Ama Altmış Üçüncü Gece Olunca

A

     Söze başlamış: 

     İşittim ki, ey bahtı güzel şahım, genç Nüzhet “Halife Ömer İbn-ül Hattap’ın saltanatı sonrasında yaşlı Muaikip hazinedar imiş” diyerek sözünü sürdürmüş:
     Bir gün Ömer’in genç oğlu, yanında sütanası olduğu halde, Muaikip’i görmeye gelmiş ve Muaikip, çocuğa bir gümüş dirhem vermiş. Ama bir süre sonra, Halife onu çağırtmış ve kendisine “Ey savurgan kişi! Sen ne yaptın öyle?” demiş.
     Doğruluktan ayrılmayan bir kişiliği olan ihtiyar, “Ne yapmışım ben, ey Emir-ül-Müminin?” diye haykırmış. Ömer de ona “Ey Muaikip, oğluma verdiğin bu gümüş dirhem, bütün Müslüman ümmetinden çalınmıştır!” demiş. Muaikip de bunun bir kusur olduğunu ve tüm ömrünce ağırlığını duyumsayacağını anladığından, “Yer yüzünde Ömer kadar namuslu bir adam nerede bulunur?” diye haykırmış.
     Yine anlatırlar ki, Halife Ömer, yanında saygın bir kişi olan İslam Ebu-Zeyd olduğu halde, bir gece gezintiye çıkmış. Ve uzaktan titreyen bir ışık görmüş ve bu ışığa yaklaşarak ve onun yayıldığı yerde varlığının yararlı olacağına inanarak fakir bir yaşlı kadının tutuşturduğu bir ateş üzerinde bir tencere kaynattığını görmüş. Yanında inleyerek sızlayıp duran iki cılız çocuk varmış.
     Ömer kadına, “Barış üstüne olsun ey kadın! Bu soğuk gecede orada ne yapıyorsun?” diye sormuş. Kadın yemek pişiriyormuş gibi yaparak, “Efendim, açlıktan ve soğuktan ölecek gibi olan çocuklarıma su kaynatıyorum; ama günün birinde Tanrı, Halife Ömer’den bizi sürüklediği bu sefaletin hesabını soracaktır!” diye yanıt vermiş.
     Kılık değiştirerek dolaşan Halife de bu sözlere son kertede şaşmış ve kadına, “Fakat ey hatun, Halife senin sefaletini bilse gidermeye çalışmaz mıydı sanıyorsun?” demiş. Kadın “Eğer halkının ve tebaasından her birinin sefaletini böyle bilmeyecekse, neden Halife olmuş Ömer?” diyerek yanıt vermiş.
     Bunu duyunca Halife susmuş ve İslam Ebu-Zeyd’e, “Çabuk buradan ayrılalım!” demiş. Ve evinin kilerine ulaşıncaya kadar hızlı hızlı yol almış ve kilere girerek un çuvallarından birini ayırarak ve iç yağıyla dolu bir de küp alarak “Ebu-Zeyd şunları sırtıma yüklememe yardım et!” demiş. Ama Ebu-Zeyd haykırarak “Ey Emir-ül-Müminin, bırak bunları ben sırtımda taşıyayım!” demiş. Halife sükûnetle, “Ya Ebu Zeyd, kıyamet gününde benim günahlarımın yükünü taşıyan da sen olacak mısın?” diye yanıt vermiş.
     Ve böylece sırtında yüküyle, Halife fakir kadının yanına ulaşıncaya kadar yol almış; undan ve yağdan yeterince ayırarak, bunları ateş üzerindeki tencereye koymuş ve kendi elleriyle yemek hazırlamak üzere eğilerek ateşi üflemiş; uzun bir sakalı olduğundan odunun dumanı sakalının içine dolmuş.
     Aş pişip hazır olunca, Ömer bunu kadına ve çocuklara sunmuş; Ömer’in kendi soluğuyla üfleyip elinden geldiğince soğuttuğu aştan doyuncaya kadar yemişler. Bunun üzerine Ömer onlara un çuvalını ve yağ küpünü bırakarak ve yoldaşına, “Ey Ebu-Zeyd, gördüğüm bu ateş şimdi ışığıyla beni aydınlattı” diyerek oradan ayrılmış!

     Anlatısının burasında Şehrazat sabahın belirdiğini görmüş ve yavaşça susmuş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz