Robinson Crusoe (8)

R

     Sekizinci Bölüm (Robinson Adaya Yerleşiyor)
     O günden sonra bir daha gemiyi düşünmez oldum. Deniz geminin kırık dökük parçalarını sahile attı; ama bunlar da o kadar işime yaramadı.
     Artık çıkabilecek yamyamlara veya vahşi hayvanlara karşı kendimi emniyete almaktan başka bir şey düşünmüyordum. Yapacağım meskenin cinsine ve onu inşa ediş tarzına dair kafamdan türlü türlü fikirler geçiyordu. Kendim için yer altında bir mağara mı kazacağımı, yoksa bir çadır mı kuracağımı bilemiyordum. Nihayet her ikisini de yapmaya karar verdim.
     Önce bulunduğum yerin yerleşmeye elverişli olmadığını fark ettim: Bir kere toprak çukur ve bataklıktı. Sonra da o civarda tatlı su yoktu. Onun için daha uygun bir yer aramayı aklıma koydum.
     İstediğim gibi bir yer bulmakla birçok fayda elde edecektim : Birincisi, sıhhatim iyi olmakta devam edecek ve yakınımda tatlı suyum olacaktı; ikincisi, güneşin sıcaklığından korunacaktım, üçüncüsü, insan veya hayvan, her türlü yırtıcı varlığın saldırışlarına karşı emniyette olacaktım; nihayet dördüncüsü de, denize bakan bir yerde olacak ve Allah izin verir de o civardan bir gemi geçecek olursa, kurtulmam için mümkün olan her şeyi yapabilecektim. Çünkü kurtulmak ümidi henüz kalbimden silinmemişti.
     Böyle şartları bulunan bir yer ararken, yüksek bir tepenin eteğinde küçük bir düzlük buldum; tepenin önü bir ev cephesi gibi dikti; yani yukarıdan bana bir tehlike gelmesine imkân yoktu. Bu kayalığın önünde, mağara ağzını andıran çukur bir yer vardı.
     İşte kazıklarımı bu düzlüğe ve bu çukur önüne çakmaya karar verdim. Düzlük uzunluğuna yayılıyor, Oturacağım yerin önünde âdeta yeşil bir halı meydana getirerek, aşağılara, denize doğru iniyordu. Bu yer tepenin kuzey batısında olduğundan güneşin sıcaklığından da korunmuş olacaktım.
     Çadırımı kurmadan önce, bu çukurun ön tarafına bir yarım daire çizdim. İçine de, kazıklar çakmak suretiyle iki sıra sağlam çit yerleştirdim. Çitler yerden beş buçuk ayak yüksekliğindeydi ve kazıkların uçları sivriydi; iki çitin arasında da bir iki karışlık bir mesafe vardı.
     Sonra gemiden kesip getirdiğim halat parçalarını aldım, bunları iki çitin arasına üst üste yerleştirdim. Evvelkilere destek vazifesi görecek, iki buçuk ayak boyunda kazıklar çaktım. Bu çitler o kadar sağlam oldu ki, üzerinden ne insan ne de hayvan aşabilirdi. Çitten geçmek için kapı falan bırakmadım. Yaptığım bir merdivenle çitin üzerinden geçiyor, içeri girince de merdiveni kaldırıp yanıma alıyordum. Bu suretle kendimi her türlü saldırıya karşı korumuş oluyordum. Geceleri büyük bir emniyet içinde, rahat rahat uyuyordum.
     Cephanelerimi, yiyeceklerimi, kısacası bütün servetimi bu istihkâmın içine taşıdım. İçeride bir de çadır kurdum; bu bölgeye senenin bazı zamanlarında fazla miktarda yağmur yağdığı için, bu çadırı iki katlı yaptım; yani önce ufak bir çadır kurdum, onun üstüne de bir çadır daha geçtim. Üstünü de katranlı bir bezle örttüm: Sonra da yerde yatmaktan vazgeçerek, gemi kılavuzunun hamağını kullanmaya başladım.
     Bu işler de bittikten sonra, mağara ağzına benzeyen o çukuru kazmaya başladım. Çıkan taş ve toprağı çadırın içinden geçirerek, çitin eteğine atıyordum. Böylece çitin iç tarafında bir buçuk ayak boyunda bir duvar yükseldi. Bu şekilde kendime, çadırın arkasında bir mağara yapmış oldum; burası bana hem kiler hem de mahzen vazifesini görüyordu. Bu işleri yapmak epey zamanımı aldı ve beni pek çok yordu.
     Bu işleri yapmakla meşgulken, kâh oyalanmak, kâh yiyecek bir şey vurmak maksadıyla hiç olmazsa günde bir kere dışarı çıkmayı ihmal etmiyordum. Birinci çıkışımda adada keçiler bulunduğu gözüme çarptı. Buna pek sevindim. Gel gelelim bunlar o kadar yabani, o kadar kurnazdı ve öyle bir hızla kaçışları vardı ki, onlara yaklaşmak son derece güçtü. Ama bu güçlük benim zerre kadar cesaretimi kırmadı. Eninde sonunda bunları avlayabileceğimden emindim.
     Dikkat ettim: Ben aşağılarda onlar da kayaların üstünde oldukları zaman beni görüyorlar ve hemen dehşete kapılarak yıldırım hızıyla kaçıyorlardı; fakat keçiler aşağılarda otlarken ben kayalar üzerinde olacak olsam, hiç kımıldamıyorlar, hattâ bana aldırış bile etmiyorlardı. Bundan onların hep aşağıdaki şeyleri gördüklerini, yukarıdaki şeyleri kolayca seçemediklerini anladım. Bundan sonra kayalar arasına saklanıyor ve istediğim kadar keçi vuruyordum. Bu hayvanların üzerine ilk ateş edişimde bir keçi öldürmüştüm. Yanında da henüz süt emen yavrusu vardı. Hayvan vurulunca yavrusu yanında kaldı. Gidip keçiyi omzuma yükledim. Bütün yol boyunca yavrusu çitin önüne kadar peşimden geldi. Anasını çitin içine bıraktıktan, sonra yavruyu da kucağıma alarak içeri taşıdım. Onu kendime alıştıracağımı ümit ediyordum; fakat yemedi, içmedi. Ben de tuttum, onu kesip yedim.
     Böylece adaya iyice yerleştikten sonra, bu acayip yaşayış tarzına dair türlü türlü düşünceler zihnimi allak bullak ediyordu. Vaziyetim korkunç bir hayal halinde gözlerimin önünde canlanmaya başlamıştı. Bu adaya korkunç bir fırtınaya tutularak gelmiştim. Gemicilerin takip ettikleri yoldan yüzlerce kilometre uzaklardaydım. Tanrısal adaletin bir hükmüyle böyle ıssız bir yerde ömrümü tüketmeye mahkûm edilmiştim. Zihnimden bu çeşit düşünceler geçtikçe gözlerimden sel gibi yaşlar boşanıyordu. Fakat gemideki on bir kişiden yalnız benim kurtulduğumu, yanımda da epey yiyecek olduğunu düşünerek teselli buluyordum.
     İlk defa bu korkunç adaya Eylülün otuzuncu günü ayak basmıştım; bu tarihte güneş dikine şualarını kafama saplıyordu. Yaptığım hesaplara göre, Ekvatorun dokuz derece yirmi iki dakika kuzeyinde bulunmam gerekiyordu.
     Adaya çıktığımın beşinci günü, defter, kalem, mürekkep bulunmadığı için tarihi unutacağımı, bir çare bulamazsam adi günleri pazarlardan ayıramayacağımı düşündüm. Bunu önlemek için, deniz kenarına, sahile ilk   çıktığım yerde dört köşe: büyük bir direk diktim ve üzerine şu yazıları kazdım:
     “BU ADAYA 30 EYLÜL 1659 DA ÇIKTIM.”
     Bu direğin yanlarına her gün bir çentik yapıyordum; yedi günde bir bu çentiği daha kalın açıyor, ay başlarını da bundan daha kalın bir çentikle işaret ediyordum. Haftaları, ayları ve seneleri işte bu şekilde hesaplamaya başladım.
     Gemiden aldığını bir yığın şey arasında, üç dört pergel, matematik aletleri, dürbünler, haritalar ve gemiciliğe dair kitaplar vardı; bunları darmadağın bir yere yığmış, hangilerinin işime yarıyabileceğini anlamak için onları gözden geçirmeye vakit bulamamıştım. Şunu da unutmadan ilâve edeyim ki, gemide iki kedi ile bir köpeğimiz vardı; iki kediyi de alıp çadırıma getirdim. Köpeğe gelince, denize atlamış ve ilk eşyaları karaya taşıdığımdan bir gün sonra beni gelip bulmuştu.
     Birçok seneler bana hem bir uşak, hem de sadık bir arkadaş oldu. Bulup getirebileceği hiçbir şeyden beni mahrum etmiyor, bana lam manasıyla arkadaşlık edebilmek için iç güdüsünün bütün inceliğini kullanıyordu. Ah, onu bir de konuşturabilseydim, yok mu ya!
     Eşyaları karıştırırken kalem, kâğıt ve mürekkep   bulmuştum; mürekkebim olduğu müddetçe her şeyi sıcağı sıcağına yazdım; fakat bitince de, yenisini yapamadığım için, hatıralarımı aynı şekilde yazmak mümkün olmadı.
     Zihnimi yeni halime katlanmaya biraz olsun alıştırmıştım; acaba bir gemi görebilir miyim diye, denize bakmak alışkanlığını bir tarafa bırakmıştım. Vaktimi boş ve ekseriya üzücü olan; şeylerle kaybetmekten vazgeçerek, bu çeşit hayatta mümkün olan her türlü rahatlığı kendime temin için çalışmaya başladım.
     Başlangıçta eşyalarımı karma karışık olarak mağaraya yığdığımı söylemiştim. Eşyalar intizamla dizilmedikleri için her tarafı kaplıyor, öyle ki bana dolanacak yer kalmıyordu. Bunun üzerine mağaramı genişletmeye koyuldum. Kaya yumuşak olduğu için kolay kazılıyordu. Nihayet kayayı bir uçtan bir uca delerek, dışarı çıkabileceğim bir kapı açtım.
     Bu çalışma bana çadırıma ve depoma girmek için bir arka kapı temin ettikten başka eşyalarımı tertiplemek için daha fazla yer açtı. O vakit kendime bir masa ve bir sandalye yaptım. Bunlar olmasa, istediğim gibi yazı yazamaz, şöyle zevkle bir yemek yiyemezdim.
     Ömrümde elime bir âlet almamışken, çalışmam ve becerikliliğim sayesinde gerekli âletler olduğu halde elimden gelmeyecek hiçbir iş olmadığını anladım. Bir balta ve bir rende yardımıyla epey işler gördüm. Bir buçuk ayak eninde uzun tahtalar keserek, bunları mağaranın bir duvarı boyunca üst üste yerleştirip raflar yaptım; oraya âletlerimi, çivilerimi, demir eşyalarımı kolayca bulabileceğim şekilde sıraladım. Mağaranın duvarına aynı şekilde çiviler çakarak tüfeklerimi ve daha başka asılacak eşyalarımı astım. Mağaram o hale geldi ki, kim görse bin bir çeşit mağazası sanırdı.
     İskemlemi, masamı ve diğer bütün eşyalarımı elimden gelen en iyi şekilde hazırladıktan, böylece yerime iyice yerleştikten sonra, bir hatıra defteri tutmaya başladım. Bu iş mürekkebim bitinceye kadar devam etti.
     Çadırımı kurmadan önce, bu çukurun ön tarafına bir yarım daire çizdim ve kazıklar çakmak suretiyle iki sıra sağlam çit yerleştirdim.

(Yazan: Daniel Defoe-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi