Ama Elli Dördüncü Gece Olunca
Ama Elli Dördüncü Gece Olunca

Ama Elli Dördüncü Gece Olunca

     Yeniden söze başlamış: 

     İşittim ki ey bahtı güzel şahım, Dav-ül-Mekân bir ferahlığın içine dolduğunu ve kendisini tatlı bir meltem esmişçesine canlandırdığını hissetmiş ve başını biraz kaldırarak yastıklara dayanabilmiş. Bunu görünce külhancı mutlulanmış ve “Onu sağlığına kavuşturan Tanrı’ya şükürler olsun! Sonsuz merhametine sığınarak bu genç adamın benim elimle şifa bulması için Yarabbi, sana ne çok yalvardım! ” diye haykırmış. Ve daha üç gün süreyle onun iyileşmesi için dua etmeyi sürdürmüş ve kendisine serinletici bitki özleri içirmiş, gül suları serpmiş ve en ince bakımı göstererek ilgilenmiş.
     Böylece yavaş yavaş Dav-ül-Mekân’ın bedenine güç gelmiş; sonunda gözünü ışığa açabilmiş ve rahatça soluk almaya başlamış. Ve kendini daha iyi hissettiği anda külhancı içeri girmiş ve onu canlı bir çehreyle keyfince oturur bulmuş ve ona, “Şimdi oğlum, kendini nasıl hissediyorsun?” diye sormuş.
     Dav-ül-Mekân da, “Kendimi sağlıklı ve güçlü buluyorum” yanıtını vermiş. Bunu duyan külhancı Tanrı’ya şükretmiş ve çarşıya koşarak orada bulduğu en iyisinden on piliç satın almış, dönerek bunları karısına vermiş ve ona “Ey amcamın kızı, işte sana on piliç getirdim. Bunlardan her gün ikisini, birini sabah, ötekini akşam, kesip bu çocuğa yedirmek gerek!” demiş.
     Ve külhancının karısı hemen ayağa kalkıp bir piliç boğazlamış ve kaynatmış; sonra bunu getirerek çocuğa yedirmiş, suyunu da içirmiş. Yemesi bitince, ellerini yıkasın diye sıcak su getirmiş. Bunun üzerine Dav-ül-Mekân yastıklara dayanarak sakince dinlenmiş; külhancının karısı da soğuk almasın diye onu iyice örtüp bastırmış. O da öylece ikindi oluncaya kadar uyumuş. Bunun üzerine külhancının karısı kalkmış, ikinci pilici de kaynatmış ve ona getirmiş; dikkatle parçalara ayırdıktan sonra, ona, “Ye çocuğum! Bu sana sağlık ve dirlik getirecek!” demiş.
     Ve çocuk pilici yerken, hamam külhancısı içeri girmiş ve karısının söylediklerini yerine getirmiş olduğunu görmüş. Genç çocuğun başucuna oturarak ona “Kendini nasıl hissediyorsun çocuğum?” diye sormuş. O da “Tanrı’ya şükürler olsun ki, gücüme ve sağlığıma kavuştum. Allah senden razı olsun ve seni ödüllendirsin!” diye yanıt vermiş. Külhancı da, bu sözleri duyunca, pek çok sevinmiş ve çarşıya gitmiş ve oradan menekşe şurubu ve gül suyu getirmiş ve bunları ona içirmiş.
     Oysa, külhancı hamamdan her gün ancak beş dirhem para kazanıyormuş ve bu beş dirhemden ikisini piliç, şeker, gül suyu, menekşe şerbeti almak için Dav-ül-Mekân’a harcıyormuş. Ve bu şekildeki harcamaları bir ay daha sürdürmüş, bu sürenin sonunda Dav-ül-Mekân tüm olarak sağlığına kavuşmuş ve hastalığının bütün izleri kaybolmuş.
     Bunu gören külhancı ve karısı çok sevinmiş ve külhancı, Dav-ül-Mekân’a, “Oğlum, şimdi benimle yıkanmak için hamama gelir misin? Bunca zamandan sonra yıkanmak sana iyi gelir!” demiş. Dav-ül-Mekân da “Tabii, çok iyi olur! ” diye cevap vermiş.
     Bunun üzerine külhancı çarşıya gidip bir eşekçi ve bir eşek ile birlikte geri dönmüş. Dav-ül-Mekân’ı eşeğe bindirtmiş ve hamama gidinceye kadar yol boyunca büyük bir dikkat ve özenle onu tutarak yanında yürümüş. Onu hamama sokmuş ve Dav-ül-Mekân soyunduğu sırada, külhancı banyo için gerekli her şeyi satın almış ve hamama geri dönerek, “Bismillah! Başlayalım artık!” diyerek, ayaklarından başlayarak Dav-ül-Mekân’ın bedenini ovuşturmaya başlamış.
     Böylece yıkamayı sürdürdüğü sırada, hamamın tellağı içeri girmiş ve külhancının, tellak olarak kendine özgü görevleri üstlenmesine şaşırıp kalmış ve külhancıdan hamamın göbeğine zamanında gelip işe girişememesinden dolayı pek çok özür dilemiş; ama külhancı ona “Gerçekte, kardeşim, ben senin sırtından bir parça yük kaldırmış olmamdan dolayı memnun olduğum gibi, evimde misafir ettiğim bu genç adama hizmet etmiş bulunmaktan da sevinçliyim!” demiş.
     Bunun üzerine tellak berberi ve kılyolucuyu çağırmış; onlar da Dav-ül-Mekân’ı tıraş edip kılını yolmuşlar; sonra onu bir güzel yıkamışlar; sonra da külhancı onu kerevete çıkarmış ve sırtına ince bir gömlek ve giysileri arasından bir giysi ve çok zevkli bir sarık giydirmiş; bunu izleyerek beline çok renkli yün bir kuşak sarmış ve sözü edilen eşeğe yeniden bindirerek eve getirmiş, Külhancının karısı da onu gereğince karşılamak için her şeyi hazırlamış. Ev baştan başa yıkanmış; hasırlar, halılar ve yastıklar iyice temizlenmiş imiş.
     Bunun üzerine külhancı, Dav-ül-Mekân’ı rahatça yatırmış ve ona içmesi için şeker ve gül suyundan yapılmış serin bir şerbet vermiş; soma da yemesi için etinin en iyi parçalarını didikleyerek söz konusu piliçlerden birini yedirmiş, suyunu da içirmiş; bu, böylece doyuncaya kadar sürmüş. Bunun üzerine Dav-ül-Mekân sağladığı nimetlerden ve sağlığına kavuştuğundan ötürü Tanrı’ya şükretmiş ve külhancıya, “Oh! Benim için yaptıklarından dolayı sana ne kadar şükran borçluyum! ” demiş. Ama külhancı ona, “Bunu bir yana bırak oğlum! Şimdi sana bir şey söylemek istiyorum; bu da, artık bana adını ve nereden geldiğini söylemendir. Çünkü senin yüzünü ve davranışlarını görmekle senin seçkin ve yüksek tabakadan birisi olduğunu kuşku duymadan anladım,” demiş.
     Bunun üzerine Dav-ül-Mekân, ona “Sen ilkin beni nasıl ve nerede bulduğunu söyle, ondan sonra ben de kendi serüvenimi sana anlatayım!” demiş.
     Bunun üzerine hamam külhancısı, Dav-ül-Mekân’a, “Benden yana sorarsan, bir sabah işime başlamak üzere gittiğim hamamın önündeki odun yığınının üzerinde seni terk edilmiş olarak buldum. Seni oraya öylece kimin attığını hiç bilmiyorum; ancak alıp evime getirdim. Hepsi bu kadar!” demiş.
     Bu sözleri duyunca, Dav-ül-Mekân, “Kuru kemiklere can veren Tanrı’ya şükürler olsun! Ve sen, ey babalık, bir nanköre iyilik yapmış değilsin ve umarım ki, çok yakında bunun kanıtlandığını göreceksin! Ama, senden rica ediyorum, şimdi hangi ülkede bulunuyorum, söyler misin?” diye haykırmış.
     Külhancı da ona, “Sen, Kutsal Kudüs kentindesin!” demiş. Bunu duyan Dav-ül-Mekân, ülkesinden ne kadar uzakta olduğunu ve kız kardeşi Nüzhet’den ayrı bulunduğunu acı acı duyumsamış ve ağlamaktan kendini alamamış ve serüvenini külhancıya anlatmış, sonra da şu dizeleri okumuş:
     Sırtıma taşınamayacak ağırlıkta bir yük koydular; ağırlığı beni ezdi ve boğdu. Derdimin nedenini, tüm ruhumun sahibi sevgilime anlattım ve ”Ey hanımım! Çaresiz derdim karşısında bir parça sabredemez misin?” dedim; bana, ”Ne diyorsun, sen? Sabretmek mi? Sabır benim alışkın olduğum bir şey değildir!” dedi.
     Bunu duyan külhancı ona, “Ağlama çocuğum, aksine kurtulman ve sağlığına kavuşmandan dolayı Tanrı’ya şükret!” demiş. Dav-ül-Mekân da ona, “Şam’dan ne kadar uzakta bulunuyoruz?” diye sormuş. Külhancı, “Buradan oraya yürüyerek gitmek altı gün tutar!” diye yanıt vermiş. Dav-ül-Mekân da, “Oraya gitmeyi ne kadar isterdim!” demiş. Ama külhancı ona “Ey genç efendim, senin nasıl olur da yalnız başına Şam’a gitmene razı olurum; sen ki, genç bir çocuksun! Senin için çok endişe duyarım! Ama bu geziyi yapmak için çok dayatırsan, ben de seninle birlikte gelirim; belki eşimi de birlikte alırız; gider hep birlikte Şam’ı görürüz. Orayı gören gezginler sularını ve meyvelerini çok övüyorlar!” demiş.
     Sonra da eşine dönerek, ona “Ey amcamın kızı, bu güzelim Şam kentini görmek için bizimle gelir misin? Yoksa burada kalıp beni beklemeyi mi yeğlersin? Benim, konuğuma oraya giderken eşlik etmem gerekiyor. Çünkü ondan burada ayrılmak ve bu genç çocuğa halkının, söylendiğine göre, çürümüşlüğe ve ifratlara düşkün olduğu bir kentin tanımadığı sokaklarında tek başına dolaşmasına müsaade etmek bana çok zor geliyor!” demiş.
     Bunu duyan külhancının karısı, “Ama doğallıkla ben de sizinle gelirim!” diye haykırmış. Külhancı buna çok sevinmiş ve “Böyle uyum içinde olduğumuzdan dolayı Tanrı’ya şükürler olsun! Ey amcamın kızı!” demiş.
     Bunun üzerine hemen orada külhancı ayağa kalkmış ve evin, hasırlar, kazanlar, siniler, şilteler gibi eşya ve mobilyalarını toplamış ve bunları tellalların bulunduğu çarşıya götürmüş ve haraç mezat sattırmış. Bunların tümü elli dirhem tutmuş. Bu paranın bir bölümüyle gezi için gerekli bir eşek kiralamış.

     Anlatısının burasında Şehrazat sabah olduğunu görmüş ve yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir