Ama Elli Beşinci Gece Olunca
Ama Elli Beşinci Gece Olunca

Ama Elli Beşinci Gece Olunca

     Söze başlamış: 

     İşittim ki, ey bahtı güzel şahım, külhancı üzerine Dav-ül-Mekân’ı bindirdiği bir eşek kiralamış ve kendisi ile karısı ardından yürümüşler ve kutsal şehri, Şam’a gitmek üzere terk etmişler ve gezilerine bu kente ulaşıncaya kadar ara vermemişler. Oraya gece olduğu sırada varıp bir hana yerleşmişler ve külhancı üçü için yiyecek ve içecek bir şeyler satın almak üzere çarşıya gitmiş.
     Ve bu durumu sürdürerek handa beş gün kalmışlar; bu sürenin sonunda, külhancının karısı, gezinin yorgunluklarıyla ezgin, soğuk alarak ateşlenmiş ve birkaç gün içinde ölmüş ve Tanrı’nın rahmetine kavuşmuş.
     Dav-ül-Mekân bu ölümden büyük üzüntü duymuş; çünkü kendisine büyük bir bağlılıkla hizmette bulunmuş olan bu merhametli kadına çok alışmış bulunuyormuş; ama ruhunda mateme yer vermemiş; derde boğulmuş olan zavallı külhancıya dönerek ona, “Üzülme sakın babalık, çünkü hepimiz aynı yolun yolcusuyuz ve er geç aynı kapıdan geçeceğiz! ” demiş. Külhancı da Dav-ül-Mekân’a dönerek ona “Allah merhametli yüreğini ödüllendirsin! Ey çocuğum! Ve bir gün dertlerimizi sevince çevirsin ve kederi bizden uzaklaştırsın! Doğru söylüyorsun, uzun boylu dertlenmenin ne yararı var? Yazılan başa gelir! Öyleyse kalkıp henüz görmek fırsatını bulamadığımız bu Şam kentini biraz dolaşalım. Çünkü senin içinin biraz ferahlamasını ve ruhunun mutlanmasını istiyorum!” demiş.
     Bunun üzerine külhancı kalkmış ve el ele tutuşarak Dav-ül-Mekân ile dışarı çıkmış ve Şam’ın çarşılarını ve caddelerini ağır ağır dolaşmaya başlamışlar. Sonunda Şam valisinin ahırlarının önüne gelmişler ve kapıda, hatırı sayılır sayıda at, katır ve üzerine devecilerin şilteler, yastıklar, denkler, sandıklar ve her türden yükler yükledikleri çökmüş bir deve görmüşler ve de orada birçok genç ve ihtiyar köle ve hizmetçi varmış ve bütün bu kalabalık bağırıp çağırıyor, gürültü patırtı içinde bulunuyormuş.
     Dav-ül-Mekân kendi kendine “Kim bilir bu köleler, bu develer ve bu sandıklar kimindir?” demiş. Sonra, hizmetkârlardan birine yaklaşarak bilgi edinmeye karar vermiş; kendisine, “Bu Şam valisinin, Şah Ömer-ün-Neman’a yolladığı bir armağan kervanıdır. Bütün bunlar her yıl Şah Ömer-ün-Neman’a Şam kentinin yolladığı haracı oluşturmaktadır!” demişler.
     Dav-ül-Mekân bu sözleri işitince gözleri yaşla dolmuş ve yavaşça şu dizeleri okumaya başlamış:
     Uzaktaki dostlar susmanı suçlar ve kötüye yorarsa, nasıl karşılık verebilirim onlara? Susma kötüye yorumlanır ve onlar da yaşayan eski dostluğumuzu öldürürse, bana yapacak ne kalır? Ve dertlerime sabırla katlanmak istesem de, her şeyi ve de gücümü yitirmişken, sabrımdan hâlâ bir şeyler kaldığından söz edebilir miyim?
     Sonra bir an susmuş ve şu dizeler aklına gelmiş:
     Çadırını topladı ve çekip gitti, ona tapınan gözlerimden çok uzaklara Ona tapınan gözlerimden kaçtı. Oysa tüm varlığımı titretiyordu. Güzelim uzaklaşıp gitti, yaşamım soldu! Ama arzum şurada kaldı, o da uzaklaşıp gitmedi ki! Yazık, yazık ki! Seni bir daha göremeyeceğim. Öyleyse, hangi uzun ve ayrıntılı sitemleri yapayım sana?
     Dav-ül-Mekân bu dizeleri okuyup bitirince ağlamış. Bunu gören temiz yürekli külhancı, ona “Ey çocuğum, aklını başına topla! Senin sağlığını yeniden kazanmak için ne kadar üzüntü çektik. Şimdi, döktüğün bunca gözyaşı yüzünden yeniden hasta olacaksın! Lütfen sakin ol, ağlama artık! Zaten başım dertte, senin de yeniden elden ayaktan düşmenden korkuyorum!” demiş.
     Ama Dav-ül-Mekân bir türlü kendini tutamamış ve kız kardeşi Nüzhet’i ve babasını hatırlayarak gözyaşlarına boğulmuş ve şu harika dizeleri okumuş:
     Dünyadan ve yaşamdan yararlanmaya bak! Çünkü dünya kalsa da yaşam kalmıyor. Yaşamı sev, yaşamdan yararlan; mutluluk bir zaman için vardır, acele et! Ve düşün ki, geriye kalan hiçtir. Çünkü geriye kalan hiçlikten başka bir şey değildir; çünkü yaşamda aşkın dışında, yeryüzünde, boşluktan ve ıssızlıktan başka bir şey yoktur! Çünkü dünya gezgin atlının konukevi gibidir. Dostum, yeryüzünün atlı gezgini ol sen de!
     Hamam külhancısının kendinden geçercesine dinlediği ve birçok kez tekrarlayarak öğrenmeye çalıştığı bu dizeleri okumayı bitirince, Dav-ül-Mekân belli bir süre düşünmeye koyulmuş. Bunun üzerine onu tedirgin etmek istemeyen külhancı, sonunda “Ey genç efendim, sanırım ki, boyuna ülkeni ve ana-babanı düşünüyorsun!” demiş. Dav-ül-Mekân da “Evet babacığım ve de artık bu ülkede bir dakika daha kalamayacağımı da hissediyorum. Ve sana veda edip, kendimi çok yormadan, şu kervanla dinlene dinlene yol alarak gitmek istiyorum; böylece kendi kentim Bağdat’a ulaşırım inşallah!” demiş.
     Bunun üzerine hamam külhancısı da, ona “Ben de seninle gelirim! Çünkü artık seni yalnız bırakamayacağım gibi, ben de senden ayrılamam ve de senin bakıcın olmaya çoktan soyunduğumdan dolayı, şimdi artık yarı yolda durmak istemiyorum” demiş. Dav-ül-Mekân da, “Tanrı senin bu bağlılığını kutsasın ve ödüllendirsin!” diye onu yanıtlamış ve bunca bahtlı olduğundan dolayı son derece sevinmiş.
     Bunun üzerine külhancı, Dav-ül-Mekân’ı eşeğe bindirmiş ve ona, “Sen yolculuk boyunca istediğin süre eşek üzerinde kal! Oturmaktan yorulduğun zaman istersen iner, yürüyebilirsin!” demiş. Dav-ül-Mekân da ona coşkuyla teşekkür etmiş ve “Gerçekte, senin benim için yaptıklarını kardeş kardeşe yapmaz!” demiş. Sonra ikisi birden kervanla yola koyulmak ve Bağdat doğrultusunda Şam’dan çıkmak için güneşin batmasını ve gecenin serinliğini beklemişler. Dav-ül-Mekân ve hamam külhancısının durumu böyleymiş.
     Dav-ül-Mekân’ın ikiz kız kardeşi genç Nüzhet’e gelince; hali vakti yerinde bir ailenin yanında hizmetçilik görevi bulabilmek ve bu yoldan biraz para kazanarak kardeşine bakmak ve onun arzuladığı şiş kebabını yapmak üzere et satın alabilmek için Kudüs’teki handan dışarı çıkmış. Başını da eski deve tüyü kumaşla örtmüş ve nereye gideceğini bilmeden rastgele yürümeye başlamış; ruhu ve yüreği kardeşi için endişe doluymuş; ikisinin birlikte ülkelerinden ve ana babalarından uzak olmalarından ötürü kaygılar içinde kıvranıyormuş. Düşüncelerini, esirgeyici Tanrı’ya doğrultarak dudaklarına gelen şu dizeleri okumuş:
     Karanlıklar çöküyor ve her yandan ruhumu kaplıyor ve acımasız alevler beni çökertiyor ve elimi ayağımı kırıyor; arzu içimde acıyla yankılanıyor ve içimdeki dertleri yüzüme yansıtıyor. Ayrılık acısı, içimde çörekleniyor ve hiçbir şeyin yatıştıramadığı sürekli bir çile, bir uçurum gibi, kötü şekilde içimde derinleşiyor. Uykusuzluk mateminin yoldaşı olmuş; arzunun ateşi de gıdamı oluşturur. Böyleyken ruhumun gizini nasıl saklarım? Ben ki, yüreğimdeki acıyı gizlemek yollarını ve sanatını hiç bilmiyorum. Eriyik ateşiyle aşk kalbimde sel gibi akıp beni boğuyor. Ey gece, sen onu tanırsın! Geçen saatlerin sükûnu içinde ey haberci, git ona derdimin yoğunluğunu bildiğini, kollarında gözümü kırptığımı hiç görmediğini söyle!
     Ve genç Nüzhet, böylece caddeler boyunca avare dolaşırken, yanındaki beş bedevi ile birlikte kendisine doğru bir bedevi kabile reisinin gelmekte olduğunu görmüş; reis ona uzun uzun bakmış ve hemen başı eski bir kumaş parçasıyla örtülü olan ve paçavra halindeki kaba kumaşın güzelliğini daha da belirgin kıldığı bu güzel kıza şiddetle sahip olma arzusu duymuş. Ve çekinmeden onu izleyerek ve onun tenha ve dar bir sokağa girmesinden yararlanarak, önüne geçip kıza, “Ey genç kız, sen özgür müsün, köle misin?” diye sormuş.
     Bedevinin bu sözü üzerine genç Nüzhet hareketsiz kalmış; sonra da “Lütfen ey yolcu, bana dertlerimi ve felaketlerimi hatırlatan sorular sorma!” demiş. O da, “Ey genç kız, sana bu soruyu soruyorsam, benim de altı kızım varken, bunlardan beşini yitirdiğim ve geri kalan tek kızımın da evimde hüzünlenerek yaşadığı içindir. Bu küçük kızım için ona yoldaşlık edecek ve zamanını hoşça geçirtecek bir dost bulmak istiyorum. Senin özgür olup da evimde konukluğu kabul edip edemeyeceğini ve evladım olarak, küçük kızımın kardeşlerinin ölümüyle tuttuğu matemini unutturmak üzere aileme katılıp katılmayacağını sormak isterdim,” demiş.
     Nüzhet bu sözleri duyunca, kafası karma karışık olmuş ve ona, “Ey Şeyh, ben bu kentte garip bir genç kızım. Hicaz’dan birlikte geldiğim bir de hasta erkek kardeşim var. Aslında evine gidip kızına arkadaşlık etmeyi çok isterdim, ama her akşam gidip kardeşimi görmek koşuluyla olur bu!” demiş.
     Bunu duyan bedevi ona, “Olabilir, ey genç kız. Sen kızım ile sadece gündüzleri ilgilenirsin. Ve de istersen kardeşini de evime taşırız. O da yalnız kalmamış olur,” demiş. Ve bedevi öylesine kandırıcı görünmüş ki, kız onunla gitmeye karar vermiş. Ama bu alçak herif, aslında bütün bu konuşmalarla onu baştan çıkartmaktan başka şey düşünmüyormuş; çünkü kendisinin hiçbir çocuğu olmadığı gibi, evi barkı da yokmuş.
     Kendisi ile Nüzhet ve öteki beş bedevi, kentin dışına çıkmakta gecikmemişler ve hareket etmeye hazır durumda yüklü develerin ve su dolu tulumların bulunduğu bir yere ulaşmışlar. Bedevi kabile reisi, devesine binmiş, Nüzhet’i de ardında terkisine oturtmuş ve hareket işareti vermiş. Oradan hemen uzaklaşmışlar. O zaman zavallı Nüzhet kandırıldığını ve kaçırıldığını anlamış. Ve kendisinin ve yardımsız tek başına bıraktığı kardeşinin talihine ağlayıp sızlanmaya koyulmuş. Ama bedevi onun yalvarıp yakarmalarından etkilenmeksizin, durup dinlenmeden, bütün gece, şafak sökünceye kadar yol almış ve çölde gözden ırak güvenli bir yer bulunca durmuş.
     Nüzhet’in hâlâ ağlamakta olduğunu görünce, bedevi adamlarını durdurarak deveden inip Nüzhet’i de indirerek kızgınlıkla yanına yaklaşıp ona, “Ey tavşan yürekli, evinden dışarı çıkmamış kötü şehirli kız, ağlamayı keser misin, yoksa geberinceye kadar kamçılanmayı mı yeğ tutarsın?” demiş.
     Kaba bedevinin bu kıyıcı sözlerini duyunca zavallı Nüzhet yüreğinin isyan ettiğini duyumsamış ve artık ölümden korkmayarak, “Ey çöl haydutlarının reisi, felaket saçan adam, cehennem zebanisi! Sen benim güvenimi kötüye kullanmaya nasıl cesaret edersin ve kendine ihanet edercesine sözünden nasıl dönersin? Ey alçak hain, bana ne yapmak istiyorsun?” diyerek haykırmış. Bu sözleri duyunca bedevi çok kızarak ona yaklaşmış, kırbacını kaldırarak ona, “Kötü şehirli, görüyorum ki kamçıyı sırtında duymak istiyorsun. Bak sana eğer hemen canımı sıkan ağlamalarını ve küstah dilinle yüzüme karşı haykırdığın konuşmaları kesmezsen, parmaklarımla dilini tutarak koparacağımı ve bacaklarının arasındaki şeyine sokacağımı haber veriyorum! Ve bunu sana külahım üzerine yemin ederek söylüyorum!” diye haykırmış.
     Böyle kaba konuşmalar duymaya alışık olmayan genç kız, bu müthiş tehdidi duyunca titremeye başlamış ve susmuş ve korkudan başını örtüsünün altında saklayarak hıçkırıklarını önleyemeyerek şu şikâyet dolu şiiri okumuş:
     Oh! Bir zamanlar oturduğum o sevgili eve kim gidip gözyaşlarımı ulaşmak istediği yere götürür? Acaba, acı ve ıstırap dolu bir yaşamda bahtsızlığıma daha uzun süre katlanabilecek miyim? Yazık ki, şimdi böyle acınası bir sefalete düşmek için uzun süre mutlu ve sevilerek yaşamışım! Oh! Acaba kim bir zamanlar oturduğum eve gidip gözyaşlarımı ulaştırmak istediğim kimseye götürür?
     Hayranlık verecek kadar uyumlu bu dizeleri duyan bedevi, sözlerin etkisine kapılarak bahtsız güzel kıza acımış ve yanına yaklaşarak gözyaşlarını silmiş, ona yemesi için bir arpa peksimeti vermiş ve de “Bir başka sefer, öfkelendiğim zaman bana karşılık vermeye kalkmamalısın! Çünkü buna dayanacak tıynette değilim! Ve de, sana ne yapacağımı sorduğundan dolayı, işte söylüyorum: Şunu bil ki, ben sana ne cariye ne de köle olarak sahip olmak istiyorum. Sana iyi davranacak ve sana, benim sağlayacağım gibi mutlu bir yaşam sağlayacak herhangi zengin bir tacire satmak istiyorum. Bu maksatla seni Şam’a götüreceğim,” demiş. Nüzhet de “İstediğini yap!” yanıtını vermiş.
     Böylece yeniden deveye binilmiş ve Nüzhet daima bedevinin ardına oturmuş olarak Şam doğrultusunda yola çıkılmış ve çok acıktığından bedevinin kendisine verdiği arpa peksimetinden yemiş.

     Anlatısının burasında sabahın belirdiğini gören Şehrazat yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir