Ama Yetmiş İkinci Gece Olunca
Ama Yetmiş İkinci Gece Olunca

Ama Yetmiş İkinci Gece Olunca

     Sözünü sürdürmüş:

     Bunun üzerine haremağası ısrara cesaret edememiş ve sesin sahibini aramaya çıkmış. Ama her yanı iyice aradığı ve tüm doğrultularda yürüdüğü halde, yaşlı hamam külhancısından başka uyanık adam bulamamış; çünkü Dav-ül-Mekân baygın yatıyormuş. Ve zaten, iyi yürekli külhancı, ay ışığında, çok kötü izlenim bırakan haremağasını görünce, Dav-ül-Mekân’ın mabeyincinin karısının uykusunu tedirgin etmiş bulunmasından çok korkarak hiç sesini çıkarmamış. Ama, haremağası onun çoktan farkına varmış ve ona, “Hanımımın şarkı söylerken sesini duyduğu kimse sensin, değil mi?” demiş. Bunu duyan külhancı, mabeyincinin karısının tedirgin edilmiş olduğuna iyice inanmış ve “Oh, hayır! Ben değilim!” diye haykırmış. Haremağası, “Fakat öyleyse kim? Onu bana göster; zira uyumadığına göre onu mutlaka görüp işitmiş olmalısın!” demiş.
     İyi yürekli külhancı, Dav-ül-Mekân için gittikçe daha fazla korkarak, “Fakat hayır! Ben onu tanımıyorum ve hiçbir şey işitmedim!” demiş. Haremağası da, “Vallahi! Sen utanmadan yalan söylüyorsun. Uyanık, hatta şurada oturur durumda olduğuna göre, hiçbir şey işitmediğine beni inandıramazsın!” demiş. Bunun üzerine külhancı, “Sana gerçeği söyleyeyim: Bu şarkıyı söyleyen, buradan, devesine binmiş geçip giden bir göçebe idi. Beni de kötü sesiyle uyandıran odur. Allah belasını versin!” demiş.
     Bunun üzerine haremağası pek de inanmamış gibi başını sallayarak homurtularla dönüp hanımına, “Devesinin üzerinde uzaklaşıp gitmiş olan bir göçebe imiş!” demiş. Nüzhet de bu beklenmedik terslikten üzülerek haremağasının yüzüne bakmış, başka bir şey söylememiş.
     Bu sırada Dav-ül-Mekân ayılmış ve başucunda, göğün derinliklerinde, mehtabın ışıldadığını görmüş ve ruhunda uzak anıların büyülü rüzgârı esmiş; yüreğinde sayısız kuşların ve ruhun görünmeyen flütlerinin nağmeleri şakımış ve onu kanatlanmış gibi yapan candan arzuları şarkıya dökmenin dayanılmaz büyüsüne kapılmış. Ve külhancıya, “Dinle!” demiş. Fakat külhancı ona, “Ne yapmak istiyorsun, yavrum?” diye sormuş. O da, “Yüreğimi yatıştıracak birkaç dize okumak istiyorum!” demiş.
     Külhancı, “Sen neler olup bittiğini bilmiyorsun. Haremağasını, yakamızı beladan kurtarmak için tatlı sözler kullanıp kandırmasaydım, kim bilir ne olurdu?” demiş. Dav-ül-Mekân “Ne diyorsun sen, hangi haremağası?” diye sormuş. Külhancı da, “Ey efendim, baş-mabeyincinin eşinin haremağası, sen baygın yatarken, berbat bir suratla buraya geldi ve badem ağacından büyük bir sopayı sallayarak ve tüm uyuyanları yoklayarak sadece benim uyanık olduğumu gördü ve öfkeli bir sesle, sesini yükseltenin ben mi olduğumu sordu. Ona, ‘Oh, Yok! Kesinlikle! Yoldan geçen bir göçebe idi!’ dedim. Haremağası da bana pek inanmadığını belli eden bir edayla, ‘Bu sesi rastlantı olarak bir kez daha işitirsen, adamı tut, bana getir ki onu hanımımın yanına götüreyim! Seni sorumlu tutuyorum!’ dedi. Bu kuşkucu zencinin dikkatini çelebilmek için ne çok zahmet çektim, bilemezsin! ” demiş.
     Dav-ül-Mekân, bu sözleri işitince çok etkilenmiş ve “Beni sevdiğim şiirleri kendi kendime okumaktan alıkoymaya yeltenecek adam kimmiş bakalım?” diye haykırmış. “Sevdiğim tüm şiirleri okumak istiyorum, ne olursa olsun! Ve zaten, şimdi böyle ülkeme iyice yaklaşmışken korkmaya ne gerek var; artık beni hiçbir şey tedirgin edemez!” diye haykırmış.
     Bunu duyan zavallı külhancı ona, “Şimdi anlıyorum ki, sen belanı arıyorsun!” demiş. O da, “Mutlaka şarkı söylemem gerek! ” diye yanıtlamış. Külhancı, “Beni senin yanından ayrılmaya zorlama, çünkü senin başına bela geldiğini görmektense uzaklaşmayı yeğ tutarım! Unutuyor musun ki çocuğum, bir buçuk yıldır benimle birliktesin ve bende kusur bulacak hiçbir durum olmadı. Peki, şimdi neden beni uzaklaşmaya zorluyorsun? Düşün ki, burada herkes yorgana sarılmış uyuyor. Çok güzel şeyler söylediğini biliyorum ama, lütfen bizi tedirgin etme!” demiş.
     Ama Dav-ül-Mekân, daha fazla kendini tutamamış ve üzerlerindeki sık yapraklı hurmalarda esen hafif rüzgâr kendi şarkısını söylerken, o da tüm sesiyle haykırmış:
     Ey zaman! Bahtın gözdeleri olduğumuz ülkelerin en güzelinde, sevgili yuvamızda bir araya geldiğimiz günler nerede? Ah! Dav-ül-Mekân’ın Nüzhet-üz-Zaman adlı çiçeğinin yanında içinin açıldığı günler nerede?
     Ve bu şarkıyı bitirince üç büyük haykırış koparmış ve baygın düşmüş. Bunu gören iyi yürekli külhancı ayağa kalkmış ve çabucak üstünü kendi harmaniyesiyle örtmüş.
     Nüzhet’e gelince, kendisinin ve kardeşinin adlarının anıldığı bu dizeleri duyunca, bunlarda, geçirdikleri felaketler içindeki kendini bularak hıçkırıklarla boğulmuş; sonra da aceleyle haremağasını çağırarak ona, “Allah belanı versin! O şarkı söyleyen adam, işte yine söylüyor. Çünkü onu, şuracıkta yakından duyuyorum. Bak, onu hemen bana getirmezsen vallahi gidip çadırında kocamı bularak seni iyice dövdürecek ve kovduracağım. Şimdi al şu yüz dinarı ve bunu şarkı söyleyen adama ver. Ve onu tatlılıkla buraya gelmeye kandır! Reddederse, bin dinar içeren şu keseyi ver kendisine; bunu da reddederse ısrar etme; nerede kaldığını, ne iş yaptığını ve nereli olduğunu öğren ve hemen dönüp bana haber ver. Ve de sakın geç kalma!” diye haykırmış.

     Anlatısının burasında, Şehrazat, sabah olduğunu görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir