Ama Elli Altıncı Gece Olunca
Ama Elli Altıncı Gece Olunca

Ama Elli Altıncı Gece Olunca

     Söze başlamış: 

     Ey bahtı güzel şahım, işittim ki, Nüzhet kendisini kaçıranın verdiği arpa peksimetinden bir parça yemiş. Bir süre sonra Şam’a gelinmiş ve Bab-ül-Malik yakınında bulunan Sultan Hanı’na yerleşilmiş.
     Nüzhet, çok kederli ve duyduğu acıdan sararmış olduğu için ve de ağlamayı sürdürdüğünden, bedevi ona öfkeli bir sesle “Ağlamayı hiç kesmezsen, güzelliğini ve değerini yitirirsin; o zaman seni berbat bir Yahudi’den başkasına satamam! Bunu iyi düşün ey şehirli!” demiş.
     Sonra bedevi, Nüzhet’i hanın odalarından birine dikkatle kapatmış ve esir tacirlerini görmek üzere aceleyle pazara gitmiş ve onlara kaçırdığı güzel kızı önermiş; onlara “Yanımda Kudüs’ten getirdiğim genç bir esire var. Bu kızın ardımızda bırakmak zorunda kaldığım, ailemin baktığı hasta bir kardeşi var. İçinizden onu kim almak isterse, bu kıza, hasta kardeşinin Kudüs’te bulunan kendi evinde bakılmakta olduğunu söylemeyi unutmasın! Bu koşulla onu size ucuza satarım!” demiş.
     Bunu duyan tacirlerden biri ayağa kalkmış ve ona, “Bu esire kaç yaşında?” diye sormuş. Bedevi de “Bu, henüz bakire olan, ancak evlenme çağında bir genç kızdır. Zekâ, nezaket ve ince fikirlilik kadar güzellik ve kusursuzluktan yana da nasibi var. Ne yazık ki, kardeşinin hasta oluşundan beri, kederi onu zayıflattı, gücünü tüketti ve bedeninin biçimini bozdu. Ama buna karşın, ona biraz ilgi gösterip kederi unutturulursa, kendine gelmesi kolaylaşır!” demiş.
     Bunu duyan tacir ona, “Niteliklerini sayıp döktüğün esireyi seninle gidip göreceğim. Ancak, onu kendimce uygun bulmazsam, aramızda hiçbir şey geçmemiş olmak koşuluyla… Ama, gerçekten senin anlattığın gibiyse, üzerinde anlaşacağımız bedelden onu satın alacağım, ama bu parayı sana esireyi kendim yeniden sattığım zaman ödeyeceğim. Zira sana niyetimi açıkça söyleyeyim: Bil ki, ben onu, oğlu kentimizin valisi Emir Şarkân olan Bağdat ve Horasan Sultanı Şah Ömer-ün-Neman’a götürülmek üzere satın alıyorum. Dolayısıyla beni tanıyan Emir Şarkân’a giderek kızı ona göstereceğim. O da bana, genç esireler için duyduğu zevkle tanınan Şah Ömer-ün-Neman’a sunulmak üzere bir mektup verecek; o da bu esireyi çok üstün bir bedelle satın almakta gecikmeyecektir. İşte ancak o zaman aramızda kararlaştırdığımız bedeli sana ödeyeceğim!” demiş. Bedevi de “Senin koşullarını kabul ediyorum” cevabını vermiş.
     Bunun üzerine ikisi birden Nüzhet’in kapalı bulunduğu Sultan Hanı’na doğru yönelmişler ve bedevi, bir bölmenin ardına gizlenmiş olan genç kızı, “Naciye, hey Naciye!” diye seslenerek yüksek bir sesle çağırmış. Çünkü bedevinin esiresine uygun gördüğü isim buymuş. Ama, kendisi için yeni olan bu ismi duyunca zavallı genç kız ağlamaya başlamış ve yanıt vermemiş. Bunun üzerine bedevi esir tacirine, “Bak, işte şu bölmenin ardında! Sana yaklaşıp ona orada ürkütmeden bakmanı öneririm; ama benim yaptığım gibi onunla yumuşak bir sesle konuş!” demiş.
     Tacir de bölmenin ardına geçip kıza doğru ilerleyerek ona “Tanrı’nın barışı senin üstüne olsun! Ey genç kız! ” demiş. Nüzhet de şeker gibi tatlı ve vurgulamaları hoş bir sesle Arapça olarak “Tanrı’nın barışı ve kutsaması senin üzerine olsun!” diyerek yanıt vermiş.
     Bu sesi duyunca tacir son derece etkilenmiş ve başı o kaba örtüyle kapalı genç esireye dikkatle bakmış ve kendi kendine, “Aman Allah’ım! Ne zarif ve dili ne kadar temiz bir kız bu böyle!” demiş. Kız da tacire bakmış ve “Bu ihtiyarın çok tatlı bir yüzü, saygın bir görünüşü ve insanda iyi etki bırakan bir hali var. Bu öfkeli ve nefret verici bedeviden kurtulur, inşallah onun esiri olurum! Bunun için ona zekâmı kullanarak ve hoş yanlarımı göstererek ve de kibarca konuşarak yanıt vermem gerekir! Çünkü kendisi buraya beni tanımak için gelmiş olmalı!” diye düşünmüş.
     Tacir ona, “Nasılsın, ey genç kız?” diyerek soru yönelttiğinde, başını alçak gönüllükle yere eğip, “Ey saygın ihtiyar, nasıl olduğumu soruyorsun. Benim durumuma Allah en kötü düşmanlarımı bile düşürmesin! Ama herkes boynuna asılı olan bahtını taşır der Tanrının dua ve barışı üzerine olası Peygamberimiz!” diyerek yanıtlamış.
     Tacir bu sözleri işitince hayranlığın sınırına yaklaşırcasına hayran ve sevinçten aklı başından uçar gibi olmuş ve kendi kendine, “Kuşkusuz şimdi eminim ki, çok güzel olması gereken hatlarını görmemiş olsam da, Ömer-ün-Neman’dan bu kız için istediğim parayı alacağım!” demiş. Sonra, bedeviye dönüp ona, “Bu esire harika! Buna ne istiyorsun?” demekten kendini alamamış.
     Bu sözleri duyan bedevi, hiddetle, “Yaratıkların en çirkini iken, onun harika olduğunu söylemeye nasıl cesaret ediyorsun? Şimdi kalkıp kendinin gerçekten güzel olduğuna inanacak; onun üzerine hiçbir egemenliğim kalmayacak. Defol! Onu sana satmak istemiyorum!” diye haykırmış. Bunu duyan tacir, bedevinin budala biri olduğunu anlamış ve ne yapsa onu inandıramayacağının farkına varmış. Bunun üzerine sorunu başka türlü çözümlemeyi düşünerek güçlüğü yenmeyi denemiş ve ona, “Ey bedevi şeyhi, yaratıkların en çirkini de olsa, onu kusurlarına karşın satın almak isterdim!” demiş.
     Bunun üzerine bedevi biraz yatışmış olarak, “Öyle olsun! Sen ne veriyorsun, bakalım?” diye sormuş. Tacir, “Atasözü, ‘Oğluna adını babası koyar!’ der. Sen uygun gördüğün fiyatı önce kendin söyle bakalım!” diyerek yanıt vermiş. Ama bedevi, buna kulak asmayarak “Öneride bulunmak sana düşer!” demiş. Tacir de, “Bu bedevi budala ve inatçı biri. Bu genç kız, konuşması ve sözgenliğiyle benim beğenimi kazanmışken, ne gibi bir bedel önersem acaba? Allah ona bu kadar şey bağışladığına göre, sanırım ki kesinlikle okuma yazma da bilir. Ama bu bedevinin onun gerçek bedelini bilmediği de belli!” diye düşünmüş. Sonra bedeviye dönmüş ve ona, “Sana bu kız için iki yüz altın dinar öneriyorum. Üstelik pey akçesi ve satış dolayısıyla Hazine payları da bana ait olacak!” demiş. Ama bedevi, kızarak “Ey tacir, sen bırak git! Ben onu satmıyorum. Çünkü iki yüz dinara ben onun başını örten paçavrayı bile satmam! Bu iş bitmiştir. Onu satmak istemiyorum ve de onu kendime saklayıp çöle götürmek, deve çobanı yapmak ve değirmende tohum öğütmek için kullanmak istiyorum!” diye haykırmış. Sonra da genç kıza dönerek, “Gel bakayım buraya, ey kötü kız, gidiyoruz!” demiş. Tacirin yerinden kıpırdamadığını görünce de, bedevi ona doğru dönüp “Külahım üzerine yemin ediyorum ki, onu satmayacağım. Sırtını çevir, bas git, yoksa ağzımdan hiç de hoşuna gitmeyecek kötü sözler çıkacak!” diye haykırmış.
     Bunu duyan tacir, kendi kendine, “Hiç kuşku yok ki, külahı üstüne yemin eden bu bedevi olağanüstü deli. Böyle de olsa, bu genç kızın bir hazine değerinde olduğunu bildiğimden, onu yola getirmem gerek! Ve değer biçme işi bana kalsaydı, bu budalaya ne verilecekse verir, işi bitirirdim!” diye düşünmüş. Sonra, sırtındaki harmaninin ucundan tutarak sakin bir sesle, “Ey bedevilerin şeyhi, lütfen sabırsızlanma! Görüyorum ki, alım satım konusunda pek alışkanlığım yok. Bu konularda, sabır ve yol yordam bilmek gerek! Merak etme, sana istediğin parayı vereceğim. Ama, her şeyden önce, bu gibi işlerde esirenin yüzünü ve endamının hatlarını görmek gerektiğini bilmelisin!” demiş. Bedevi de “Pekâlâ! İstediğin kadar onu seyret, eğer hoşuna gidecekse, onu baştan aşağı soy, yokla ve her yanına dokun” demiş. Ama tacir ellerini gökyüzüne kaldırmış ve “Allah beni böylesi işlerden sakınsın! Ben sadece yüzünü görmek istiyorum!” diye haykırmış.

     Anlatısının burasında Şehrazat sabahın belirdiğini görmüş ve yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir