Ama Altmış Beşinci Gece Olunca

A

     Söze başlamış: 

     Ey bahtı güzel şahım, işittim ki, genç Nüzhet perdenin arkasından, onu, Emir Şarkân, dört kadı ve tacir dinlerken sözünü şöyle sürdürmüş:
     “Ve bana Halife olarak ırmağın kurumaması ve çöllerde yitip gitmemesi için görev düşmektedir!” deyince, halası Fatıma ona “Ey Emir-ül-Müminin, senin konuşmanı duyduktan sonra artık benim söyleyeceklerim gereksiz oldu,” demiş ve kendisini bekleyen Beni Ümeyye Oğulları’nı görerek onlara, “Ey Ümeyye Oğulları, Halife olarak Ömer ibn-ül-Aziz’in başınızda bulunmasından dolayı ne denli talihli olduğunuzu bilmiyorsunuz!” demiş. Bu her zaman dürüst Halife Ömer ibn-ül-Aziz ölümünün yaklaştığını duyumsayarak tüm çocuklarını yöresine toplamış ve onlara, “Fakirliğin kokusu efendilere hoş gelir” demiş.
     Orada bulunanlardan Müslim İbn-Abd-ül-Malik ona, “Ey Emir-ül-Müminin, nasıl oluyor da sen onların babası ve ulusun çobanı iken ve hazinenden onları zenginleştirebilecekken, çocuklarını böyle fakirlik içinde bırakabiliyorsun? Seni izleyecek olana tüm servetini bıraksan daha iyi olmaz mı?” demiş. Bunu duyan Halife, ölüm halinde yatağında uzanırken, büyük bir öfke ve büyük bir hayretle “Ey Müslim, son anlarımda, ben bütün ömrümce doğru yolu izlemelerini önerdiğim halde, sen onlara nasıl oluyor da böyle bir kokuşmuşluk örneği verebiliyorsun? Ey Müslim, ben yaşamımda, benden önce saltanat süren Mervan Oğulları’ndan birinin cenaze merasiminde bulundum; gözlerim bazı şeyler gördü ve onları kavradı. Bunun üzerine halife olursam onun sağlığında yaptığı şeyleri yapmamaya yemin ettim!” demiş.
     Yine aynı Müslim bin Abd-ül-Malik, bir gün demiş ki: “Kendini çileye çekmiş biri olan bir şeyhin toprağa gömülmesinden sonra eve dönüp uyumaktayken, bu saygın şeyh, bir yaseminden daha beyaz giysilere bürünmüş olarak rüyamda belirdi; akarsuların suladığı ve çiçek açmış limon ağaçlarının arasından estiği için sarhoş olmuş bir rüzgârın serinlettiği bir yerde dolaşıyordu. Bana, ‘Ey Müslim, böylesi bir sonuca ulaşmak için, yaşamında insan neleri göze almaz?’ diye sordu.”
     Bana ulaşan bir öyküye göre: Ömer İbn-ül-Abd-ül-Aziz’in saltanatı sırasında, mesleği sütçülük olan genç bir adam, tanıdığı çobanlardan birini görmeye gittiği zaman, sürünün ortasında köpek olduklarını sandığı iki kurt görmüş; vahşi görünüşlerinden büyük dehşete düşmüş ve çobana, “Bu korkunç köpeklerle ne yapıyorsun?” diye sormuş; çoban da, ona, “Ey sütçü, bunlar köpek değil, eğitilmiş kurtlardır. Ve de sürüye zararları yoktur, çünkü onları ben yönlendiriyorum. Kafa sağlıklı olunca, beden de sağlıklı olur!” demiş.
     Ve bir gün Halife Ömer İbn-Abd-ül-Aziz, kurutulmuş çamurdan inşa edilmiş bir yükseltide, yöresine toplanan halkına sadece üç sözcükle ifade edilmiş bir şiir okumuş; sonra da konuşmasını şu sözlerle bitirmiş: “Abd-ül-Malik öldü; selefleri de halefleri de öldü; tüm onlar gibi ben Ömer de öleceğim!”
     Bunu duyan Müslim ona, “Ey Emir-ül- Müminin, bu yükselti bir halifeye yakışır değildir. Yöresinde bir korkuluk zinciri bile yok. Hiç değilse izin ver de bir korkuluk zinciri koyalım!” demiş. Fakat Halife’ona sakin bir sesle, “Ey Müslim, Ömer’i kıyamet gününde bu zincirin bir parçasını boynunda taşırken görmek ister misin?” demiş.

     Anlatısının burasında Şehrazat şafak söktüğünü görmüş ve yavaşça susmuş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz