Robinson Crusoe (7)

R

     Yedinci Bölüm (Robinson Batan Gemisini Ziyaret Ediyor)
     Öğleden biraz sonra, deniz gayet sakinleşmişti; sular da o kadar alçalmıştı ki, geminin bir çeyrek mil yanma kadar sokulabildim. O zaman anladım ki, gemide kalsaydık, şimdi hepimiz hayatta olacak ve ben de böyle kendimi tesellisiz ve yapayalnız görerek müteessir olmayacaktım. Bu düşüncelerle gözlerimden yaşlar boşandı. Fakat bu yaşlar acılarımı biraz hafifletmekten başka bir şey yapmayacağı için, mümkün olursa, gemiye gitmeye karar verdim.
     Hava müthiş surette sıcaktı; elbiselerimi çıkararak suya atladım. Geminin yanına ulaştığım zaman, üzerine çıkmanın benim için son derece zor olacağını anladım. Çünkü geminin güvertesi suların seviyesinden çok yukarıda olduğu için, tutunacağım bir şey yoktu. Yüze yüze geminin etrafını iki defa dolaştım. İkinci seferinde geminin ön tarafında aşağı sarkan bir ip gördüm. Bin bir zorlukla bu ipi yakalayarak, tırmana tırmana geminin burnuna çıktım. Güverteye ayak basar basmaz, geminin dibinin delinmiş, ambarının da sularla dolmuş olduğunu gördüm. Sağlam bir kum tabakasına saplandığı için, geminin ön kısmı epey alçak olduğu halde, arka kısmı epey havadaydı. Bu suretle güvertede hiç su bulunmadığı için, oradaki her şey kupkuruydu.
     İlk işim her tarafı dolaşıp işe yarayacak bir şey aramak oldu. Kurt gibi acıkmış olduğumdan, doğru erzak ambarına gidip ceplerimi peksimetle doldurdum. Bir yandan bunları atıştırıyor, bir yandan da başka şeylerle meşgul oluyordum. Kaptanın odasında rom buldum. Büyük bir kadehi bununla doldurarak başıma diktim; çekeceğim ıstıraplara cesaretle karşı koyabilmek için, içkiye fazlasıyla ihtiyacım vardı.
     Elimi kolumu bağlayıp durmaktan ve hiç bir şekilde elde edemeyeceğim bir şeyi arzu etmekle vakit kaybetmekten bir şey çıkmazdı, ihtiyaç beni gayrete getirdi. Gemide büyük küçük birçok yedek direkler ve iki üç tane de tahta parçası vardı. Derhal bunlardan faydalanmayı düşündüm; fazla ağır olmayanları ayrı ayrı iplere bağlayarak suya attım. Sonra geminin yan tarafından indim, bunları kendime çekerek, dört tanesinin uçlarını birbirine bağlamak suretiyle bir sal yaptım. Üzerine de bir iki kısa tahta parçası döşedim. Salın üzerinde yürüyebiliyordum, fakat ağır bir yükü çekeceğe benzemiyordu. Tekrar gemiye çıkarak çalışmaya başladım. Marangozun testeresiyle direklerden birini uzunluğuna üç parçaya böldüm. Epey zorlukla ve bir hayli yorulduktan sonra bunları da sala ekledim.
     Salım böylece fazla ağır olmayan bir yükü taşıyacak hale gelmişti. Önce bulabildiğim bütün tahta parçalarını sala yükledim; en çok nelere ihtiyacım olacağını düşündükten sonra, üç tayfa sandığı alıp içlerini boşaltmak için kilitlerini kırmakla işe başladım. Bir ip yardımıyla sandıkları salıma indirdim. Birincisinin içine ekmek, pirinç, üç teker Hollanda peyniri, beş kangal keçi sucuğu ve bir miktar buğday koydum. İçkiye gelince birçok şişeler buldum. Bunları bir sandığa koymaya lüzum olmadığından, salın üzerine ayrı ayrı sıraladım. Ben bu şekilde yiyeceğimle içeceğimi hazırlamakla meşgulken suların yükselmeye başladığını fark ettim. Sahilde bıraktığım ceketle gömleğimin suların keyfine uyarak gözden kayboluşlarını üzülerek seyrettim. Yüzeceğim sırada ayağımdan pantolonumla çoraplarımı çıkarmamıştım. Hemen elbise aramaya başlayarak, kaybımı fazlasıyla karşılayabileceğimi gördüm. Karada çalışmak için aletlere ihtiyacım vardı. Uzun zaman aradıktan sonra nihayet marangozun sandığını buldum. Bu benim için bir defineydi, hatta ağzına kadar altın yüklü bir gemiden kat kat kıymetli bir define… Onu da indirerek salıma yerleştirdim.
     Bu iş de olduktan sonra en çok istediğim şey silah ve cephane idi. Kaptanın odasında iki tüfekle iki tabanca vardı. Bunları ve birkaç kese barutla, küçük bir torba kurşunu, paslanmış iki eski kılıcı aldım. Bir yerde üç fıçı barut olduğunu biliyordum. Köşeyi bucağı iyice araştırdıktan sonra, bunların yerini keşfettim. Fıçıların birisi ıslanmıştı. Diğer ikisi kuru ve işe yarar cinsten idi. Silahlarla birlikte bu iki fıçıyı da salıma yerleştirdim. Şimdi bütün bu şeyleri sahile nasıl götürecektim ? Ne yelkenim, ne küreğim, ne de dümenim vardı. Şöyle hafif bir rüzgâr çıksa, bütün yükümü sulara gömebilirdi.
     Fakat üç şey bende ümit uyandırıyordu: Bir kere deniz sakindi; ikincisi kabarmaya başlayan sular sahile doğru gidiyordu; üçüncüsü de, rüzgâr hafif olmakla beraber, elverişli esmeye devam ediyordu. Yarı kırık iki üç kürekle, iki testere, bir çekiç buldum; bunları da yüküme katarak denize açıldım. Salım bir mil kadar gayet iyi yüzdü; fakat daha önce karaya çıktığım yerden uzaklaşmakta olduğumu fark ettim. Bundan bir su akıntısı olduğuna hükmettim. Eşyalarımı indirmek için bana liman vazifesi görecek bir koy veya dere bulacağımı ümit ediyordum.
     Vaziyet tıpkı tahmin ettiğim gibi çıktı: Karşımda küçük bir kara girintisi gözüme ilişti. Suların şiddetli akıntısıyla bu tarafa doğru sürüklendiğimi hissettim. Fakat bu sahil bana tamamen yabancıydı. Salımın bir ucu kuma saplandı, öbür ucu su üstünde ve havaya kalkık olduğu için, az daha bütün eşyalarım salın üstünden kayıp denize dökülecekti; üzerlerine abanarak, sandıkları yerinde tutabilmek için bütün kuvvetimi sarf ettim. Fakat kuvvetim salı saplandığı yerden kurtarmaya kafi gelmiyordu. Hatta bulunduğum vaziyetten ayrılmaktan bile çekiniyordum. Bu durumda yarım saat kaldım; Nihayet sular yükselerek beni bir dere ağzına doğru sürükledi.
     Kıyıda gözlerimle yanaşabileceğim bir yer aradım. Nihayet sağ tarafta ufak bir sığmak gözüme ilişti. Salımı bu noktaya doğru sürmeye başladım. Sahile yanaşınca, salımın önüne arkasına bir kürek sapladım, ve bu vaziyette suların alçalmasını bekledim. Sular çekilince salım bütün eşyasıyla emniyette olacaktı.
     Bundan sonra ilk işim araziyi keşfe çıkmak ve hem yatacağım hem de herhangi bir kazaya karşı eşyalarımı koyabileceğim bir yer aramak oldu. Bulunduğum yer bir kıt’aya mı aitti, yoksa bir ada mıydı? Burada yaşayan insanlar var mıydı, yok muydu? Hiçbir şey bilmiyordum. Bir mil kadar ötelerde gayet yüksek ve sarp bir dağ görünüyordu. Bir tüfekle bir tabancayı, bir barut kesesiyle küçük kurşun torbasını yanıma alarak bu dağa doğru yola çıktım. Epey yorulduktan ve ter döktükten sonra dağın tepesine varınca, akıbetimin ne kadar acıklı olacağını anladım. Çünkü her tarafı denizle çevrilmiş bir adada olduğumu gördüm. On beş kilometre kadar batıda, bulunduğum adadan çok küçük daha iki ada vardı.
     Bundan başka kapanıp kaldığım adanın ekilmemiş olduğunu fark ettim. Bu, adada insan yaşamadığına inanmam için kesin bir delildi. Fakat herhalde vahşi hayvanlar vardı. Geri dönerken, orman kenarındaki ağaçlardan birine konmuş kocaman bir kuşa ateş ettim. Galiba bu, dünya yaratılalı beri burada atılan ilk kurşundu. Daha tetiği yeni çekmiştim ki, ormanın her tarafından her biri kendi cinsine göre birtakım sesler çıkararak başka başka bir sürü kuş havalandı. Öldürdüğüm kuşu daha çok bir atmacaya benzettim. Çok ağır kokan eti muhakkak ki beş para etmezdi.
     Dağdan indikten sonra salımın yanma gelerek, onu boşaltmaya başladım. Bu iş beni akşama kadar oyaladı. Gece olunca ne yapacağımı bilmiyordum. Vahşi hayvanlar gelir de beni parçalar diye yerde yatıp uyumaya cesaret edemiyordum.
     Karaya getirdiğim sandık ve tahtalarla etrafımı duvar gibi çevirerek, geceyi geçirmek için kulübemsi bir şey yaptım. Bu adada kendime nasıl yiyecek temin edeceğimi bilmiyordum; yalnız kuş avladığım ormanda tavşana benzer bazı hayvanların kaçıştığını görmüştüm. O zaman gemiden işime yarayacak daha birçok şeyler alabileceğimi düşündüm. Gemiyi bir defa daha ziyaret etmeye karar verdim. ilki gibi bu ziyaretimi de sular alçaldığı zaman yapacaktım.
     Gemiye varınca ikinci bir sal yaptım. Birinciyi yaparken edindiğim tecrübeyle ustalaştığım için bu sefer bunu o kadar ağır yapmadım, fazla da yüklemedim. Önce marangozun çalıştığı yerde çivi ve çuvaldızla dolu iki üç torba, büyük bir burgu, bir düzine kadar balta ve bir biley taşı buldum. Bunlardan başta topçuya ait iki üç demir manivelayı, iki fıçı mermiyi, yedi tüfeği, bir başka av tüfeğini, bir parça barutla kocaman bir torba kurşunu sala doldurdum. Sala yüklediğim eşyaları sahile götürürken; karadan uzakta bulunduğum esnada vahşi hayvanların yiyeceklerimi   yemiş olmalarından endişeliydim.
     Bütün bunlardan başka bulabildiğim bütün elbiseleri, bir yelken bezini, bir hamak, bir şilte ve birkaç yorganı da sala yükledim. Ve bu sefer salı başarıyla sahile ulaştırdım. Ben karadan uzakta bulunduğum esnada vahşi hayvanların yiyeceklerimi yemiş olmalarından korkuyordum. Kulübeme döndüğümde, vahşi hayvanların istilâsına uğradığına dair hiç bir ize rastlamadım. Yalnız sandıklarımdan birinin üstüne kediye benzer bir hayvan oturmuştu; yaklaştığımı görür görmez birkaç metre uzaklaştı, sonra durdu: Ürkmüşe benzemiyor, sanki bana alışmak istiyormuş gibi gözlerini ayırmadan bana bakıyordu. Tüfeğimi ona çevirdim; fakat bunun ne işe yaradığını bilmediği için hiç korkmadı, kaçmaya da lüzum görmedi. Bunun üzerine ona bir parça peksimet attım. Hayvan peksimete aldırmazlık etmedi; hemen koştu, bir iki kokladıktan sonra midesine indirdi. Sonra memnun bir tavır takınarak daha atmamı bekledi ; fakat beklemekten iş çıkmayacağını anlayınca yanımdan uzaklaştı.
     Bütün eşyamla birlikte karaya varır varmaz, getirdiğim yelken bezi ve bu maksatla kestiğim kazıklarla kendime küçücük bir çadır yapmaya başladım. Yağmurdan ve güneşten bozulacağını bildiğim bütün eşyaları bu çadırın içine taşıdım. Boş sandıklarla fıçıları üst üste yığarak çadırımın etrafına sıraladım. Bu suretle çadırımı saldıracak her hangi bir kimseye karşı tahkim ettim.
     Çeşit çeşit eşyaları bir araya koyarak meydana getirdiğim istif, zannedersem, bir kişi için o zamana kadar yapılanların en büyüğüydü; ama yine de gözüm doymamıştı. Gemi olduğu yerde durduğu müddetçe, mümkün olan her şeyi alıp getirmek vazifemdi. Nitekim, her gün sular alçaldığı zaman gemiye gidiyor, kâh şunu kâh bunu alıp geri dönüyordum. Üçüncü defa gidişimde, halat, ip, tel, ne buldumsa aldım. Islak fıçıyı da sala yükledim. Büyük yelkenleri de parçalara bölerek sahile taşıdım. Nasıl olsa bunlar artık bana yelken vazifesi değil, fakat çuval vazifesi görecekti.
     Bu şekilde elime geçirdiğim şeyler arasında beni en çok sevindiren şey, anlattığım   şekilde beş altı   yolculuk   yaptıktan sonra, tam artık gemide taşımaya değer bir şey kalmadığını sandığım bir sırada, kocaman bir fıçı peksimetle, üç rom ve rakı fıçısı, bir kutu ham şeker, büyük bir fıçı gayet güzel un bulmam oldu. Artık her gün muhakkak bir kere gemiye gidiyor ve âdeta gemiyi söküp getiriyordum.
     Karaya çıkalı on üç gün olmuş, bu zaman zarfında on bir kere gemiye gitmiştim. On ikinci defa gitmeye hazırlandığım sırada rüzgârın şiddetlenmeye başladığını gördüm. Ama bu sular alçakken gemiye gitmeme mâni olamadı; kaptanın odasını defalarca iyiden iyiye araştırdığım için artık bu sefer hiçbir şey bulamayacağımı zannederken, birçok gözleri olan bir dolap keşfetmeyeyim mi ? Gözlerden birinde iki, üç ustura, küçük bir makas, on on iki bıçak ve bir o kadar da çatal buldum; bir başka gözde yarısı altın, yarısı gümüş otuz altı İngiliz lirası vardı.
     Bu parayı görünce kendi kendime gülümsedim ve: “Ey yalancı maden! Gözümde ne kadar kıymetsizsin!” diye içimden bir haykırmak geldi. “Ne işime yararsın ki? Haydi canım, eğilip seni almak zahmetine bile değmezsin: Bu bıçakların birisi bile benim için Karun’un hazinelerinden daha kıymetlidir. Kal kaldığın yerde, yahut daha iyisi denizin dibini boyla!” Bu şekilde adamakıllı öfkemi döktükten sonra, birden altınları denize atmaktan vazgeçerek; dolapta bulduğum diğer âletlerle beraber bir çuvala sarıp paket yaptım. Tam sal yapmaya niyetlendiğim sırada gök yüzünün karardığını ve rüzgârın şiddetlenmekte olduğunu fark ettim. Bir çeyrek saat sonra kara tarafından kuvvetli bir rüzgâr esmeye başladı. Her şeyi karadan uzaklaştıran bir rüzgâr karşısında sal yapıp sahile varmanın boş bir fikir olacağını derhal anladım. Sular yükselmeye başlamadan denize atlayıp yüze yüze karaya çıktım. Ama gerek arkamda taşıdığım yük, gerekse denizin dalgalı olması yüzünden bu iş epey zor oldu.
     Çadırıma gidip zenginliklerimin ortasına yerleştim. Bütün gece müthiş bir rüzgâr esti durdu. Ertesi sabah denize bir bakayım dedim; geminin yerinde yeller esiyordu. Duyduğum şaşkınlık pek çabuk geçti; hiç vakit kaybetmemiş ve gemiden işime yarayacak her şeyi alıp sahile taşımış olduğumu düşünerek kendimi avuttum.

(Yazan: Daniel Defoe-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi