Padişah ve Üç Oğlu
Padişah ve Üç Oğlu

Padişah ve Üç Oğlu

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Çok eski zamanlarda uzak memleketlerin birinde bir padişah ve üç oğlu yaşarmış. Bu Padişah’ın sarayının avlusunda bir elma ağacı varmış. Bu ağaçta üçten fazla elma olmazmış. Bu elmaları da dev gelir yermiş.
     Bir gün Padişah hastalanmış. O devrin Lokman Hekimi bile Padişah’ın derdine derman bulamamış. Yalnız ülkenin bir falcısı varmış; bahçedeki elmadan yerse, Padişah’ın iyi olacağını, söylemiş.
     Bunun üzerine önce Padişah’ın büyük oğlu elma ağcının altında nöbet tutmuş. Fakat gece yarısı uykusu gelmiş, ağacın altında uyumuş. O uyuyunca da dev gelmiş, elmayı alıp gitmiş. Sabah olmuş, Padişah’ın oğlu kalkmış ki, ağaçtaki elmanın biri yok…
     Ertesi gün sıra ortanca oğlana gelmiş. Onun da gece yarısı abisi gibi uykusu gelmiş, uyumuş. Sabah kalkınca bakmış ki, elmanın biri daha gitmiş. Artık Padişah umudunu kesmiş. En küçük oğlu;
– Babacığım, bugün nöbet sırası bende, demiş.
     Fakat Padişah bu oğlundan da umutsuzmuş. Gönlü kırılmasın diye isteğini kabul etmiş.
     Küçük oğlan babasından bir okka tuz istemiş. Tuzu almış, ağacın dibine gelmiş. Gece yarısı uykusu gelince elini kesmiş, kestiği yere de tuz basmış. Yaranın sızısından bir türlü uyuyamamış. O sırada dev elmayı almaya gelmiş. Oğlan kılıcını çekmiş, devi yaralamış. Dev de elmayı almadan gitmiş.
     Sabah olunca oğlan elmayı almış, babasına getirmiş. Babası elmayı yemiş, yine eski sıhhatine kavuşmuş. Fakat ağabeyleri bunu çekememişler. Onu öldürmek için, devi de öldürmesi gerektiğini söylemişler. Kan izlerini sürerek hep beraber bir kuyunun başına gelmişler. Sırayla kuyuya inmişler. Büyük ve ortanca kardeş bir bahane uydurarak kuyudan çıkmışlar. Küçük oğlan;
– Ben yandım desem de, üşüdüm desem de beni kuyuya sallayın, demiş.
     Oğlan kuyuya inmiş. Büyük bir kapıdan içeri girmiş, karşısına üç tane kapı çıkmış. Birinci kapıyı açmış ki; altın tepsi içinde tazı tavşanı kovalıyor, ikinci kapıyı açtığında; fındık kabuğu içinde bir elbise… Üçüncü kapıyı açtığında da dev ile üç kız…
     Kızlar oğlana;
–  İnsanoğlu, buraya nasıl geldin? Çabuk buradan git! Dev bugün yaralı geldi, seni yer, demişler. Oğlan da;
– Ben sizi kurtarmaya geldim, demiş.
     Demesiyle de elindeki kılıcı devin boynuna vurmuş, devin kafasını gövdesinden ayırmış. Dev;
– İnsanoğlu, bir daha vur, demiş. Oğlan da;
– Ben anamdan bir kere doğdum, daha vurmam, demiş.
     Kızları alarak kuyunun dibine gelmiş. Kardeşlerine bağırmış, ipi çekmelerini söylemiş. İlk önce büyük kız yukarı çıkmış. Arkasından, ortanca kız dışarı çıkmış. Sıra küçük kıza gelince kız, saçından iki tel koparıp oğlana vermiş;
– Darda kalırsan bunları birbirine sürt! O zaman iki koyun çıkar; birisi ak, birisi kara… Bunlardan ak koyuna binersen aydınlık dünyaya çıkarsın, kara koyuna binersen yedi kat yerin dibine gidersin, demiş.
     Küçük kız da dışarı çıkmış. Sıra oğlana gelmiş. Oğlan kuyunun yarısına gelince ağabeyleri ipi kesmişler. Tekrar kuyuya düşmüş. Düşer düşmez de şaşırmış. Aklına, kızın verdiği iki tel saç gelmiş. Kızın verdiği saçları birbirine sürtünce iki tane koyun gelmiş. Oğlan yanlışlıkla kara koyuna binmiş. Kara koyun, onu yedi kat yerin dibine götürmüş. Burada hangi eve misafir olmak istemişse de kimse kabul etmemiş. En sonunda bir evin kapısını çalmış. Kapıya yaşlı bir kadın çıkmış. Ona bir kese altın vermiş, kendisini misafir etmesini söylemiş. Kadın, oğlanı içeri almış. Biraz dinlendikten sonra kadından su istemiş.
     İhtiyar kadın;
– Buralarda su akmıyor oğlum. Ben ihtiyarım dolduramıyorum. Burada suyun başını bir dev tutmuştur. Ona her gün bir kurban veririz. O kurbanını yeyinceye kadar bizler suyumuzu doldururuz. Bugün de sıra Padişah’ın kızında… Onu yiyecek. Kim kurtarırsa, Padişah onu mükâfatlandıracak, demiş.
     Bunun üzerine oğlan evden çıkmış, suyun başına gelmiş. Padişah’ın kızı da suyun başındaymış. Biraz sonra dev gelmiş. Kendi kendine; “Bugün de nasibim çift çıkmış,” diye sevinmiş. Tam Padişah’ın kızını yiyeceği sırada oğlan kılıcını çekmiş, devi bir vuruşta yere sermiş. Padişah’ın kızı hemen yere eğilmiş, parmağını devin kanına batırmış, oğlanın alnına sürmüş. O anda, bütün sular da akmaya başlamış. Oğlan oradan ayrılmış, eve gelmiş.
     İhtiyar kadının olan bitenden haberi olmadığı için;
– Oğlum, bu gün yiğit bir çocuk devi öldürmüş. Padişah o çocuğu mükâfatlandıracak, sen de git! Belki talih kuşu sana konar, demiş.
     Oğlan, kadını kırmak istememiş. Kalabalığın arasına dalmış, sarayın avlusuna girmiş. Padişah ile kızı, devi öldüren yiğidi arıyorlarmış. Sıra oğlanın tarafına gelmiş. Padişah’ın kızı oğlanı görünce tanımış. Babasına;
– Baba, işte beni kurtaran yiğit, demiş, oğlanı göstermiş. Padişah oğlana;
– Dile benden ne dilersen, demiş. Oğlan da;
– Sağlığını Padişah’ım, demiş. Padişah yine de;
– Bunu hazineye götürün, istediği kadar altın alsın, demiş.
     Oğlan hazineden yalnız bir kese altın almış. Onu da götürmüş, ihtiyar kadına vermiş. Sonra da ihtiyar kadından müsaade istemiş, oradan ayrılmış.
     Epey bir zaman yol gittikten sonra bir ağacın gölgesinde uykuya dalmış. Tam uykunun tatlı zamanı acı acı öten kuşların sesine uyanmış. Bir de bakmış ki; bir yılan ağaca tırmanıyor. Hemen kılıcını çekmiş, yılanı başından ikiye ayırmış.
     Oğlan tekrar uykuya dalmış. Tam o sırada kuşların anası olan Zümrüdüanka kuşu oğlana saldırmış. Yavru kuşlar feryat etmişler. Annelerine;
– Onu öldürme! Bizi o kurtardı, demişler.
     O zaman oğlan uyanmış. Başındaki kocaman kuşu görünce şaşırmış. Kuş oğlana;
– Dile benden ne dilersen, demiş. Oğlan da;
– Beni aydınlık dünyaya çıkarmanı dilerim, demiş. O zaman kuş;
– Bunu yaparım; ama ben çok ihtiyarım. Yine de kırk kilo et, kırk kilo şarap al, demiş.
     Oğlan Padişah’ın yanına gitmiş, kuşun istediklerini ondan istemiş. Padişah hepsini yerine getirmiş. Oğlan tekrar kuşun yanına gelmiş. Kuş;
– Ben “Gak!” dedikçe et, “Guk!” dedikçe de şarap vereceksin, demiş.
     Hazırlıklar tamam olmuş. Oğlan kuşun sırtına binmiş. Yol boyunca kuş ne dediyse yapmış. Bir zaman sonra, et bitmiş. Kuş et isteyince de oğlan bacağından bir parça et kesmiş, kuşa vermiş. Kuş, bunun insan eti olduğunu anlamış, bunu dilinin altında saklamış. Artık hiçbir şey istememiş. Işık dünyaya geldikleri zaman kuş oğlana;
– İşte istediğin oldu, hadi yürü bakalım, demiş.
     Oğlan yürürken topallamaya başlamış. O sırada kuş ağzındaki eti çıkarmış, oğlana vermiş. Oğlan da eti bacağına yapıştırmış, kuş da uçmuş gitmiş.
     Oğlan orada bir çobana rastlamış. Ondan bir koyun almış, kestirmiş. Etini çobana vermiş, karnını da temizleyip başına geçirmiş, keloğlan olmuş. Artık sıra iş bulmaya gelmiş. Babasının sarayında çalışmaya başlamış.
     O gün Padişah ülkenin kuyumcularına; “Altın tepsi üzerinde tazı tavşanı kovalıyor yapılacak!” diye emretmiş. Keloğlan bütün kuyumcuları gezmiş. Her nereye gitti ise, eli boş dönmüş. En sonunda bir kuyumcu dükkânına uğramış. Kuyumcuya;
– Usta beni çırak al, ben yaparım, demiş.
     Kuyumcu da; “Bunda bir iş vardır,” diye oğlanı işe almış.
     O gün bir de cirit yarışları varmış. Ciritte Padişah’ın büyük oğlu koşacakmış.
     Oğlan ustasına;
– Usta beni de ciride götür, demiş. Usta da;
– Senin ne işin var, sen dükkânı temizle, demiş.
     Bunlar gittikten sonra oğlan cebinden kızın verdiği iki tel saçı çıkarmış, birbirine sürtmüş. Birden bir Arap çıkmış. Arap oğlana;
– Dile benden dileğini, demiş. Oğlan;
–  Her şeyi al olan bir atla, altın tepsi üstünde tazı tavşanı kovalasın istiyorum, dileğim budur, demiş.
     Oğlanın bu isteği yerine gelmiş. Oğlan başındaki karnı çıkarmış, tanınmaz bir hale gelmiş. Arap’ın getirdiği al ata binmiş, cirit yerine varmış. Cirit başlamış. Oğlan birinci turu tamamladıktan sonra atıyla Padişah’ın büyük oğlunu öldürmüş, ortadan kaybolmuş. Tekrar dükkâna gelmiş, eski haline dönmüş. Az sonra ustası gelmiş. Ustasına;
– İşte usta, altın tepsi üstünde tazı tavşanı kovalıyor yaptım. Ciritten ne haber, demiş. Ustası da;
– Keloğlan hiç sorma! Bir çocuk atıyla Padişah’ın büyük oğlunu öldürdü, demiş.
     Oğlan;
– Peki usta, bana müsaade, demiş. Ustası;
–  Doğrusu böyle çalışkan bir çocuğu bırakmak istemem. Ama ister burada kal, istersen git, demiş.
     Oğlan oradan ayrılmış. Padişah o gün de terzilere; “fındık kabuğu içinde elbise…” yapılmasını emretmiş. Oğlan bunu duyunca terzinin birinin yanına gitmiş:
– Usta beni çırak al, demiş. Terzi de;
– Git be! Kel kafanla mı uğraşayım ben senin, demiş.
     Oğlan başka bir terziye gitmiş yalvarmış. Terzi;
– Bunda bir iş vardır, diye oğlanı işe almış. Keloğlana;
– Ben ciride gidiyorum. Ben ciritte iken buraları temizle, demiş. Oğlan;
– Usta beni de götür, demiş. Ustası da;
– Sen işini gör, cirit senin neyine? At, bir yerine vurur, demiş.
     Terzi çıkıp gitmiş. Oğlan yine iki tel saçı çıkarmış, sürtmüş. Arap gelmiş;
– Dile benden ne dilersen, demiş.
     Oğlan bu sefer de her şeyi beyaz olan bir at ile fındık kabuğunda bir elbise istemiş. Bunlar yerine geldikten sonra oğlan cirit oynanan yere gelmiş. Cirit başlayınca, birinci tur tamamlanacak iken bu sefer de ortanca kardeşini öldürmüş.
     Bu kez oğlan olduğu yerde durmuş. Padişah;
– Yakalayın şunu, diye emretmiş.
     Hemen oğlanı yakalayıp Padişah’ın huzuruna getirmişler. Padişah idam sehpasını hazırlatmış. Oğlana;
– Ölmeden evvel bir arzun var mı, diye sormuş.
     Bunun üzerine oğlan, başından geçenleri bir bir anlatmış. Hem Padişah, hem de kurtardığı kızlar bunun kim olduğunu öğrenmiş. Padişah, sevincinden düşüp bayılmış. Onu ayıltmışlar. Padişah, küçük kızla oğlunu evlendirmiş.
     Kırk gün kırk gece düğün yapmış, muratlarına ermişler.

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir