül-Mekân onu görünce, çökmüş develerden birine binmesi için ona yardımcı olmuş, kendisi de ötekinin üzerine binmiş ve ayağa kalkıp yola koyulan develer, gecenin lütfu sayesinde hiç kimse onların farkına varmadan hacıların kafilesine katılmışlar ve Iraklılar’dan oluşan tüm kervan Mekke yoluna düşerek Bağdat’tan ayrılmış. Ve Allah onlara güvenlik nasip ettiğinden, hepsi birlikte selametle kutsal Mekke’ye ulaşmışlar.
     Orada Dav-ül-Mekân ve Nüzhet, Arafat Dağı’na ulaşarak ve merasim gereğince kutsal görevlerini tamamlayarak neşe dolmuşlar ve Kabe’yi de tavaf ederek mutluluklarını bütünlemişler. Ama Mekke’yi ziyaretle yetinmeyip dinsel bağlılıklarını Tanrı’nın duası ve barışı üzerine olası Peygamber’in Medine’deki kabrini ziyaret etmek istemişler.
     Bunun üzerine, hacıların ülkelerine dönüşü söz konusu olduğunda, Dav-ül-Mekân, Nüzhet’e, “Ey kardeşim, şimdi, Tanrı’nın dostu İbrahim’in kutsal kenti, Yahudi ve Hristiyanlar’ın Jerusalem adını verdikleri Kudüs kentini de ziyaret etmek istiyorum,” demiş. Nüzhet de “Ben de!” demiş.
     Bunun üzerine, bu konuda tam bir uyuma vardıktan sonra, İbrahim’in kutsal kentine doğru yola çıkmakta olan küçük bir kervana katılmışlar. Oldukça zorlu bir yolculuktan sonra, sonunda Kudüs’e ulaşmışlar; fakat yolda, Dav-ül-Mekân ve Nüzhet üşüterek ateşli bir hastalığa kapılmışlar. Kız birkaç gün içinde iyileşmiş, fakat Dav-ül-Mekân’ın hastalığı sürmüş ve durum gittikçe ağırlaşmış. Böyle olunca Kudüs’te hanlardan birinde bir oda kiralamışlar ve Dav-ül-Mekân hastalığın pençesinde kıvranarak bir köşede yatıp kalmış ve bu hastalık öylesine ağır biçimde sürüp gitmiş ki, Dav-ül- Mekân sonunda tüm bilincini yitirmiş ve sayıklama durumuna gelmiş. Ve iyi yürekli Nüzhet, kendisini teselli edecek ve yardımına koşacak kimseyi bulamadığı yabancı bir ülkede böylece tek başına kaldığı için çok kuşkulu ve çok dertli olduğu halde, onu bir an bile terk etmemiş.
     Hastalık henüz uzaklaşmadığı ve epeyce bir zamandan beri süregeldiğinden, Nüzhet, son kaynaklarını da tüketmiş bulunuyormuş. Ve elinde tek bir dirhem bile yokmuş. Bunun üzerine handa gezginlere ayak hizmetleri gören çocuğa, kendine ait giysilerinden birini vererek, kendisine bir miktar para getirmesi için onu çarşıdaki tellallara göndermiş.
     Handaki hizmetçi de onun istediği şekilde görevini yerine getirmiş. Nüzhet kardeşine bakabilmek için, her gün bir eşyasını satarak bu yoldaki davranışını sürdürmüş ve en sonunda, varlık olarak büründüğü eski giysilerinden ve kendisi ve kardeşinin yatak gibi kullandıkları eski bir hasırdan başka bir şey kalmamış. Bunun üzerine zavallı Nüzhet, bu denli yoksulluktan dolayı sessizce ağlamaya başlamış.
     Ama o akşam, Allah’ın iradesiyle Dav-ül-Mekân kendine gelmiş ve biraz daha iyileştiğini duyumsamış ve kız kardeşine dönerek, ona, “Ey Nüzhet! Gücümün yeniden yerine geldiğini hissediyorum ve bir kuzu şiş kebabı yiyecek kadar da iştahlıyım,” demiş. Nüzhet de ona “Vallahi! Ey kardeşim, et satın almanın yolu nasıl olacak? Gidip hayır sahibi kişilerden sadaka dilenmeyi bir türlü göze alamıyorum. Ama merak etme, yarın gidip zengin ve hatırlı kimselerin yanında hizmetçilik yaparım. Böylece gerekli parayı kazanırım ve bunu yaparken de beni kaygılandıran tek şey, seni bütün gün tek başına bırakacağımdır. Ama başka yolu var mı? Ey kardeşim, Yüce Tanrı’dan başka kuvvet ve güç yoktur! Ve ancak o, bizi ülkemize geri gönderebilir!” demiş. Ve Nüzhet, bu sözleri söyledikten sonra hıçkırıklarla ağlamaktan kendini alamamış.
     Böylece ertesi gün, şafak vakti, Nüzhet yataktan kalkmış ve başını handaki iyi yürekli bir devecinin kendilerine verdiği deve tüyünden eski bir kumaş parçasıyla örterek ve kardeşinin başını öperek ve gözyaşları içinde boynuna sarılarak tam olarak nereye gideceğini bilmeksizin ağlayarak hanı terk etmiş.
     Ve bütün gün Dav-ül-Mekân kız kardeşinin dönmesini beklemiş, ama gece olmuş Nüzhet geri dönmemiş; kardeşi bütün gece gözlerini kırpmadan beklemeyi sürdürmüş, ama Nüzhet yine gelmemiş. Bunun üzerine Dav-ül-Mekân kız kardeşi için büyük bir korkuya kapılmış; yüreği titremeye başlamış; dahası, iki gün hiçbir şey yemeden orada öylece kalakalmış.
     Bunun üzerine küçük odanın kapısına kadar sürünerek gelmiş ve hanın hizmetkârına seslenmiş ve sonunda ona sesini duyurabilmiş; Dav-ül-Mekân ondan kendisine çarşıya ulaşıncaya kadar yardım etmesini rica etmiş. Bunun üzerine çocuk onu omuzlarına almış, çarşıya kadar götürerek harap bir dükkânın kapalı kapısı önüne bırakarak oradan ayrılmış.
     Onu gören tüm yoldan geçenler ve çarşı esnafı yöresine toplanmışlar ve onu böyle aciz ve zayıf durumda görünce, ona üzülüp acıyarak hayıflanmışlar. Dav-ül-Mekân da konuşma gücü bulamayarak aç olduğunu onlara işaretle anlatmış.
     Bunun üzerine çarşı esnafına baş vurarak bakır bir tas içinde onun için aralarında para toplamışlar ve ona hemen yiyecek bir şeyler satın almışlar. Topladıkları para otuz dirhemi bulduğundan, geri kalan kısmını hastanın yararına ne tarzda kullanabileceklerini tartışmışlar. Aralarında bulunan çarşının saygın kişilerinden biri onlara, “En iyisi bu zavallı genç için bir deve kiralamak ve onu, Halife’nin hayırlı düşüncesiyle kurulan hastaneye konulmak üzere Şam’a göndermektir. Çünkü, burada sokakta, bakımsız kalarak öleceği kuşkusuz!,” demiş. Bu görüşe herkes katılmış, ama gece bastırdığından, sorunun çözümünü ertesi güne ertelemişler ve Dav-ül-Mekân’ı bir yana bırakarak elinin ulaşabileceği bir yere bir testi ile yiyecek bir şeyler koymuşlar. Ve çarşının kapanması dolayısıyla herkes, hasta genç adamın bahtına çok acıyarak kendi evine gitmiş. Ve Dav-ül-Mekân, kardeşi Nüzhet’e ne olduğunu da merak ederek gözünü kırpmadan bütün geceyi geçirmiş; yorgun ve aç olduğu halde yiyeceğe içeceğe pek elini sürememiş.
     Böylece, ertesi gün, çarşının namuslu esnafı, bir deve kiralayarak sürücüsüne, “Ey deveci, bu hastayı devene bindirecek ve onu Şam’a götürüp hastaneye yatıracaksın ki iyileşebilsin!” demişler. Deveci de onlara, “Başım üstüne, efendiler!” yanıtını vermiş. Ama alçak herif, kendi kendine de “Kudüs’ten Şam’a ölmek üzere bulunan biri nasıl taşınır?” diyormuş.
     Deveyi ıhtırıp yere oturtmuş ve hastayı hamuduna yerleştirmiş ve çarşı esnafının hayır dualarını alıp yularını çekerek devesini dehlemiş; deve de kalkıp yola koyulmuş. Ama birkaç cadde geçer geçmez, deveyi durdurmuş ve bir hamamın önüne gelmiş bulunduklarından yöresinin farkında olmayan Dav-ül-Mekân’ı hamamı ısıtmak üzere yığılmış bulunan odunların üzerine bırakmış ve hemencecik çekip gitmiş.
     Böylece hamamın külhancısı şafak vakti gelip işine koyulacakken, kapının önünde sırtüstü ve kıpırdamadan yatan Dav-ül-Mekân’ı görünce, onu ölü sanmış ve kendi kendine “Bu cesedi, götürüp gömeceğine kim böyle hamamın önüne atıvermiş?” demiş. Ve tam cesedi alıp kapının önünden taşımak üzereyken Dav-ül-Mekân bir hareket yapmış. Bunu gören külhancı, “Burada ölü falan yok, hiç kuşkusuz bir esrarkeş bu! Geceleyin gelip benim odun yığınımın üstüne atmış kendini!” diye haykırmış ve “Hey sarhoş esrarcı! Kalk bakalım!” diye seslenmiş. Sonra eğilip yeniden aynı şeyleri yüzüne haykıracakken, onun daha yüzünde tüy bitmemiş ve çehresinden geçirdiği hastalığın verdiği zayıflık ve çöküntüye karşın büyük bir seçkinlik ve güzellik taşan genç bir adam olduğunu anlamış. Bunu gören külhancı büyük bir acıma hissine kapılmış ve “Allah’tan başka güç ve kudret yoktur! İşte hasta ve garip bir genç adam olduğunu irkilmeden söyleyebileceğim birisi! Oysa Tanrı’nın duası ve barışı üzerine olası Peygamberimiz, bize, acele karar vermekten sakınmamızı ve garip yabancılara karşı merhametli ve koruyucu olmamızı tavsiye eder!” diye haykırmış ve hamam külhancısı, bir an bile kararsızlık göstermeden, genç adamı omuzlarına almış ve evine dönmüş ve karısını görerek onu kendisiyle ilgilenmek üzere, kadının ellerine teslim etmiş.
     Bunun üzerine külhancının karısı yere bir halı sermiş, onun üzerine yepyeni ve temiz bir yastık koymuş ve hasta konuğu yavaşça yatırmış. Sonra mutfağa koşup ateş yakmış ve su ısıtmış; sonra dönüp genç adamın ellerini, ayaklarını ve yüzünü yıkamış. Kendi bakımından külhancı da çarşıya gidip gül suyu ve şeker satın almış ve dönüp genç adamın yüzüne gül suyu serpmiş ve şeker karıp gül suyuyla kokulandırdığı şerbeti içirmiş. Sonra büyücek bir sandıktan yasemin çiçeği kokan tertemiz bir gömlek çıkarmış ve onu kendi eliyle bedenine giydirmiş. Bütün bunlar yapılıp bitince Dav-ül-Mekân, bedenine bir ferahlığın yayıldığını ve tatlı bir meltem esmişçesine onu canlandırdığını hissetmiş.

     Anlatısının burasında Şehrazat şafak söktüğünü görmüş ve yavaşça sesini kesmiş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir