Terzi Kızı Makbule
Terzi Kızı Makbule

Terzi Kızı Makbule

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Evvel zaman içinde kalbur saman içinde… Bir ülkenin Padişah’ı ile bir zengin terzi varmış. Padişah’ın köşkü ile terzinin köşkü karşı karşıyaymış. Padişah’ın bir oğlu, terzinin de Makbule adında bir kızı varmış. Şehzade aynı zamanda Makbule’ye âşıkmış.
     Makbule bahçeye naneleri sulamaya çıkınca Şehzade:
– Terzi kızı Makbule her gün nane sularsın, yaprağı kaç? diye sorarmış.
     Makbule buna karşılık olarak;
– Beyin oğlu gece yazı yazar gündüz kitap okursun, gökteki yıldız kaç? dermiş. İkisi de bir cevap bulamazmış.
     Şehzade, Makbule’yle evlenmek istiyormuş. Ama geleneklere göre bey oğlu bey kızıyla evlenirmiş. Bunun için Padişah bu evlenme işine razı olmuyormuş. Şehzade, düşünmüş taşınmış sonunda Makbule’yi öpmenin yolunu bulmuş.
     Bu kız balığı çok severmiş. Mahalleye gelen her balıkçıdan mutlaka balık alırmış. Şehzade, üstüne yırtık pırtık elbiseler giymiş, eline yüzüne de kara sürmüş. Sonra da balık almış; mahalleye gelmiş, bağırmaya başlamış.
     Makbule sesi duyunca:
– Hey! Balıkçı buraya gelsene, diye bağırmış.
     Şehzade, içinden sevinmiş. Kız, balıkları almış, parayı uzatmış. Şehzade;
– Hayır hanım, ben balıklarımı para ile satmam. Bir öpücüğe bir balık veririm, demiş.
     Kız, balıkçıyı önemsememiş. Sağına soluna bakmış, önüne ardına bakmış. Bakmış ki kimse yok; balıkçıya öpücüğü vermiş, balıkları almış.
     Sabah olmuş, Makbule, yine naneleri sulamaya çıkmış. Şehzade, Makbule’ye;
– Terzi kızı Makbule her gün nane sularsın yaprağı kaç? diye sormuş. Makbule de;
– Beyin oğlu gece yazı yazar gündüz kitap okursun, gökteki yıldız kaç? deyince Şehzade, burnunu bükmüş. Makbule’ye;
– Hadi sen de oradan… Bir balığa bir öpücük veren, demiş
     Makbule, neye uğradığını şaşırmış. Doğru eve gitmiş, ağlamaya başlamış. Ama oğlanın dediklerini de bir türlü aklından çıkaramıyormuş. Ona bir oyun oynamak istemiş. Günlerce düşünmüş taşınmış. Sonunda babasına;
– Baba, sen çok usta bir terzisin. Bana öyle bir elbise yap ki, yalnız göz delikleri açık bulunsun. Hem de simsiyah bir kürkten yap! Üstüne de bir sürü zil dik, demiş.
     Ne de olsa zenginler… Terzi, kızının istediği gibi bir elbise yapmış, eve getirmiş. Makbule bu elbiseye bayılmış. Önce elbiseyi giymiş. Sonra da eline bir ciğer, bir de nacak almış Şehzade’nin konağına gitmiş. Kapıdaki nöbetçiye bir kese altın vermiş, içeriye girmiş. Doğruca Şehzade’nin odasına gitmiş. Orada bir silkelenmiş bir silkelenmiş ki, Şehzade deli gibi yerinden fırlamış.
     Makbule;
–  Ben Azrail’im! Canını almaya geldim! Söyle, canını mı alayım, yoksa bu ciğeri kıçında mı döveyim, demiş.
     Şehzade öyle korkmuş ki;
– Tek canımı bağışla da ne yaparsan yap, demiş.
     Makbule, elindeki ciğeri Şehzade’nin kıçında dövmüş. Sonra da çekip gitmiş.
     Sarayda kıyametler kopmuş. Herkes oradan oraya koşuyor, cerrah arıyormuş. Cerrahlar Şehzade’nin yarasını sarmışlar.
     Sabah olmuş, Şehzade zor gücele pencerenin önüne gelmiş. Kıza yine sormuş;
– Terzi kızı Makbule her gün nane sularsın yaprağı kaç?
     Makbule de yine aynı cevabı vermiş;
– Beyin oğlu gece yazı yazar gündüz kitap okursun gökteki yıldız kaç?
     Şehzade gururlu gururlu;
– Hadi sen de, bir balığa öpücük veren, demiş. Kız da;
– Hadi oradan, bir insana Azrail diye kıçını dövdüren, demiş.
     Şehzade o anda her şeyi anlamış. Hiddetlenmiş, adamlarına emir vermiş. Bir kuyu kazdırıp Makbule’yi içine koyduracakmış. Kuyu kazılırken, kız işçilere bir kese altın vermiş, kendi evine bir tünel açtırmış. Kuyu kazılmış, Makbule’yi içine koymuşlar. Ona yukarıdan yiyecek atıyorlarmış. Ama tünelden haberleri yokmuş.
     Derken günler geçmiş, aylar geçmiş…
     Padişah, komşu ülkenin padişahının kızını oğluna almak niyetindeymiş. Fakat oğlan babasından izin istemiş, Çin’e gitmek için hazırlıklara başlamış. Kuyunun başına gelmiş:
– Ben Çin’e gidiyorum, eğleneceğim. Sen de burada çürü yat, demiş. Makbule de;
– Nereye gidersen git! Sonun benim Şehzade, diye seslenmiş.
     Kız, hemen kazdırdığı tünelden eve gelmiş. Kül renginde elbiseler giymiş, kül renginde ata binmiş, yola düşmüş. Yolda Şehzade’ye yetişmiş. Beraber yolculuk etmişler. Gide gide yollan bir şehre düşmüş. Orada beraber kalmışlar, beraber yemiş, içmişler. Şehzade arkadaşının kız olduğunu anlamış. İkisi de birbirini sevmişler. Şehzade, Makbule’ye hatıra olarak bir mendil vermiş. işleri bitince kız oğlandan evvel eve dönmüş. Hemen tünelden kuyuya inmiş.
     Aradan dokuz ay geçmiş. Makbule’nin bir oğlu olmuş. Adını Çin Bey koymuş.
     Gel zaman git zaman Şehzade Laçin devletine gezmeye gitmek istemiş. Yine kuyunun başına gelmiş, kıza seslenmiş:
– Ben Laçin’e gidiyorum, sen burada çürü, demiş.
     Makbule bunu duyunca hemen eve gelmiş. Kırmızı elbisesine giymiş, kırmızı atına binmiş, yola düşmüş. Öyle bir gidiş gitmiş ki, Şehzade’yi yolda yakalamış. Şehzade kızı tanıyamamış. Bu sefer de beraber düşüp kalkmışlar. Ayrılık zamanı gelince oğlan kıza bir saat vermiş, ayrılmışlar. Kız ondan evvel gelmiş, kuyuya girmiş.
     Dokuz ay sonra bir oğlan daha doğurmuş. Bunun adını da Laçin Bey koymuş.
     Aradan bir zaman geçtikten sonra Şehzade bu sefer de Tuthal devletine gitmek için hazırlanmış. Giderken de kuyunun başına gelmiş, kıza haber vermiş.
     Kız yine eve gelmiş. Beyaz elbisesini giymiş, beyaz ata binmiş, onun peşine düşmüş. Şehzade Tuthal’a gitmeden yolda yakalamış. Şehzade bu sefer de kızı tanıyamamış. Her seferinde başka kılıkta olduğu için bir türlü tanıyamıyormuş. Şehzade’yle Makbule eğlenmiş, oynamış, gülmüşler. Ayrılık vakti gelip çatınca oğlan bu sefer de kıza bir altın nalın vermiş. Kız bunların hepsini saklamış.
     Kızın bu buluşmadan da bir kızı olmuş. Adın Tuthal Hanım koymuş.
     Bu çocuklar büyümüşler. Makbule onlara durmadan şöyle demeyi öğretmiş:
Çin Beyi! Laçin Beyi!
Tutun Tuthal Hanım’ın ellerinden!
Düşmesin altın nalınlarından
Beybabamın zerde pilâvını yemeye geldik
Onlar da bizi kovuyorlar
Haydin haydin gidelim buradan!
     Nihayet, Şehzade’nin düğünü başlamış. Kıza mendili vermiş, çocukların birine saati, birine de nalını giydirmiş. Öğrettiklerini orada durmadan söylemeleri için de tembih etmiş. Sonra üçünü birden düğün evine yollamış. Aşçılar ayak altında dolaşan çocukların ağızlarında bir şeyler gevelediğini görünce çocukları Şehzade’nin yanına çıkarmışlar. Şehzade, çocuklara;
– Ne diyorsunuz böyle! Bana da söyleyin, demiş.
     Çocukların üçü birden öğrendiklerini söylemişler;
– Çin Beyi! Laçin Beyi! Tutun Tuthal Hanım’ın ellerinden. Düşmesin altın nalınlarından. Beybabamın zerde pilâvını yemeye geldik. Oradan da bizi kovuyorlar. Haydin haydin gidelim buradan!
     Şehzade bakmış ki, kıza verdiği mendil, saat, altın nalın çocuklarda… Hemen her şeyi anlamış. Doğru babasının yanına gitmiş. Şimdiye kadar olan biteni babasına anlatmış. Makbule’yi kuyudan çıkartmış, onunla evlenmiş.
     Şehzade, Makbule ve çocukları uzun yıllar hep beraber yaşamışlar. Onlar erdi muratlarına biz de erelim inşallah!

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir