Üç Nasihat

Ü

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Evvel zaman içinde kalbur saman içinde fakir bir aile yaşarmış. Bu ailenin genç bir oğlu varmış. Bu gencin annesi babası ihtiyarmış. Oğullarını her ne işe vermişlerse de hak edememiş. Neden derseniz, genç biraz aptalmış.
     Sonunda bunu bir cerrahın yanma vermişler. Orada biraz yara sarmayı filân öğrenmiş. Annesi babası bakmışlar ki, böyle olmayacak, oğullarına başının çaresine bakmasını söylemişler.
     Delikanlı yanına biraz katık, biraz da ilaç, bez-mez almış yola koyulmuş. Epeyce bir yol gittikten sonra bir köye varmış. Köyü şöyle bir dolaşmış, ihtiyar bir kadına rastlamış.
     Kadın oğlanı görünce ona;
– Boş musun, ne işle uğraşırsın, diye sormuş. Delikanlı da başından geçenleri anlatmış. Bunun üzerine kadın delikanlıya;
– Oğlum, seni yanımda bir sene tutarım. Yanımda yer, içersin; hem de evimde kalırsın. Fakat bir şartla… Bana bu bir sene içinde yardımcı olacaksın, tarlamda tapanımda çalışacaksın, demiş.
     Delikanlı bunu kabul etmiş. Bir sene ihtiyar kadına yardım etmiş. Tarladaki işlerini görmüş. Derken aradan bir sene geçmiş, vakit dolmuş. Kadın, delikanlının gideceğini anlamış. Delikanlıya biraz katık, biraz da para vermiş. Fakat delikanlı katığı almış, parayı kabul etmemiş. Kadın ne kadar ısrar ettiyse de oğlan parayı bir türlü almamış.
     Oğlan köyden ayrılacağı sırada kadın delikanlıya;
– Madem para almıyorsun, öyleyse sana üç nasihat edeyim, sana lâzım olur. Sakın ola bunları aklından çıkarma! Birincisi; eğer etrafı surlarla çevrili bir şehre gidersen akşam ezanı okunup bittikten sonra şehre gireceksin. İkincisi; her işi kendin halledecek, kendi gayretinle bitireceksin. Üçüncüsü ise; bir olay olduğu vakit bu olayın sebebini hiç kimseye sormayacaksın, demiş.
     Böylece delikanlı oradan ayrılmış. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Bir müddet sonra etrafı surlarla çevrili bir şehre gelmiş. İhtiyar kadının dedikleri aklına gelmiş, şehre girmemiş. Oturmuş, akşam ezanının okunmasını beklemiş. Ezan okunup bittikten sonra şehre girmiş.
     Kalacak bir yeri olmadığı için doğru mezarlığa gitmiş. Mezarlığın bir tarafında büyük büyük ağaçlar varmış. Delikanlı, o ağaçların olduğu tarafa gitmiş. Bir ağaca çıkmış, uykusu gelinceye kadar düşünmeye başlamış. Delikanlının daldığı bir sırada, mezarlığa büyük bir araba gelmiş. Sese uyanmış. Bir de bakmış ki, beyaz bir çarşafa sarılmış bir şeyi arabadan indirmişler. Delikanlı düşünmüş, aklından; “Bu sarılı şey olsa olsa paradır, yahut çok kıymetli bir şeydir,” demiş.
     Araba gider gitmez delikanlı sevinçle ağaçtan inmiş. Beyaz çarşafı açmış, içinden kırmızı renkli bir çarşaf daha çıkmış. Onu da açmış; sol böğründe elmas işlemeli, sedef kakmalı çok kıymetli bıçak sokulu bir kadın cesedi görmüş. Bu bıçağı çıkarmış. O sırada kadının soluk aldığını sezmiş. Hemen yanındaki ilâçlarla kızın yarasını temizlemiş, sarmış. Bıçağı, beyaz çarşafı, kırmızı çarşafı almış. Sabah olunca gitmiş, bıçağı satmış. Hemen bir ev bulmuş, kızı bu eve getirmiş. Aradan on beş gün geçtikten sonra kız yavaş yavaş gözlerini açmış. Çünkü delikanlı, kızı devamlı tedavi ediyormuş.
     Öyle bir zaman gelmiş ki, kız iyice düzelmiş. Delikanlı, kıza başından geçenleri bir bir anlatmış. Fakat ihtiyar kadının dedikleri aklına gelmiş, kıza; “Sana bunu kim yaptı?” diye soramamış.
     Derken aradan bir zaman daha geçmiş. Delikanlının parası azalmış. Bunu kıza söylemiş. Kız, delikanlıya;
– Bana bir kalem kâğıt getir, demiş.
     Delikanlı kızın istediklerini getirmiş. Kız, kâğıda bir şeyler yazdıktan sonra parmağındaki yüzüğü çıkarmış, mürekkeplemiş, kâğıda basmış. Delikanlıya da bu kâğıdı vermiş:
– Bunu götür, İstanbul’da ünlü bir mimar var. Mektubu bu şahsa ver, demiş.
     Delikanlı, kâğıdı almış, o mimara götürmüş, vermiş. Mimar oğlana çokça para vermiş. Delikanlı geri gelmiş. Kız paraların delikanlıyla geldiğine sevinmiş.
     Delikanlıya;
– Şu bir miktar para ile sattığın o kıymetli bıçağı alacaksın, demiş.
     Delikanlı, o bıçağı zor zoruna, daha çok para vererek geri almış, kıza getirmiş.
     Aradan uzun bir zaman geçmiş. Kız yine o mimardan para istemiş. Delikanlıya;
– İstanbul’da havlu mavlu satan zengin bir tüccar var. O tüccar bugün akşam bir ziyafet verecek. O ziyafette sen de bulunacaksın. Kendini filân şahsiyette tanıtacaksın. Ziyafet bitince o seni arabasıyla buraya getirmek isteyecek; ama sen bunu kabul etmeyeceksin, demiş.
     Kız, bunları söyledikten sonra delikanlıya para vermiş;
– Kendine güzel bir elbise, ayakkabı, başka da ne istiyorsan al! Sakın orada içeyim miçeyim deme! İçer gibi yap, içkiyi koynuna dök! Sarhoş olma, demiş.
     Delikanlı, kızın istediği her şeyi yerine getirmiş. Ziyafet bitince de eve gelmiş. Kız, oğlanı görünce çok sevinmiş, yüzü biraz gülmüş.
     Aradan zaman geçmiş. Kız delikanlıya;
– Bu sefer de sen onu davet edeceksin, demiş.
     Delikanlı, zengin tüccarı davet etmiş. Tüccarı ziyafette bir iyi sarhoş etmişler.
     Kız, tüccarın kendinden geçtiğini anlayınca hemen delikanlıya;
– Git, o bıçağı ve çarşafları getir, demiş.
     Delikanlı, kızın istediği şeyleri getirmiş, vermiş. Kız, tüccarın sol böğrüne bıçağı saplamış. Onu çarşaflara sarmış, dışarı atmış. Delikanlı çok korkmuş. Kız, ona korkmamasını söylemiş.
     Sabah olmuş, herkes etrafına toplanmış. Sonunda bu kişinin padişahın damadı olduğu anlaşılmış. Padişah;
– Bunu kim öldürdü, diye sormuş.
     Kız, padişahın önüne gelmiş. Padişah bir de bakmış ki, karşısındaki kendi kızı değil mi? Hemen tüccarı götürmüşler. Padişah, kızına;
– Niçin böyle yaptın, diye sormuş. Kızı da;
– O her gece içerdi, sana sarhoş sarhoş küfür ederdi. Hem de beni döverdi. Ben de buna engel olmak istedim. Beni bıçakladı. Sonradan bu genç delikanlı beni kurtardı, demiş.
     Böylece Padişah kızını affetmiş. Delikanlı ile kızını evlendirmiş. Yeyip içip muratlarına geçmişler.

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi