Ama Yetmişinci Gece Olunca
Ama Yetmişinci Gece Olunca

Ama Yetmişinci Gece Olunca

     Söze başlamış:

Şarkân babasının mektubunu okuyunca, eniştesi mabeyinciyi çağırtmış ve ona, “Seni kendisiyle evlendirdiğim genç esireyi buldurup hemen bana gönder!” demiş. Nüzhet geldiğinde de, Şarkân ona, “Ey hemşirem, babamızın şu mektubunu oku ve hakkında ne düşündüğünü söyle!” demiş. Nüzhet de mektubu okuyarak “Senin düşüncen her zaman üstündür ve tasarladıkların en iyisidir! Ama bana sorarsan, sana en ateşli arzumun ana babamı ve ülkemi görmek olduğunu söylerim ve senden kocam başmabeyincinin eşliğinde, beni gidip babama, bedevi ile geçirdiğim serüveni ve bedevinin beni tacire, tacirin de sana sattığını; senin de beni birlikte yatmaksızın nasıl başmabeyinci ile evlendirdiğini anlatabilmem için yollamanı rica ediyorum,” demiş. Şarkân da ona, “Peki, öyle olsun!” demiş.
     Bunun üzerine Şarkân, kendisinin Emir’in eniştesi olduğunu bilmekten uzak olan başmabeyinciyi çağırtmış ve ona, “Şam’ın yıllık gelir vergisini götüren kervanın başında Bağdat’a gideceksin; birlikte, sana evlenme yoluyla verdiğim genç esireyi de alacaksın!” demiş. Başmabeyinci de ona, “İşittim ve itaat ettim!” cevabını vermiş. Bunun üzerine Şarkân, güzel bir devenin üzerine, onun için, büyük bir tahtırevan hazırlatmış, bir diğerini de yolculuğa çıkacak Nüzhet için hazırlatmış ve başmabeyincinin eline Şah Ömer-ün-Neman için bir mektup vermiş ve bahtsız Abriza’nın üç değerli mücevherinden biri olan altın zincire takılı taşın boynunda kalmasına özen göstererek küçük kız Talihin Kudreti’ni yanında sarayda alıkoyduktan sonra, onlarla vedalaşmış; çocuğu da saraydaki sütana ve hizmetçilerin bakımına bırakmış ve Nüzhet, çocuğunun hiçbir şeyden yoksun kalmayacağından güven duyunca, kocası başmabeyinci ile kentten ayrılmış ve her biri iki değerli hecin devesi üzerine yerleşerek kervanın başında yol almışlar.
     Öte yandan tam o gece, hamam külhancısı ile Dav-ül-Mekân gezinti yapmak üzere dışarı çıkıp Şam’da valinin sarayına doğru ilerlemiş bulundukları sırada develeri, katırları ve meşale taşıyıcıları görmüşler. Bu sırada Dav-ül-Mekân hizmetçilerden birine, “Bütün bu yükler kime ait?” diye sormuş; adam da ona, “Bu kervan Şah Ömer-ün-Neman’a Şam
Kenti’nin vergisini götürecek!” diye yanıtlamış.
     Bunun üzerine Dav-ül-Mekân, “Peki kervanbaşı kim?” diye sormuş; adam da “Bilimden ve bilgelikten yana çok üstün nitelikle olan genç cariyenin kocası başmabeyinci!” diye yanıt vermiş.
     Bunun üzerine Dav-ül-Mekân, dolu dolu ağlamış; çünkü kız kardeşi Nüzhet’in ailesinin ve ülkesinin anısı gönlüne dolmuş ve iyi yürekli külhancıya, “Ah babacığım, biz de bu kervanla gitsek!” demiş. Külhancı da ona, “Ben de seninle gelirim! Senin Kudüs’te yanında bulunduktan sonra, Bağdat’a da yalnız gönderemem!” demiş. Dav-ül-Mekân da, “Ey babacığım. Seni seviyor, sana saygı duyuyorum!” diye yanıt vermiş.
     Bunun üzerine külhancı her şeyi hazırlamış; eşeğin üzerine semer ve heybe, heybeye de azık koymuş. Giysinin eteklerini belinde toplamış, bir kemerle de iyice sıkıştırmış; Dav-ül-Mekân’ı da eşeğin üzerine bindirmiş: Dav-ül-Mekân da ona, “Sen de arkama bin!” demiş. Fakat külhancı, “Sen beni merak etme, efendim! Ben yürüyerek tüm hizmetinizde bulunmak istiyorum!” diyerek onun önerisini geri çevirmiş.
     Dav-ül-Mekân da “Hiç değilse bir saat kadar eşeğin terkisine binip dinlenmen gerek!” demiş; o da “Olur da çok yorulursam, bir saat kadar biner, dinlenirim!” demiş. Bunun üzerine Dav-ül-Mekân ona, “Ey babacığım, gerçekte şimdi sana bir şey söyleyecek durumda değilim; ama aileme kavuşur kavuşmaz senin iyiliklerini ve bağlılığını nasıl karşılayacağımı göreceksin!” demiş.
     Ve kervan, gecenin serinliğinden yararlanarak yola koyulunca, külhancı yürüyerek, Dav-ül-Mekân eşek sırtında onu izleyerek kervana katılmışlar. Bu sırada başmabeyinci ve eşi Nüzhet, sayıca kalabalık izleyicileriyle her biri cins bir hecin devesine binmiş, kervanın önünde gidiyorlarmış.
     Ve böylece bütün gece gün doğuncaya kadar yol almışlar. Sıcaklık çok fazla olduğundan, başmabeyinci bir hurma ağacı kümesinin gölgesinde durup mola verilmesini buyurmuş.
     Bineklerden inilip istirahat edilmiş ve develere ve yük hayvanlarına su verilmiş. Ondan sonra yola çıkılarak daha beş gece yol almışlar; bu sürenin sonunda bir kente ulaşılıp orada üç gün kalınmış; sonra yeniden yola çıkılıp Bağdat Kenti’nin yakınlarına gelinceye kadar yolculuklarını sürdürmüşler. Bunu da, ancak Bağdat’tan esebilecek olan serin yelin esintisinden anlamışlar.

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir